1. Âyet
حٰمٓۜ
Hâ. Mîm.
Zuhrûf Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 43. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 89 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 63. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
حٰمٓۜ
Hâ. Mîm.
وَالْكِتَابِ الْمُب۪ينِۙ
(Hakikati) Apaçık (beyan eden bu) Kitâb'a andolsun ki,
اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَۚ
Muhakkak Biz, aklınızı kullan(ır, düşünüp anl)arsınız diye onu Arapça bir Kur'ân kıldık.
وَاِنَّهُ ف۪ٓي اُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَك۪يمٌۜ
Şüphe yok ki o, katımızda bulunan ana kitap (olan Levh-i Mahfuz)da mevcuttur. Gerçekten (o) çok yücedir, hikmetlerle doludur.
اَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحاً اَنْ كُنْتُمْ قَوْماً مُسْرِف۪ينَ
(Şimdi) Siz, haddi aşan bir kavim oldunuz diye sizi zikir (hatırlatma ve öğüt olan bu Kur'ân) ile uyarmaktan vaz mı geçelim?
وَكَمْ اَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْاَوَّل۪ينَ
(Resulüm! Senden) Önceki nice (kavim)lere de nebîler göndermiştik.
وَمَا يَاْت۪يهِمْ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Onlara bir nebî gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
فَاَهْلَكْـنَٓا اَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشاً وَمَضٰى مَثَلُ الْاَوَّل۪ينَ
Biz onlardan daha güçlü olanlarını da helâk ettik. Nitekim öncekilerin misali (Kur'ân'da) geçmiştir.
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۙ
Andolsun ki eğer onlara, "gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan mutlaka, "onları Azîz, Alîm (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, her şeyi ve herkesi bilen Allah) yarattı" derler.
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً وَجَعَلَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۚ
O, yeryüzünü size bir döşek yapan ve (varmak istediğiniz yere) gidesiniz diye sizin için orada yollar var edendir.
وَالَّذ۪ي نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً بِقَدَرٍۚ فَاَنْشَرْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاًۚ كَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ
Gökten bir ölçüye göre suyu indiren de O'dur. Biz onunla (kupkuru) ölü bir memlekete hayat veririz. İşte (siz de kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız!
وَالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْاَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَۙ
(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, sırtlarına kurulasınız sonra da üzerlerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nimetini (hatırlayıp) zikredesiniz ve, "bunu bizim hizmetimize veren (Allah) Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir), yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
لِتَسْتَوُ۫ا عَلٰى ظُهُورِه۪ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ اِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذ۪ي سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِن۪ينَۙ
Bu âyetin meali 12. âyetle birlikte verilmiştir.
وَاِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ
Bu âyetin meali 12. âyetle birlikte verilmiştir.
وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِه۪ جُزْءاًۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُب۪ينٌۜ
Hâl böyle iken (müşrikler "kızlar Allah'a aittir," Yahudiler "Üzeyir," Hristiyanlar ise, "Îsâ O'nun oğludur" demek suretiyle) kullarından bir kısmını O'nun bir cüzü saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür (şirk ve küfür içindedir).
اَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَاَصْفٰيكُمْ بِالْبَن۪ينَ۟
Yoksa (Allah), yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?
وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمٰنِ مَثَلاً ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ وَهُوَ كَظ۪يمٌ
Onlardan biri, Rahmân'a (isnad etmekle) misal getirdiği (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman yüzü kapkara kesilir de kahrından yutkunur durur.
اَوَمَنْ يُنَشَّؤُ۬ا فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُب۪ينٍ
O (müşrik)ler, süs içinde yetiştirilip mücadelede (erkek gibi kendisini) savunamayan (kız çocukların)ı mı (istemeyip onları Allah'a isnad ediyorlar)?
وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذ۪ينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثاًۜ اَشَهِدُوا خَلْقَهُمْۜ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْـَٔلُونَ
Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. (Acaba) Onların yaratılışlarına şahid mi oldular? Onların (bu yalancı) şahidlikleri yazılacak ve (bu hususta) sorguya çekileceklerdir.
وَقَالُوا لَوْ شَٓاءَ الرَّحْمٰنُ مَا عَبَدْنَاهُمْۜ مَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍۗق اِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَۜ
Bir de onlar, dediler ki: "Rahmân dileseydi biz o (taptığımız put)lara âbd ol(up kulluk et)mezdik." Onların bu hususta (Allah'ın neyi takdir edip etmediği hakkında) hiçbir bilgileri yoktur. Onlar (böyle demekle) sadece yalan söylüyorlar.
اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَاباً مِنْ قَبْلِه۪ فَهُمْ بِه۪ مُسْتَمْسِكُونَ
Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de onlar, ona mı tutunuyorlar?
بَلْ قَالُٓوا اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ
Hayır! Onlar dediler ki: "Şüphesiz biz, babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve elbette biz, onların izlerinde olmakla hidâyeti bulanlarız."
وَكَذٰلِكَ مَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ
İşte böyle, Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın (varlık içinde) sefahate dalmış olanları (resullerimize), "şüphesiz biz, babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve elbette biz, onların izlerine uymaktayız" demiş olmasınlar.
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ
(Resulleri onlara) "Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu (asıl hidâyeti) getirmiş olsam da mı?" dedi. (Onlar da) "Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz" dediler.
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ۟
Biz de onlardan intikam aldık. İşte bak, (âyetlerimi ve resullerimi) yalanlayanların âkıbeti nasıl oldu!
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ٓ اِنَّن۪ي بَرَٓاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَۙ
Hani bir zamanlar İbrâhîm, babasına ve kavmine demişti ki: "Şüphesiz ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım."
اِلَّا الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي فَاِنَّهُ سَيَهْد۪ينِ
"Ben yalnız beni (âbd olma fıtratı üzere) yaratana (taparım), çünkü O, beni hidâyete erdirecektir."
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً ف۪ي عَقِبِه۪ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
(İbrâhîm) Bu sözü, belki (küfürlerinden) dönerler diye ardından gelenler için kalıcı bir kelime kıldı.
بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ
(Resulüm!) Doğrusu Ben, bunları da (şu Mekkeli müşrikleri de) atalarını da kendilerine Hakk (olarak gelen Kur'ân) ve onu açıklayan bir resul gelinceye kadar (faydalandırıp) geçindirdim.
وَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِه۪ كَافِرُونَ
Fakat kendilerine Hakk (olan Kur'ân) gelince, "bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz" dediler.
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظ۪يمٍ
Ve (yine) dediler ki: "Bu Kur'ân iki şehirden (birinde bulunan ileri gelen) büyük bir adama indirilmeli değil miydi?"
اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَع۪يشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً سُخْرِياًّۜ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
(Resulüm!) Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için (çeşitli alanlarda) kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların (toplayıp) biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.
وَلَوْلَٓا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفاً مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَۙ
Şayet insanların (kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) tek bir ümmet olma (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân (olan Allah)ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.
وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَاباً وَسُرُراً عَلَيْهَا يَتَّكِؤُ۫نَۙ
Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık).
وَزُخْرُفاًۜ وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَالْاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟
Ve (onlara daha) nice altın ziynetler (verirdik). Bütün bunlar dünya hayatının (geçici) menfaatinden başka bir şey değildir. Âhiret ise Rabbinin katında muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) içindir.
وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَاناً فَهُوَ لَهُ قَر۪ينٌ
Kim Rahmân'ın zikri (olan Kur'ân)ı görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o, ona karîn olur (uydu gibi onun etrafında dolanıp ona en yakın dost olur).
وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ
Şüphesiz bu şeytanlar onları (hak) yoldan alıkoyarlar. Onlar ise kendilerinin hidâyette olduklarını sanırlar.
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْن۪ي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَر۪ينُ
Nihayet (o kimse şeytanıyla beraber hesap günü) Bize geldiğinde (arkadaşına), "keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) arası kadar uzaklık olsaydı, (meğer sen) ne kötü arkadaşmış(sın)!" der.
وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ اِذْ ظَلَمْتُمْ اَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
Onlara, "(böyle demeniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü (dünyada Allah'ın âyetlerini görmezden gelip onları hafife aldığınız için kendi kendinize) zulmettiniz, artık hepiniz azapta ortaksınız" (denir).
اَفَاَنْتَ تُسْمِــعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
(Resulüm! Hakka olan bu daveti duymak istemeyen) Sağırlara sen mi işittireceksin yahut (hakkı görmek istemeyen) körleri ve apaçık bir dalâlet içinde bulunanları (sen mi) hidâyete erdireceksin?
فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَاِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَۙ
Şimdi (onlara azap etmeden) seni (bu dünyadan) götür(üp vefat ettir)sek bile muhakkak Biz onlardan yine intikam alırız.
اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذ۪ي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ
Yahut onlara vaad ettiğimiz (azab)ı sana (dünyadayken) gösteririz. Şüphesiz Biz, (hem) onların üzerine (azap indirmeye hem de bu söylediklerimizi yapmaya) Muktedir'iz.
فَاسْتَمْسِكْ بِالَّـذ۪ٓي اُو۫حِيَ اِلَيْكَۚ اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
(Resulüm!) Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Şüphesiz sen, sırât-ı mustakîm (dosdoğru bir yol) üzeresin.
وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَۚ وَسَوْفَ تُسْـَٔلُونَ
Muhakkak ki bu (Kur'ân), sana ve kavmine bir zikir (bir öğüt, hatırlatma ve büyük bir şeref)tir. Yakında (hepiniz ondan) hesaba çekileceksiniz.
وَسْـَٔلْ مَنْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَاۗق اَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ۟
Senden önce gönderdiğimiz resullerimizden (veya onların ümmetlerinden dilediğine) sor! Rahmân'dan başka kulluk edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَقَالَ اِنّ۪ي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Andolsun Biz Mûsâ'yı âyetlerimizle Firavun'a ve onun (kavminin) ileri gelenlerine göndermiştik de o, "muhakkak ki ben, âlemlerin Rabbinin resulüyüm" demişti.
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِاٰيَاتِنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ
Fakat (Mûsâ) onlara âyetlerimizi (ve mucizelerimizi) getirdiğinde, o vakit onlar bu (âyetlerimizle alay edip o)nlara gülmeye başladılar.
وَمَا نُر۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ اُخْتِهَاۘ وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Onlara gösterdiğimiz her bir âyet (ve mucize) diğerinden daha büyüktü. Biz belki (doğru yola) dönerler diye onları (çeşitli) azap(lar)a uğrattık.
وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَ السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّـنَا لَمُهْتَدُونَ
Bunun üzerine onlar dediler ki: "Ey sihirbaz! (Duanı kabul edeceğine dair) Sana verdiği ahid hürmetine bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz."
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ
Fakat Biz onlardan azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüverdiler.
وَنَادٰى فِرْعَوْنُ ف۪ي قَوْمِه۪ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ ل۪ي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْر۪ي مِنْ تَحْت۪يۚ اَفَلَا تُبْصِرُونَۜ
Firavun ise kavmine seslenerek dedi ki: "Ey kavmim! Mısır'ın hakimiyeti ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? (Mûsâ'nın anlattığı görünmeyen ilâhına karşılık benim bu saltanatımı) Görmüyor musunuz?"
اَمْ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذ۪ي هُوَ مَه۪ينٌ وَلَا يَكَادُ يُب۪ينُ
"Yoksa ben, kendisi değersiz, neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?"
