Zumer Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Zumer Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 39. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 75 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 59. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ

(Bu) Kitâb'ın indirilmesi, Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve her işinde hikmetle hayır olan) Allah tarafındandır.

2. Âyet

اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّ۪ينَۜ

(Resulüm!) Muhakkak ki Biz, sana bu Kitâb'ı hak ile indirdik. O hâlde (sen de) dini (yalnız) Allah'a has kılarak O'na (ihlâs ile) âbd ol(up kulluk et)!

3. Âyet

اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

Dikkat edin! (Şirk bulaşmamış) Hâlis din yalnız(ca) Allah(a âbd olup kulluk yapılan d)indir. O'ndan başka (ayrıca kendilerine birtakım) dostlar edinenler, "onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye âbd ol(up kulluk ed)iyoruz" (derler). Muhakkak ki Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda (kıyamette) aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, (kendi kendine böylesine) yalan söyleyen kâfir kimseyi hidâyete erdirmez.

4. Âyet

لَوْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَداً لَاصْطَفٰى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۙ سُبْحَانَهُۜ هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O Subhân'dır (bundan münezzehtir). O Vâhid, Kahhâr (sıfatlarında, isimlerinde tek olan ve böyle söyleyen herkesi kahredecek) olan Allah'tır.

5. Âyet

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۚ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ اَلَا هُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ

(O) Gökleri ve yeri (şaşmaz bir düzen ve değişmez bir) hakikat ile yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine (örtüp) sarar, gündüzü de gecenin üzerine (örtüp) sarar. Güneş ve Ay (O'nun) emrindedir. Her biri belirlenmiş bir vak(it olan kıyame)te kadar (yörüngesinde) akıp gider. Dikkat edin! O Azîz'dir, Ğaffâr'dır (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve tekrar tekrar işlenen günahları mağfiret edendir).

6. Âyet

خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقاً مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

O, sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yarattı sonra da ondan eşini var etti ve sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olmak üzere; koyun, keçi, deve ve sığırdan) sekiz eş (yaratıp katından bir nimet olarak size) indirdi. Ayrıca sizi annelerinizin karınlarında, üç (katlı) karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa (geçirerek) yaratmaktadır. İşte bu, sizin Rabbiniz olan Allah'tır. Mülk O'nundur. O'ndan başka İlâh yoktur. Hâl böyleyken nasıl oluyor da (O'na kulluktan) döndürülüyorsunuz?

7. Âyet

اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Eğer (kâfir olup bunları) inkâr ederseniz, muhakkak ki Allah sizden Ğaniyy'dir (hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu zattır). Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Yok eğer şükrederseniz, sizin için buna razı olur. Hiçbir günahkâr başkasının (günah) yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir ve O, yaptıklarınızı size (tek tek) haber verecektir; çünkü O, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

8. Âyet

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُن۪يباً اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُٓوا اِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَل۪يلاًۗق اِنَّكَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِ

İnsana bir zarar (bir sıkıntı) dokunduğu zaman (hemen) Rabbine yönelerek O'na (yalvarıp) dua eder. Sonra (Allah) kendinden ona bir nimet verince, önceden O'na (yalvararak) dua ettiğini unutur ve (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak için O'na (mülkünde ortak olan) eşler koşar. (Resulüm! Böyle olanlara) De ki: "Sen küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen muhakkak ateş ehlindensin!"

9. Âyet

اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِداً وَقَٓائِماً يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه۪ۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ۟

Hiç o (kâfir olan kimse), geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, âhirete hazırlanan ve Rabbinin rahmetini uman kimse gibi olur mu? (Resulüm!) De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak gönül (ve aklı selim) sahipleri (bunları tefekkür edip düşünür) anlar."

10. Âyet

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَاَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةٌۜ اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

(Resulüm!) De ki: "(Rabbiniz buyuruyor ki) Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Bu dünyada (Allah'ın istediği şekilde) güzel davrananlara (âhirette de) güzellik vardır. Allah'ın arzı geniştir (nerede iman edip güzel işler yapabiliyorsanız oraya gidin)! (Kıyamet günü) Yalnız sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenir."

