De ki: “Şefaat yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir:[⁴¹⁴⁶] Gökler ve yerin mutlak otoritesi (de) O’na aittir: sonunda sadece O’na döndürüleceksiniz.”
[4146] Krş: 34:23, not 41. Tüm şefaat âyetleri bu âyet ışığında anlaşılmalıdır. Bu âyet açık ve net olarak şefaati yalnızca Allah’a tahsis etmektedir. Bu durumda illâ istisna edatıyla gelen ve “ancak onun izin verdikleri müstesna” gibi bir karşılığı olan ibâreler bu âyetle çelişmeyecek bir biçimde anlaşılmak zorundadır (izahı için bkz: 74:48, not 39). Burada şöyle bir soru akla gelebilir: İstisna cümleciğiyle gelen âyetleri bu âyet ışığında anlamak yerine, bu âyeti onlar ışığında anlayamaz mıyız? Mesela burada, âyette olmayan bir parantez içi takdir kullanarak, âyeti “Şefaate (izin verme) yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir” şeklinde anlayamaz mıyız? Bunun biri “asla, hayır” olan, diğeri de “evet” olan iki cevabı vardır:
1) Kur’an’da içinde “şefaat” geçen âyet sayısı 25’tir (2:48; 2:123; 2:254; 2:255; 4:85; 6:51; 6:70; 6:94; 7:53; 10:3; 10:18; 19:87; 20:109; 21:28; 26:100; 30:13; 32:4; 34:23; 36:23; 39:43; 39:44; 40:18; 43:86; 53:26; 74:48). Bunlardan 23 tanesinin belâgat çatısı “olumsuzlama” (nefy) üzerine kuruludur. Bu olumsuzlama lâ, mâ, men, leyse, lem, em ile yapılır. Geriye kalan ikisinden biri müşriklerin ağzından nakil (10:18), diğeri de şefaati tamamıyla Allah’a hasreden bu âyettir. Bu durumda 25’ten geriye kalan 2 âyet de delâleten menfi çatıya dahil olurlar. Bu olumsuz çatı garip değildir. Zira Kur’an şefaatten, şefaati isbat için söz etmez. Muhatapları inkâr ediyormuş da, Kur’an onları şefaate imana çağırıyor değildir. Durum tam aksinedir. İlk muhatapların, Allah’ın astları olarak (min dûnillah) daha başkalarına kulluk etme gerekçeleri, onların kendilerine şefaat edeceğine olan inançlarıdır. Bu hakikat, tam da bu sûrenin 3. âyetinde dile gelen hakikattir: “O’ndan başkalarını sığınacak otorite edinenler, ‘Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ (derler)”. Kur’an şefaat konusundaki âyetleri menfî çatı üzerine kurarken, işte muhatapların bu sapık şefaat inançlarını hedef alıyordu. Bütün bunlardan dolayı, istisna cümleleriyle gelen âyetler bu âyet ışığında anlaşılmak zorundadır.
2) Tam bu noktada zorunlu olarak şu soru sorulacaktır: Peki, şu halde şefaati reddeden âyetlerin tümü de buradaki gibi mutlak red ve Allah’a tahsis ile gelmek yerine, bir kısmı neden istisna cümlesiyle geldi? Evet, 25’ten 8 tanesi istisna cümlesiyle gelmiştir. Üstelik bunlar standart kalıpta da değildirler. Özellikle Necm 26, Meryem 87 ve Zuhruf 86’da kullanılan üslûp, istisnayı dikkate almamızı gerektirir. Son bir soru: Hem tüm şefaatle ilgili âyetleri şefaati yalnız Allah’a has kılan bu âyet ışığında anlayacağız, hem de istisnayı dikkate alacağız: bu çelişki olmaz mı? Çelişki insanın zihnindedir, Kur’an’da çelişki olmaz. Bunun açıklaması şudur: İstisna cümlelerinde izin verilecek şey “şefaat” değil, “Allah’ın şefaatini takdim etme, bildirme” iznidir. Tıpkı elçilerin Allah’ın insanlığa gerçek şefaati olan vahyi iletmeleri gibi. Âhirette Allah’ın şefaati en büyük ödüldür. O ödülü takdim ve tevdi etme izni verilenler de ödüllendirilmiş olurlar. Ödülün elinden alındığı kimse ödülün sahibi değildir, ödülün sahibi Allah’tır. Allah birine ödül vererek, diğerine ödül verdirerek, ikisini de ödüllendirmektedir (Bkz: 74:48, not 39).