(Yûsuf dedi ki:) “Hâlbuki (ben) nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir; ancak Rabbimin merhamet ettiği (koruduğu kimse)müstesnâ.(1) Şübhesiz ki Rabbim, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.”
(1)“Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm demiş: وَمآَ اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ [(Ben)nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir.] Evet nefsini beğenen ve nefsine i‘timâd eden (güvenen), bedbahttır (talihsizdir). Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. (...) Fakat bazen olur ki, nefs-i emmâre (kötülüğü emredici nefis), ya levvâmeye (kendini çokça kınayan bir nefis mertebesine) veya mutmainneye (tatmîn olarak nefsinin fenâlıklarından kurtulmuş bir nefis mertebesine) inkılâb eder (döner); fakat silâhlarını ve cihâzâtını a‘sâba (sinirlere) devreder. A‘sâb ve damarlar ise, o vazîfeyi âhir ömre (ömrünün sonuna) kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü hâlde, onun âsârı (eserleri) yine görünür. Çok büyük asfiyâ ve evliyâ (Allah dostları) var ki, nüfûsları (nefisleri)mutmainne iken, nefs-i emmâreden şekvâ (şikâyet) etmişler. Kalbleri gāyet selîm ve münevver(nûrlanmış) iken, emrâz-ı kalbden (kalbî hastalıklardan) vâveylâ (feryâd) etmişler. İşte bu zâtlardaki, nefs-i emmâre değil, belki a‘sâba devredilen nefs-i emmârenin vazîfesidir. Maraz (hastalık) ise kalbî değil, belki maraz-ı hayâlîdir (hayâlî bir hastalıktır).” (Mektûbât, 26. Mektûb, 127-128)