11. Âyet

قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّ۪ينَۙ

(Resulüm!) De ki: "Şüphesiz ben, dini (yalnız) Allah'a has kılarak O'na (ihlâs ile) âbd ol(up kulluk et)mekle emrolundum."

12. Âyet

وَاُمِرْتُ لِاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِم۪ينَ

"Ve bana Müslümanların (her şeyiyle Allah'a ve onun vahyine teslim olanların) ilki (ve önderi) olmam emredildi."

13. Âyet

قُلْ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

De ki: "Eğer ben Rabbime isyan edersem elbette büyük bir günün azabından korkarım."

14. Âyet

قُلِ اللّٰهَ اَعْبُدُ مُخْلِصاً لَهُ د۪ين۪يۙ

De ki: "Ben dinimi (yalnız) Allah'a has kılarak O'na (ihlâs ile) âbd ol(up kulluk ed)erim."

15. Âyet

فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِه۪ۜ قُلْ اِنَّ الْخَاسِر۪ينَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْل۪يهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ

"(Ey müşrikler!) Artık siz de O'ndan başka dilediğinize âbd ol(up kulluk ed)in!" De ki: "Muhakkak ki kıyamet günü (en çok) hüsrana uğrayanlar hem kendilerini hem de ehlini (ve gittiği yolda onu takip edip izinden gidenleri) hüsrana uğratanlardır." Dikkat edin! İşte bu apaçık hüsrandır.

16. Âyet

لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌۜ ذٰلِكَ يُخَوِّفُ اللّٰهُ بِه۪ عِبَادَهُۜ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ

(Cehennemde) Onların üstlerinde ateşten gölgelikler, altlarında da (ateşten) gölgelikler vardır. İşte, Allah, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım! Öyleyse Bana karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!

17. Âyet

وَالَّذ۪ينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ

Tâğuta (Allah'tan başka herhangi bir varlığa) âbd ol(up kulluk et)mekten kaçınıp Allah'a yönelenlere ise müjde(ler) vardır. (Resulüm!) O hâlde, kullarımı müjdele!

18. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

Onlar ki sözü dinlerler ve sözün en güzeli (olan âyetleri)me tabi olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerdir ve yine onlar (Rabbine yönelen) gönül (ve akıl) sahipleridir.

19. Âyet

اَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِۜ اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِۚ

(Resulüm!) O hâlde üzerine azap sözü hak olmuş kimseyi ve (gönül itibariyle) ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!

20. Âyet

لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌۙ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ الْم۪يعَادَ

Öte yandan Rabblerine karşı takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için (cennette) üst üste bina edilmiş, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allah'ın vaadidir (ve) Allah, vaadinden (asla) dönmez.

21. Âyet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَلَكَهُ يَنَاب۪يعَ فِي الْاَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَـتَرٰيهُ مُصْفَراًّ ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَاماًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ۟

Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi de onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla (yeryüzünde) türlü türlü renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra (o ekinler) kurur da onların sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru bir çer çöp yapar. Şüphesiz bunda (dünya hayatını anlamada) gönül (ve akıl) sahipleri için bir zikir (öğüt ve ibret) vardır.

22. Âyet

اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

Allah'ın, göğsünü İslâm'a açıp da Rabbinden bir nûr (ve bir hidâyet) üzere olan kimse (hiç küfründe inat edip karanlıklar içinde kalan kimse gibi) olur mu? Allah'ın zikri (olan âyetleri)ne karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar apaçık bir dalâlet içindedirler.

23. Âyet

اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَاباً مُتَشَابِهاً مَثَانِيَۗق تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

Allah, sözün en güzeli (olan âyetleri)ni birbiriyle uyumlu ve (bıkılmadan) tekrar tekrar okunan bir Kitâb olarak indirdi. Rabblerinden haşyet duyanların, onun etkisinden tenleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine (ısınıp) yumuşar. İşte bu (Kitâb), Allah'ın hidâyetidir (ve Allah) bununla dilediğini (hidâyeti isteyeni) hidâyete erdirir. Allah kimi de dalâlette bırakırsa artık onun için hiçbir hidâyetçi (ve hidâyet) yoktur.