فَلَوْلَٓا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِن۪ينَ
"(Eğer dedikleri doğruysa) Ona altın bilezikler bahşedilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?"
فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ
Böylelikle (Firavun, ona verdiğimiz nimetlerle kibirlenerek) kavmini aşağıladı. Buna rağmen ona itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavimdi.
فَلَمَّٓا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Onlar Bizi bu şekilde eseflen(dirip kız)dırınca Biz de onlardan intikam aldık ve hepsini (denizde) boğduk.
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفاً وَمَثَلاً لِلْاٰخِر۪ينَ۟
Onları sonradan gelenler için (ders alınacak) bir geçmiş ve bir ibret örneği kıldık.
وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلاً اِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ
(Resulüm!) Meryem oğlu (Îsâ) da (Kur'ân'da) bir misal olarak anlatılınca senin kavmin (Hristiyanların onu Allah'ın oğlu olan bir ilâh zannetmesi sebebiyle senin de onu ilâh kabul ettiğini varsayarak) hemen şamata etmeye başladılar.
وَقَالُٓوا ءَاٰلِهَتُنَا خَيْرٌ اَمْ هُوَۜ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ اِلَّا جَدَلاًۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ
Ve "bizim ilâhlarımız mı hayırlı, yoksa o mu?" dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar (tartışmayı seven) kavgacı bir toplumdur.
اِنْ هُوَ اِلَّا عَبْدٌ اَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلاً لِبَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ
O (Meryem oğlu Îsâ), sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrâîloğulları'na (resul olarak) örnek kıldığımız bir kuldur.
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلٰٓئِكَةً فِي الْاَرْضِ يَخْلُفُونَ
(O, Allah'ın oğlu veya bir melek değildir; fakat) Eğer Biz dileseydik, sizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.
وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ
Şüphesiz ki o (Îsâ'nın doğumu), (kıyamet) saati için (onun yaklaştığını gösteren) kesin bir bilgidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin ve bana tabi olun! Çünkü bu, sırât-ı mustakîm (dosdoğru bir yol)dur.
وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Sakın şeytan sizi (iman etmekten) alıkoymasın! Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır.
وَلَمَّا جَٓاءَ ع۪يسٰى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلِاُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي تَخْتَلِفُونَ ف۪يهِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِ
Îsâ, apaçık mucizelerle geldiği zaman (onlara) demişti ki: "Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için (geldim). Öyleyse Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ
"Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O hâlde (yalnızca) O'na âbd ol(up kulluk ed)in! İşte bu, sırât-ı mustakîm (dosdoğru Allah'a varan yol)dur."
فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ اَل۪يمٍ
Ama aralarından çıkan (bazı) gruplar ihtilafa düştüler. Elem verici (iç yakan) bir gün (olan kıyamet)in azabı karşısında o zulmedenlerin vay hâline!
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا السَّاعَةَ اَنْ تَاْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Onlar (bu tavırlarıyla) farkında olmadan ancak (kıyamet) saatin(in) kendilerine ansızın gelmesini beklemektedirler.
اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّق۪ينَۜ۟
O gün, muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) dışında, (dünyada candan) dost olanlar (dahi) birbirlerine düşman olurlar.
يَا عِبَادِ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَۚ
(68-69) (O gün Allah muttakilere şöyle buyurur) "Ey âyetlerimize iman eden ve Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve sizler mahzun da olmayacaksınız."
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا مُسْلِم۪ينَۚ
Bu âyetin meali 68. âyetle birlikte verilmiştir.
اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ اَنْتُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ
"Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz."
يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ مِنْ ذَهَبٍ وَاَكْوَابٍۚ وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُۚ وَاَنْتُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَۚ
(Cennette, onların aralarında) Altından tepsiler ve (kaynağından doldurulmuş) testiler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve onlara (denir ki), "artık siz orada ebedi kalacaksınız."
وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّت۪ٓي اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
"İşte bu, yaptıklarınıza karşılık vâris kılındığınız cennettir."
لَكُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ كَث۪يرَةٌ مِنْهَا تَاْكُلُونَ
"Orada sizin için her çeşit meyve vardır, onlardan yersiniz."
اِنَّ الْمُجْرِم۪ينَ ف۪ي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ
Ne var ki mücrimler (nefsinin hevâsına uyan suçlular da) cehennem azabında ebedi olarak kalacaklardır.
لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ ف۪يهِ مُبْلِسُونَۚ
Onlardan (azap) hafifletilmeyecektir ve onlar orada (kurtuluştan) ümit kesmişlerdir.
وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا هُمُ الظَّالِم۪ينَ
Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar (âyetlerimizi inkâr ederek ve resullerimizi yalanlayarak kendi nefislerine) zulmettiler.
وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَۜ قَالَ اِنَّكُمْ مَاكِثُونَ
(Bir de onlar cehennemde azap görürken cehennemin bekçisine) "Ey Mâlik! Rabbin(e dua et, hükmümüzü verip) bizim işimizi bitirsin" diye seslenirler. (Mâlik de) "Siz (ebediyen) böyle kalacaksınız" der.
لَقَدْ جِئْنَاكُمْ بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ
Andolsun ki Biz size hakkı getirdik; fakat çoğunuz hakkı kerih gör(üp ondan hoşlanm)ıyorsunuz.
اَمْ اَبْرَمُٓوا اَمْراً فَاِنَّا مُبْرِمُونَۚ
Yoksa onlar (hakka karşı gelmek için) bir işe karar mı verdiler? Muhakkak Biz de (onları cezalandırmakta) kararlıyız.
اَمْ يَحْسَبُونَ اَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْۜ بَلٰى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ
Yahut onlar, Bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır (öyle değil)! Yanlarındaki resullerimiz (olan yazıcı melekler onların her söylediğini) yazmaktadırlar.
قُلْ اِنْ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ وَلَدٌۗق فَاَنَا۬ اَوَّلُ الْعَابِد۪ينَ
(Resulüm!) De ki: "Eğer Rahmân'ın bir çocuğu olsaydı, ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!"
سُبْحَانَ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi (olan Allah) Subhân'dır, onların vasıflandırmalarından (ve her türlü noksanlıktan) münezzehtir.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ
(Resulüm! Sen) Bırak onları, kendilerine vaad edilen (hesap) gü(nü)ne kavuşuncaya kadar (bâtıla) dalsınlar (ve boş şeylerle) oynayadursunlar.
وَهُوَ الَّذ۪ي فِي السَّمَٓاءِ اِلٰهٌ وَفِي الْاَرْضِ اِلٰهٌۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ
Gökteki İlâh da yerdeki İlâh da O'dur. O, Hakîm'dir, Alîm'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilendir).
وَتَبَارَكَ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۚ وَعِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan (Allah) odur ki mübarek (ve şanı yüce)dir. (Kıyamet) Saatin(in) bilgisi de (yalnız) onun yanındadır. Ve (hepiniz sonunda) ancak O'na döndürüleceksiniz.
وَلَا يَمْلِكُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
(Onların, dünyadayken) Allah'ı bırakıp da (kendisine dua edip) yalvardıkları şeyler, (kıyamet günü) şefâate malik değildir; ancak (Allah'ı) bilerek (hakkı üzerinde gösterip) hakka şahidlik edenler müstesna.
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَۙ
(Resulüm!) Andolsun, eğer onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette "Allah" derler. O hâlde nasıl (oluyor da Allah'a kulluktan) döndürülüyorlar?
وَق۪يلِه۪ يَا رَبِّ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ لَا يُؤْمِنُونَۢ
(Resulullah'ın) "Ya Rabbi!" demesine andolsun ki şüphesiz bunlar iman etmeyen bir kavimdir.
فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌۜ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
(Resulüm!) Şimdilik sen onlara en güzel şekilde muamele et ve "(size) selam olsun" de! Onlar yakında (hakikati) bil(ip gör)ecekler!
Mekke döneminde Şûrâ sûresinden sonra nâzil olmuş, adını 35. âyette geçen “zuhruf” (altın ve mücevher) kelimesinden almıştır. Hâmîm harfleriyle başlayan (havâ-mîm) yedi sûrenin dördüncüsüdür. Seksen dokuz âyet olup fâsılası bir âyette “ل”, on âyette “م”, diğerlerinde “ن” harfidir. Mekke döneminin ikinci yarısında indiği tahmin edilen Zuhruf sûresinin muhtevasını üç bölüm halinde incelemek mümkündür. Sûrenin baş tarafında Kur’an’ın vahiy ürünü olduğu, fakat haddi aşan inkârcıların bunu kabul etmek istemedikleri ve önceki peygamberler döneminde benzer davranışlarda bulunanların helâk edildiği ifade edilir (âyet: 1-8). Allah’ın varlığını ve birliğini konu edinen birinci bölümde kâinatı yaratan ve dünyayı insan hayatı için elverişli kılan Allah’ın varlığının aslında inkârcılar tarafından bilindiği belirtilir. Ancak inkârcılar, kız babası olmayı kendileri için bir aşağılanma sebebi kabul ettikleri halde dişi olarak niteledikleri meleklere kutsiyet atfedip onlara tapınmışlar, bunu Allah’ın dilemesi dışında gerçekleştiremeyeceklerini ileri sürmüşler ve bu ibadet türünü atalarından devraldıklarını iddia etmişlerdir. Daha sonra geçmiş peygamberlerin hitap ettiği zümreler içinde atalar kültüne sarılanların bulunduğu, fakat bunların helâk edildiği bildirilmektedir. Hz. İbrâhim’in ise, babasının da bağlı olduğu puta tapıcılıktan ayrılıp tevhid anlayışını sonraki nesillere miras bıraktığı beyan edilmektedir (âyet: 9-28).
İkinci bölümde Mekke müşriklerine işaret edilerek kendilerine Kur’an ve onu açıklayan Allah’ın elçisi gelince Kur’an’ın etkili bir büyüden ibaret olduğunu ileri sürdükleri, Kur’an’ın Mekke veya Medine halkından servet ve sosyal mevki sahibi büyük bir zata gelmesinin gerektiğini söyledikleri belirtilir. Ardından serveti bölüştürmenin Allah’ın iradesi ve kudretinin çerçevesine girdiği ifade edilir; insanlara güzel evlerin, altın ve mücevherlerin verilmesi halinde onların dünya zenginliğine aldanıp küfür ve inkâr yoluna sapacakları ve hep birlikte âhiret azabına mâruz kalacakları anlatılır. Daha sonra Resûlullah’a mânevî açıdan sağır olanlara sesini duyuramayacağı, körlere ve hak yoldan büsbütün sapanlara gerçeği gösteremeyeceği bildirilir. Kur’an’ın hem kendisi hem de iman edenler için öğüt ve şeref vesilesi olduğu belirtilir (Mâtürîdî, XIII, 252). Hz. Mûsâ’nın, iktidar ve debdebesine aldanıp büyüklük taslayan Firavun’la mücadelesine temas edilir, Firavun ve taraftarlarının sonradan gelenlere ibret olacak şekilde helâk edildiği haber verilir. Asr-ı saâdet’teki müşriklerin hıristiyanların taptığı Îsâ ile kendilerinin taptığı putlar arasında mukayesesine cevap verildikten sonra (a.g.e., XIII, 261-264) Îsâ’nın tebliğine kısaca değinilir ve onun hakkında yanlış yola sapanlara elem verici azabın uygulanacağı bildirilir (âyet: 29-65).
