Ve onun (Allah’ın) yanı sıra başkasına yalvaranlar (kendisi ile Allah arasına aracı olarak koydukları nesnelere ve kimselere yalvaranlar, Allah’ın dışında başkasına tapanlar) artık şefaati (Allah’ın yardımını) elde edemezler (onun yardımına nail olamazlar). Ancak bilerek Hakka (gerçeğe) tanıklık etmiş olanlar (dünyada iken gerçekten iman etmiş olup tevhid inancına sahip olmuş olanlar) müstesna. *
(*) Not: Ayette kimler şefaat edeceğinden değil, kimlere şefaat/yardım edilebileceğinden söz edilmektedir. Yani dünyada iken ancak hakka şahitlik edenler/ hakka inananlar, yani muvehhid kimseler yüce Allah’ın şefaatini/ yardımını hak ederler...((الله اعلم Daha açık bir ifadeyle dünyada meleklerin şefaati/müminlere dua ve istiğfarda bulunmaları veya ahiretteki yardımıları ise yüce Allah’ın izni ile hakka şahitlik /iman/edenleri, yani cenneti hak edenleri cennete almaları şeklinde olur. Aşağıdaki tefsir metinlerine bakılabilir. Özetle, ayet kimlerin şefaat edeceğinden değil, kimlerin şefaate/ yüce Allah’ın yardımına nail olacağından söz ediliyor. Çünkü ayette (يَدْعُونَ)’’yed’une’ yani bina fail/etken siğasıyla gelmiştir, bina meçhul/edilgen, yani (يُدْعَوْنَ)’’ yud’avne’’şeklinde gelmemiştir. Eğer edilgen fiil şeklinde gelseydi, o zaman kendilerine dua edilenler veya tapılanlar şefaat edemezler anlamında olurdu. Bu nedenle (يَدْعُونَ)’’yed’une’’dua edenler, tapanlar’’kast edilir, dua edilenler, tapılanlar değil. Ama maalesef tefsir ve meallerde bu noktaya dikkat edilmemiş ve bu yüzden bu mealler hatalı olmuştur. Yani Kur’an iyi anlaşıldığı takdirde görülecektir ki; Allah’ın bağışlamasının dışında kişinin şefaatçisi kendi amelleridir. “Hiç kimsenin başkasına bir yararının olmayacağı, hiç kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiç kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onların hiçbir yerden yardım görmeyeceği günden sakının!” (Bakara 2/123) “Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, bu (Kur’an ile) uyar!” (En’am 6/51) Aynı muhtevaya sahip daha pekçok ayet bulunmaktadır. Şefaat yani yüce Allah’ın yardımı ancak cennet ehli için sözkonusu olacaktır. “Göklerde nice melekler vardır ki onların (dünyadakilere) şefaatleri (dua ve istiğfarları); ancak Allah’ın izniyle, (O’nun) dilediği ve hoşnut olduğu (mümin/ muvahhid) kimselere yarar sağlar” (Necm 53/26).’’(Dünyada iken) Rahman (sınırsız rahmet Sahibi) ile bir bağ (iman, salih amel ve kulluk bağı gibi bir bağlantı) içine girmiş olmadıkça (hiçbir) kimse şefaatten (Allah’ın yardımından) pay almaz...” (Meryem 19/87) Bu ayetlerden de anlıyoruz ki dünyadaki müminlere meleklerin şefaati dua ve istiğfar anlamındadır, ahiretteki şefaatleri ise, Allah’ın cennet ehline yapacağı yardımın melekler vasıtasıyla gerçekleştirilmesidir.
وقيل: أي لا يملك هؤلاء العابدون من دون الله أن يشفع لهم أحد إلا من شهد بالحق؛ فإن من شهد بالحق يشفع له ولا يشفع لمشرك. و «إِلاَّ» بمعنى لكن؛ أي لا ينال المشركون الشفاعة لكن ينال الشفاعة من شهد بالحق . قال ٱبن عباس: «إِلاَّ مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ» أي شهد أن لا إلٰه إلا الله وأن محمداً رسول الله. (الجامع لاحكام القرآن - القرطبي) والمراد بشهادة الحق قول: لا إله إلا الله كلمة التوحيد "وهم يَعْلَمُونَ" بقلوبهم ما شهدوا به بألسنتهم. (اللباب في علوم الكتاب) والمعنى: إلاَّ مَن شَهِدَ بكلمةِ التوحيد، وعَلِمَ بقَلْبهِ أنَّها حقٌّ. (التفسير الكبير)