24. Âyet

اَفَمَنْ يَتَّق۪ي بِوَجْهِه۪ سُٓوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَق۪يلَ لِلظَّالِم۪ينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ

Kıyamet günü, yüzünü azabın en kötüsünden korumaya çalışan kimse (hiç ondan emin olan kimse gibi) olur mu? (O gün) Zalimlere, "(dünyadayken) kazandıklarınızı (şimdi) tadın!" denilir.

25. Âyet

كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ

Onlardan öncekiler de (resullerimizi ve âyetlerimizi) yalanlamışlardı ve böylece farkına varmadıkları bir yerden azap kendilerine geliverdi.

26. Âyet

فَاَذَاقَهُمُ اللّٰهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Böylece Allah, dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. Âhiret azabı ise pek büyük (ve sürekli)dir. Ne olurdu (bunu anlaya)bilselerdi!

27. Âyet

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَۚ

Andolsun ki Biz, tezekkür ed(erek, düşünüp anla)sınlar diye, bu Kur'ân'da insanlara her türlü misali verdik.

28. Âyet

قُرْاٰناً عَرَبِياًّ غَيْرَ ذ۪ي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Umulur ki takvâ sahibi olurlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışırlar) diye, hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur'ân indirdik.

29. Âyet

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلاً سَلَماً لِرَجُلٍۜ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاًۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۚ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

(Resulüm! De ki) "Allah (mülkünde hiçbir ortağı olmadığına dair), çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu (köle) bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal verdi. (Bu iki) Misal(deki adamların durumu) hiçbir olur mu? Hamd, Allah'a mahsustur; fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

30. Âyet

اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَۘ

Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

31. Âyet

ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ۟

Sonra şüphesiz sizler, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.

32. Âyet

فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ اِذْ جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ ف۪ي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِر۪ينَ

Allah hakkında yalan uydurandan ve kendisine geldiği zaman doğruyu (apaçık beyan eden bu Kur'ân'ı) yalanlayandan daha zalim kim vardır! Kâfirlere cehennemde yer mi yok!

33. Âyet

وَالَّذ۪ي جَٓاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

Ama doğruyu (apaçık beyan eden bu Kur'ân'ı) getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte onlar takvâ sahibi olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar)dır.

34. Âyet

لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الْمُحْسِن۪ينَۚ

Onlar için Rabblerinin yanında diledikleri her şey vardır. İşte bu, muhsinlerin (güzellik yapıp güzel olanların) mükâfatıdır.

35. Âyet

لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ

Allah, onların (dünyada) yaptıkları en kötü amelleri (dahi) örtmek ve yaptıklarının en güzeli ile onlara mükâfatlarını vermek için (böyle yapar).

36. Âyet

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِكَافٍ عَبْدَهُۜ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍۚ

(Resulüm!) Allah, kuluna Kâfi değil midir? Seni O'ndan başkalarıyla korkut(maya çalış)ıyorlar. (Unutma!) Allah kimi dalâlette bırakırsa artık onun için hiçbir hidâyetçi (ve hidâyet) yoktur.

37. Âyet

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّۜ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِعَز۪يزٍ ذِي انْتِقَامٍ

Allah kimi de hidâyete erdirirse artık onu da dalâlete düşürecek hiç kimse yoktur. Allah Azîz, Muntakim (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve kimsenin yaptığını yanına kâr bırakmayan intikam sahibi) değil midir?

38. Âyet

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَنِيَ اللّٰهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّه۪ٓ اَوْ اَرَادَن۪ي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِه۪ۜ قُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۜ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ

Andolsun ki eğer onlara, "gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, hiç şüphesiz "Allah" derler. De ki: "Öyleyse bana söyleyin? Allah bana bir zarar vermek isterse Allah'tan başka (dua edip) yalvardıklarınız, O'nun (bana) vereceği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse O'nun rahmetini tutabilir mi?" De ki: "Allah bana yeter. Tevekkül edenler de ancak O'na (güvenip) tevekkül etsinler!"

39. Âyet

قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ

(39-40) De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (elimden geleni) yapacağım! Artık (dünyada) rezil edici bir azabın kime geleceğini ve (âhirette de) devamlı bir azabın kime ineceğini yakında bileceksiniz!"

40. Âyet

مَنْ يَاْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُق۪يمٌ

Bu âyetin meali 39. âyetle birlikte verilmiştir.