Sûrenin âhiret hayatına dair üçüncü bölümü kıyamet gününün ansızın vuku bulacağının haber verilmesiyle başlar. Allah’ın âyetlerine iman edip emirlerine uyanların korkmayacakları ve üzülmeyecekleri belirtilir ve cennet nimetlerine kısaca temas edilir. “Mücrim” diye nitelendirilen inkârcıların ebediyen cehennemde kalacakları, bunun bir zulüm değil dünyadaki davranışlarının neticesi olduğu ve şiddetli azap yüzünden hayatlarına son verilmesi yolundaki arzularının da yerine getirilmeyeceği beyan edilir (âyet: 66-80). Son yedi âyet, sûrenin baş tarafında değinilen Allah’ın varlığı ve birliği konularını pekiştiren beyanlar içerir. Son iki âyette Resûl-i Ekrem’in müşriklerin iman etmeyişine yönelik rabbine olan şikâyeti ve Cenâb-ı Hakk’ın şu anda onlara karşı sert davranmayıp kendilerine selâmet dilemesine dair sözleri anlatılır; çünkü onlar şu anda göremedikleri bazı gerçekleri ileride göreceklerdir.
Zuhruf sûresinin de aralarında bulunduğu otuz kadar sûrenin (mesânî) Hz. Peygamber’e İncil yerine verildiğini bildiren hadisin sahih olduğu tesbit edilmiştir (Müsned, IV, 107; İbrâhim Ali, s. 224-227, 301). Bazı tefsir kitaplarında görülen (Zemahşerî, V, 461; Beyzâvî, IV, 116), “Zuhruf sûresini okuyan kimse kıyamet gününde kendilerine, ‘Ey kullarım! Artık şimdi sizin için korku söz konusu değildir ve siz üzülecek değilsiniz, hesaba çekilmeden cennete girin!’ şeklinde hitap edilecek kimseler içinde yer alır” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zemahşerî, I, 684, dipnotu 346; Trablusî, II, 721).
Ali Muhammed Hamîd Hammâd, el-Esrârü’l-belâġıyye fî sûreti’z-Zuħruf adıyla yüksek lisans çalışması yapmıştır (Ezher külliyyetü’l-lugati’l-Arabiyye, 1993). Ahmed Hasan Ferhât, “Teǿvîlü âyeti’z-Zuħruf ‘ķul in kâne...’” adlı makalesinde sûrenin 81. âyeti üzerinde durmuş (Mecelletü’ş-ŞerîǾa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye, VI/14, s. 17-53, Küveyt 1989), Muzaffer Özel de “Zuhruf Sûresi 81. Âyetin Anlamı Üzerine” ismiyle bir makale yayımlamıştır (DEÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. XXI, İzmir 2005, s. 175-191). John Burton da söz konusu âyetin yorumu hakkında çeşitli müfessirlerin görüşlerini bir araya getirmiştir (“The Interpretations of Q 43, 81 and The Techniques of the Exegetes”, Proceedings of the 14th Congress of the Union Europeenne des Arabisants et Islamisants: -Part One- Budapest, 29th August-3rd September 1988, ed. A. Fodor, Budapest 1995, s. 3-12).
BİBLİYOGRAFYA:
Müsned, IV, 107; Mâtürîdî, Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân (nşr. Murtaza Bedir), İstanbul 2008, XIII, 219, 252, 261-264; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 235, 293; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 684/346; V, 461; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-CâmiǾ, Beyrut 1408/1988, XVI, 41, 69; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 116; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 721; Suat Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyyet, İstanbul 1987, s. XV; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye ħaśâǿiśü’s-süver, Beyrut 1420/1999, VIII, 79-102; M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taĥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420/2000, XXV, 209-210, 274-275; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 224-227, 301; Seyyid Muhammed Hüseynî-Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i Zuħruf”, DMT, IX, 375-376.
Bekir Topaloğlu