41. Âyet

اِنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ۟

(Resulüm!) Şüphesiz Biz (bu) Kitâb'ı sana insanlar için (hakikati beyan etmek üzere bir) hak ile indirdik. Artık kim hidâyete ererse (ancak) kendisi için (hidâyete ermiş) olur, kim de dalâlete düşerse ancak kendi aleyhine dalâlete düşmüş olur ve sen onların üzerine vekil değilsin.

42. Âyet

اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ ح۪ينَ مَوْتِهَا وَالَّت۪ي لَمْ تَمُتْ ف۪ي مَنَامِهَاۚ فَيُمْسِكُ الَّت۪ي قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Allah, (ölüm vakti gelenlerin) canlarını ölüm anında, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Sonra ölümüne hükmettiği (ca)nı (yanında) tutar, ötekilerini ise (ecellerinin geleceği) belirli bir vakte kadar (bedenlerine geri) gönderir. Muhakkak ki bunda (enine boyuna düşünüp) tefekkür eden bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.

43. Âyet

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَۜ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَعْقِلُونَ

Yoksa onlar Allah'tan başkasını şefâatçiler mi edindiler? De ki: "Onlar hiçbir şeye güç yetiremezlerse ve akıl erdiremezlerse de mi (onları şefâatçi edineceksiniz)?"

44. Âyet

قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَم۪يعاًۜ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

De ki: "Şefâat tümüyle Allah'a aittir. Göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı) O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz."

45. Âyet

وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِۚ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ

Allah tek olarak anıldığı zaman, âhirete iman etmeyenlerin kalplerini sıkıntı basar; ama Allah'tan başkası anıldığı zaman hemen sevinirler (ve yüzleri güler).

46. Âyet

قُلِ اللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ اَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

(Resulüm!) De ki: "Ey göklerin ve yerin Fâtır'ı (yoktan yaratanı), gaybı da aşikârı da bilen Allah'ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında ancak Sen hüküm vereceksin."

47. Âyet

وَلَوْ اَنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ مِنْ سُٓوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ

Eğer yeryüzünde bulunanların hepsi ve onunla beraber bir misli daha gerçekten o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet gününde (o) kötü azaptan (kurtulmak için) elbette onları feda ederlerdi. Çünkü (o gün) hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkarılmıştır.

48. Âyet

وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

(O gün) Kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara görünmüş ve kendisiyle alay etmekte oldukları şey (olan o azap) onları kuşatmıştır.

49. Âyet

فَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَاۘ ثُمَّ اِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّاۙ قَالَ اِنَّـمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍۜ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

İnsana bir zarar (bir sıkıntı) dokunduğu zaman (o sıkıntının giderilmesi için) Bize (yalvarıp) dua eder sonra kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, "bu bana ancak bilgimden dolayı verildi" der. Hayır (öyle değil)! O bir imtihandır; fakat onların çoğu (bunu) bil(ip idrak et)mezler.

50. Âyet

قَدْ قَالَهَا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

Andolsun onlardan öncekiler de bunu söylemişlerdi; ama kazandıkları şeyler kendilerine fayda vermedi.

51. Âyet

فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواۜ وَالَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ سَيُص۪يبُهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواۙ وَمَا هُمْ بِمُعْجِز۪ينَ

Sonunda kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine isabet etti. Şunlardan zulmedenlerin de kazandıkları şeylerin kötülükleri yakında kendilerine isabet edecektir ve onlar (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir.

52. Âyet

اَوَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟

Onlar bilmiyorlar mı ki şüphesiz Allah rızkı dilediğine açar, (dilediğine de) kısar. Muhakkak ki bunda iman eden (ve iman etmek isteyen her) bir kavim için âyetler (delil ve ibretler) vardır.

53. Âyet

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعاًۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ

(Resulüm!) De ki: "(Rabbiniz buyuruyor ki) Ey nefisleri aleyhine (günah işlemekle ömürlerini) israf eden kullarım! (Günahlara bulaştık diye) Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Şüphesiz ki Allah bütün günahları mağfiret eder (bağışlar). Muhakkak ki O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."

54. Âyet

وَاَن۪يبُٓوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun sonra (o kıyamet gününde) size yardım edilmez.

55. Âyet

وَاتَّبِعُٓوا اَحْسَنَ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَۙ

Siz farkında değilken o azabın size ansızın gelmesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeli (olan Kur'ân)a tabi olun!

56. Âyet

اَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتٰى عَلٰى مَا فَرَّطْتُ ف۪ي جَنْبِ اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ السَّاخِر۪ينَۙ

Kişinin (yana yakıla), "Allah'a yakınlık konusunda yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun bana! Gerçekten ben (Allah'ın resulleriyle ve âyetlerle) alay edenlerdendim" diyeceği,

57. Âyet

اَوْ تَقُولَ لَوْ اَنَّ اللّٰهَ هَدٰين۪ي لَكُنْتُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَۙ

Veya "Allah bana hidâyet verseydi, elbette (ben de) muttakilerden (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlardan) olurdum" diyeceği,

58. Âyet

اَوْ تَقُولَ ح۪ينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ اَنَّ ل۪ي كَرَّةً فَاَكُونَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ

Yahut azabı gördüğü zaman, "keşke benim için bir kez daha (dünyaya dönmeye imkân) bulunsa da muhsinlerden (güzellik yapıp güzel olanlardan) olsaydım" diyeceği (o günden sakınıp Kur'ân'a tabi olun)!

59. Âyet

بَلٰى قَدْ جَٓاءَتْكَ اٰيَات۪ي فَكَذَّبْتَ بِهَا وَاسْتَكْبَرْتَ وَكُنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ

(Onlara o gün, şöyle diyeceğiz) "Hayır (dönemeyeceksin)! Andolsun âyetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, (onlara karşı kibirlenip) büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun."

60. Âyet

وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ تَرَى الَّذ۪ينَ كَذَبُوا عَلَى اللّٰهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌۜ اَلَيْسَ ف۪ي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّر۪ينَ

(Resulüm!) Kıyamet gününde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. (Allah'a karşı büyüklük taslayıp) Kibirlenenlere cehennemde yer mi yok!

61. Âyet

وَيُنَجِّي اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْۘ لَا يَمَسُّهُمُ السُّٓوءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Ama Allah (o gün), takvâ sahiplerini (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) kurtuluş vesileleri (olan imanları ve amelleri) sebebiyle kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir kötülük dokunmaz ve onlar mahzun da olmazlar.

62. Âyet

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ

Allah her şeyin (yoktan yaratıcısı) Hâlık'ıdır ve O, her şeye Vekîl'dir (her konuda güvenilmesi gereken tek zattır).

63. Âyet

لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟

Göklerin ve yerin anahtarları (mutlak hükümranlığı) O'nundur. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

64. Âyet

قُلْ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَاْمُرُٓونّ۪ٓي اَعْبُدُ اَيُّهَا الْجَاهِلُونَ

De ki: "Ey cahiller! Bana Allah'tan başkasına âbd ol(up kulluk et)memi mi emrediyorsunuz?"

65. Âyet

وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

(Resulüm!) Andolsun sana ve senden önceki (resul)lere şöyle vahyedildi: "Eğer (Allah'a) şirk koşarsan amelin mutlaka boşa gider ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun!"

66. Âyet

بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ

Hayır (asla böyle yapma)! Yalnız Allah'a âbd ol(up kulluk et) ve şükredenlerden ol!

67. Âyet

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۗق وَالْاَرْضُ جَم۪يعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

O (kâfir)ler Allah'ın hakkını takdir edemediler. Fakat kıyamet günü (onlar görecekler ki), yer tamamen O'nun avucunda (mülkü ve tasarrufunda)dır, gökler de O'nun sağ eli (olan kudreti)yle dürülmüştür. O (Allah) Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların şirk koştuklarından yücedir.

68. Âyet

وَنُفِـخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۚ ثُمَّ نُفِـخَ ف۪يهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ

Sûr'a (ilk kez) üflenince Allah'ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince bir de bakarsın ki onlar ayağa kalkmış (etraflarına) bakınıp duruyorlar.

69. Âyet

وَاَشْرَقَتِ الْاَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَج۪ٓيءَ بِالنَّبِيّ۪نَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

(O gün) Yeryüzü, Rabbinin nûru ile aydınlanmıştır. Kitap (amel defteri ortaya) konulmuş, nebîler ve şahidler getirilmiş ve aralarında hak ile hüküm verilmiştir. Onlar (o gün) haksızlığa da uğratılmazlar.

70. Âyet

وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ۟

(O gün) Herkese yaptığı(nın karşılığı) tam olarak verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.

71. Âyet

وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى جَهَنَّمَ زُمَراًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا فُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُـهَٓا اَلَمْ يَاْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ

(O gün) Kâfirler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıkları zaman (cehennemin) kapıları açılır ve (cehennemin) bekçileri onlara, "size içinizden, Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu (hesap vereceğiniz) güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran resuller gelmedi mi?" derler. Onlar da, "evet (geldi), lakin (bugün) kâfirler üzerine azap sözü hak olmuştur" derler.

72. Âyet

ق۪يلَ ادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ

Onlara, "içinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin!" denilir. (Rabbine karşı) Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!

73. Âyet

وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى الْجَنَّةِ زُمَراًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ

Rabblerine karşı takvâlı olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) ise bölük bölük cennete sevk edilir. Oraya vardıkları zaman (cennetin) kapıları açılır ve (cennetin) bekçileri onlara, "selamun aleykum (selam sizin üzerinize olsun)! Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak üzere girin buraya" derler.

74. Âyet

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَاَوْرَثَنَا الْاَرْضَ نَتَبَوَّاُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَٓاءُۚ فَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَ

Onlar, "hamd, bize olan vaadini gerçekleştiren ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a mahsustur" derler. (Allah'ın emrettiği şekilde) Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!

75. Âyet

وَتَرَى الْمَلٰٓئِكَةَ حَٓافّ۪ينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَق۪يلَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

(O gün bir de) Melekleri, Rabblerini hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmış (bir) hâlde görürsün. Artık (onların da tüm mahlûkatın da) aralarında adaletle hüküm verilmiş ve "hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur" denilmiştir.

Zumer Sûresi Hakkında

Mekke döneminin ortalarında nâzil olmuştur. Bazı âlimler 23 ve 53-59. âyetlerin Medine’de indiğini söylemişse de (Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, XV, 151; Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, XXIII, 307) bu görüş tercih edilmemiştir (M. Tâhir İbn Âşûr, XXIV, 5). Adını 71 ve 73. âyetlerinde geçen, “âhirette kâfir ve müminlerin oluşturduğu topluluklar” anlamındaki “zümer” kelimesinden almıştır. Sûre, 20. âyetinde yer alan “guref” (cennetteki köşkler) kelimesine işaretle Guref sûresi diye de anılmıştır (a.g.e.ler). Yetmiş beş âyet olup fâsılası “ب، د، ر، ل، م، ن” harfleridir.

Zümer sûresinde Kur’an’ın vahiy ürünü olduğu çeşitli âyetlerde vurgulanmakta, şirk inancı reddedilip tevhid inancı telkin edilmekte, uyarı ve müjdeleme üslûbuyla âhiret âlemi hatırlatılmakta, cennet ve cehennem hayatı tasvir edilmektedir. Bu arada tabiatın yaratılışı ve işleyişiyle insanın psikolojik özelliklerine değinilmekte ve onun dinî gerçeklere ulaşmasına zemin hazırlanmaktadır. Sûrede bu konular sistematik biçimde değil -diğer birçok sûrede olduğu gibi- dünya hayatına paralel olarak karışık bir şekilde yer almaktadır. Zira insan hayatı tek çizgi üzerinde seyretmeyip bazan dünyanın imarına, bazan ebedî hayatın mutluluğu için çalışmaya, kimi zaman korkuya, kimi zaman da sevgiye ağırlık verilmesini gerektirir. Birbirine zıt gibi görünen bu duygu ve düşünceler insan psikolojisinde iç içedir.

Zümer sûresinin muhtevasını üç bölüm halinde incelemek mümkündür. Allah tarafından indirilen Kur’an’ın dinî gerçekleri içeren bir kitap olduğunun beyan edilmesiyle başlayan birinci bölümde Resûlullah’ın şahsında bütün insanlara sadece Allah’a tapmaları emredilir; kendilerini Allah’a yaklaştırıp O’nun nezdinde şefaatçi olmaları için Allah’tan başka varlıklara tapanların yalancı ve nankör durumuna düştükleri belirtilir (krş. el-Mü’minûn 23/84-90). Ardından akıllara durgunluk veren bir düzene sahip bulunan tabiatta gece ile gündüzün oluşumu, güneşle ayın uyum içinde bulunuşu, ilk insanın yaratılışı ve türünün bugüne kadar üreyişinden söz edilir. Âhiret gününe temas edildikten sonra din ve iman konularında kararsız insan tipinin bir belâ ve sıkıntıyla karşılaşınca rabbine yalvardığı, fakat sıkıntısı giderilince tevhid inancından saparak başkalarını da yoldan çıkardığı anlatılır. Basiretsiz davranan bu insan tipiyle ibadetine devam eden, âhiret endişesi taşıyıp rabbinin rahmetini uman, hak yolda bilinçli yürüyenlerin birbirine eşit olmayacağı dile getirilir. Ardından yine Hz. Peygamber’in şahsında sadece Allah’a kulluk etme emir ve görevi tekrar edilir, puta tapanların kendilerini de aile fertlerini de âhirette felâkete sürükleyecekleri belirtilir. Buna karşılık şeytanî güçlere kulluk etmeyip Allah’a yönelen, söylenen sözleri dinleyip onların en isabetli ve en güzeline uyanların daima doğru yolda bulundurulacağı ve mekânlarının cennet olacağı bildirilir. Cenâb-ı Hakk’ın gökten su indirip kurumuş toprağı yeşertmesi, farklı renklerde ekinler yetiştirmesi, daha sonra yeşilliğin sararıp kuruması olayına dikkat çekilerek hem Allah’ın varlığına ve birliğine hem de hayatın fâniliğine, dolayısıyla âhiretin mevcudiyetine delil getirilir. Bunca ibret verici tecelliler karşısında gönlü ilâhî hakikatlere açık hale getirilen kimse ile kalbi taşlaşmış kimsenin bir olamayacağı gerçeğine işaret edilir. “En güzel söz” diye nitelenen Kur’an’ın çelişkilerden uzak, kendi içinde tutarlı, eğitimi pekiştirme amacıyla tekrarlar içeren bir kitap olduğu belirtilir (Taberî, XXIII, 249-250); rablerinden korkanların önce ürperti, ardından sükûn ve huzur ile Allah’a bağlanıp teslim olduğu ifade edilir (âyet 1-26).

İkinci bölümün başında düşünüp öğüt almak isteyenler için Kur’an’da her türlü misalin yer aldığı bildirilir; ardından -tevhid ilkesine örnek vermek üzere- birden fazla kişinin emrinde hizmet eden kimse ile tek kişinin emri altında çalışan kimsenin eşit sayılmadığı yolunda bir misal getirilir. Hz. Peygamber’e hitaben kendisinin ve inkârcıların kıyamet gününde Allah’ın huzurunda hesaplaşacakları belirtilir. Dünyada Allah’a ortak koşmak suretiyle yalan söyleyen ve ilâhî vahyi inkâr eden kimseden daha zalim birinin bulunmadığı, buna karşılık insanları Cenâb-ı Hakk’ın birliğine ve peygamberlerine inanmaya davet edip bu yolu izleyenlerin kötü davranışlardan sakınanların ta kendileri olduğu, günahlarının affedileceği ve en güzel şekilde mükâfatlandırılacakları beyan edilir. Tevhid ilkesine tekrar vurgu yapılarak Allah’ın, kulu Muhammed’e kâfi geldiği, müşriklerin taptığı ilâhların ise hiçbir etkilerinin bulunmadığı, aslında puta tapanların da gökleri ve yeri tek Allah’ın yarattığını kabul ettikleri bildirilir. Kur’an’ın Allah tarafından indirilen bir vahiy oluşu gerçeği tekrarlanır. Âhiret için bir işaret olan uykunun bir nevi ölüm hali sayıldığı, bu sırada eceli gelenlerin ölümü gerçekleştirilirken diğerlerinin ölümünün belirlenmiş bir vakte kadar ertelendiği belirtilir ve Allah nezdinde hiçbir putun şefaatçi olamayacağı ifade edilir. Puta tapmak ve dinî gerçekleri inkâr etmek suretiyle kendilerine zulmedenler kıyamet gününde azaptan kurtulmak için yeryüzündeki her şeyi, hatta onun bir mislini daha vermeyi arzu edecekleri bildirilir. Ardından -sûrenin 8. âyetine benzer şekilde- kişinin bir sıkıntıya düştüğünde Allah’a yalvarıp yakardığı, fakat sıkıntısı giderilip nimete kavuşturulduğunda bu nimeti kendi bilgisi sayesinde elde ettiğini ileri sürdüğü anlatılır. Ancak bunun, eski ümmetlerde de görüldüğü gibi insanların çoğunun bir imtihan vesilesi olduğunu bilmediği belirtilir (âyet: 27-52).

Sûrenin üçüncü bölümü şu âyetle başlar: “Ey kötü davranışları yüzünden kendilerine yazık eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar” (âyet 53). Bazı âlimler bu âyette Câhiliye dönemi müşriklerine, bazıları Resûlullah’ın amcası Hamza’nın katili Vahşî b. Harb’e, bir kısmı müşriklerin hicret etmekten vazgeçirdiği müslümanlara, diğer bir grup da büyük günah işleyenlere hitap edildiğini söylemişse de burada günah işleyen herkese hitap edilmektedir; yeter ki samimiyetle tövbe etmiş ve o günden sonra ilâhî emirlere uymuş olsun (a.g.e., XXIV, 18-22; ayrıca bk. Tirmizî, “Tefsîr”, 39/2). Ölüm gelip çatmadan önce Allah’a dönmeyenlerin âhirette ileri sürecekleri bir mazeretlerinin kalmayacağı haber verilir. Allah Teâlâ’nın her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi, bütün kâinatın hâkimi ve mâliki olduğu ifade edilir; özellikle şirkin her çeşidinden kaçınmanın gereği vurgulanır. Sûrenin son âyetleri kıyametin kopması, hesabın görülmesi, cehennemliklerle cennetliklerin yerlerine sevkedilmesine dairdir (âyet 53-75).

Zümer sûresi Hz. Peygamber’e Zebûr yerine verilen (miûn) sûrelerden biridir (İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 301). Hz. Âişe, Resûlullah’ın her gece İsrâ sûresiyle beraber Zümer sûresini de okuduğunu nakletmektedir (Müsned, VI, 68; Tirmizî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 21; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 257-258). Bazı tefsir kitaplarında yer alan, “Allah, Zümer sûresini okuyan kimsenin kıyamet gününde ümidini boşa çıkarmaz ve ona Allah’tan korkan kişinin mükâfatını verir” meâlindeki hadisin (Zemahşerî, V, 326; Beyzâvî, IV, 47) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Muhammed et-Tarablusî, II, 720). Ali Rızâyî, Zümer sûresi tefsirine yeni bir bakış çerçevesinde Mebânî-i Ǿİzzet der Ķurǿân (Kum 1383), Gazzâlî Halîl Îd Tefsîrü sûreti’z-Zümer (Riyad 1403/1983) adlı birer eser kaleme almış, Senâ Atâullah Ahmed, el-Esrârü’l-belâġıyye fî sûreti’z-Zümer ismiyle yüksek lisans tezi hazırlamıştır (el-Ezher, Külliyyetü’d-dirâsâti’l-İslâmiyye ve’l-Arabiyye [benât], Kahire 1993).

BİBLİYOGRAFYA:

Müsned, IV, 68; Tirmizî, “Tefsîr”, 39/2; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXIII, 249-250; XXIV, 6-7, 8-9, 18-22; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 286-288; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd-Ali M. Muavvaz), Riyad 1418/1998, V, 326; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-CâmiǾ li-aĥkâmi’l-Ķurǿân, Beyrut 1408/1988, XV, 151; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 47; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 720; Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (nşr. M. Ahmed el-Emed-Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XXIII, 307; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye ħaśâǿiśü’s-süver, Beyrut 1420/1999, VII, 255-281; M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taĥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420/2000, XXIV, 5; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 257-258, 301; Seyyid M. Hüseynî, “Sûre-i Zümer”, DMT, IX, 372.

Bekir Topaloğlu