1. Âyet
الٓـرٰ۠قف تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠قف
Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitâb'ın âyetleridir.
Yûsuf Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 12. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 111 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 53. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
الٓـرٰ۠قف تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠قف
Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitâb'ın âyetleridir.
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ لَعَلَّـكُمْ تَعْقِلُونَ
Muhakkak ki Biz onu, aklınızı kullanır (düşünüp anlar)sınız diye Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗق وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ
(Resulüm!) Biz bu Kur'ân'ı sana vahyetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki sen ondan önce (bu kıssalardan) habersizdin.
اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ
Hani bir zamanlar Yûsuf, babası (Yakûb)a demişti ki: "Ey Babacığım! Gerçekten ben (rüyamda) on bir yıldızla Güneş'i ve Ay'ı gördüm. Gördüm ki onlar bana secde ediyorlardı."
قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْداًۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
(Babası Yakûb) "Yavrucuğum!" dedi, "rüyanı (sakın) kardeşlerine anlatma sonra sana (şeytanın verdiği vesvese ve) bir hile ile tuzak kurarlar; çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır."
وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَاْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟
"İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrâhîm ve İshâk'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Yakûb soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Muhakkak ki Rabbin Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır)."
لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ
Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerin(in kıssasın)da (almak) isteyenler için (nice) âyetler (ibretler ve dersler) vardır.
اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ
Hani (Yûsuf'un kardeşleri kendi aralarında konuşup) demişlerdi ki: "Yûsuf'la kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz kalabalık bir cemaatiz. Doğrusu babamız apaçık bir dalâlet içindedir."
اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْماً صَالِح۪ينَ
(Aralarından biri dedi ki) "Yûsuf'u öldürün veya onu (uzak) bir yere bırakın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tövbe ederek) sâlih bir kavim olursunuz!"
قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ
Onlardan sözü dinlenen biri de dedi ki: "Yûsuf'u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız onu bir kuyunun dibine bırakın da geçen kervanlardan biri onu al(ıp götür)sün!
قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَاْمَنَّااشمام عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ
(Bu işi yapmaya karar verdikten sonra babalarına gelip) Dediler ki: "Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun! Oysaki biz onun iyiliğini isteyenleriz."
اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
"Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin (içsin, gezip), oynasın! Şüphesiz biz onu koruruz."
قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَاْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ
(Babaları) Dedi ki: "Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Bir de siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım."
قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذاً لَخَاسِرُونَ
Onlar dediler ki: "Biz kalabalık bir cemaat olduğumuz hâlde eğer onu kurt yerse, (işte) o zaman biz gerçekten hüsrana uğrayanlardan oluruz."
فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Nihayet (kardeşleri) onu götürüp de kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman Biz ona (Yûsuf'a), "andolsun ki sen onlara (gelecekte) onlar farkında değillerken bu işlerini (sana yaptıkları bu zulmü) haber vereceksin" diye vahyettik.
وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ
(Yûsuf'u kuyuya attıktan sonra kardeşleri) Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.
قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ
Dediler ki: "Ey babamız! Gerçekten biz yarışmak üzere gitmiştik, Yûsuf'u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Sonra (geri döndüğümüzde bir de ne görelim) onu kurt yemiş; fakat biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanmazsın!"
وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ
Sonra üzerine yalancı bir kan (sürülmüş) olan (Yûsuf'un) gömleğini getirdiler. (Yakûb) Dedi ki: "(Hayır! Böyle bir şey olmadı) Bilakis! Nefisleriniz sizi (bu kötü) işe sevk etmiş. Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır; çünkü sizin bu anlattıklarınıza karşı Musteân (kendisinden yardım istenecek) olan ancak Allah'tır."
وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
Derken (Mısır'a giden) bir kervan geldi ve sucularını (Yûsuf'un bulunduğu kuyuya) gönderdiler, o da (gidip) kovasını sarkıttı (kovasını geri çektiğinde su yerine kovanın içindeki Yûsuf'u görünce), "hey, müjde! Bu bir erkek çocuk!" dedi. Böylece onu bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını en iyi bilendir.
وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟
(Kafile Mısır'a vardığında) Onu değersiz bir pahaya, sayılı birkaç dirheme sattılar. Onlar zaten ona değer de vermemişlerdi.
وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَاْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Mısır'da onu satın alan (Mısır'ın azizi), hanımına dedi ki: "Onun yerini üstün tut (ona değer ver ve iyi bak). Umulur ki bize faydası olur veya onu evlat ediniriz." İşte böylece (Mısır'da insanları imana davet etsin, orada adaletle hükmetsin) ve kendisine (rüyadaki) olayların yorumunu öğretelim diye Yûsuf'u o yere yerleştirdik. Allah emrinde Ğâlib'dir; fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
(Yûsuf) Bulûğ çağına erişince ona hikmet (hakkı bâtıldan ayırma yeteneği) ve ilim verdik. İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.
وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
Derken, o evinde kaldığı (evin hanımı), onun nefsinden murâd almak istedi, kapıları kilitledi ve (ona) "haydi gel!" dedi. (Yûsuf da) "(Hâşâ) Allah'a sığınırım; çünkü o benim Rabbimdir, yerimi güzel tutmuştur. Şu muhakkak ki zalimler iflah olmazlar!" dedi.
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗق وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ
Andolsun ki kadın ona meyletmişti. Eğer Rabbinin burhânını (apaçık delilini) görmeseydi o da ona meyletmişti. İşte böylece Biz kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik), çünkü o ihlâslı kullarımızdandı.
وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
İkisi de kapıya doğru koştular, kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında onun kocasına rastladılar. Kadın (hemen), "senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası zindana atılmaktan veya elem verici bir azaptan başka ne olabilir!" dedi.
قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ
(Yûsuf) Dedi ki: "(Asıl) Kendisi benim nefsimden murâd almak istedi." Kadının ailesinden bir şahid ise şöyle şahidlik etti, "eğer (Yûsuf'un) gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir, o ise yalancılardandır."
وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
"Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir, o ise doğru söyleyenlerdendir."
فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ
(Kocası, Yûsuf'un gömleğinin) Arkadan yırtılmış olduğunu görünce (kadına), "şüphesiz bu, siz kadınların tuzağıdır. Gerçekten sizin tuzağınız pek büyüktür" dedi.
يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟
(Sonra Yûsuf'a dönüp dedi ki) "Yûsuf! Sen bu (yaşanan olay)dan yüz çevir (burada olanları kimseye anlatma)! (Ey kadın! Sen de) Günahın için mağfiret dile; çünkü sen hata işleyenlerden oldun."
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
(Ama bu olay duyuldu ve) Şehirdeki birtakım kadınlar dediler ki: "Azizin karısı, (kölesi olan) delikanlısının nefsinden murâd almak istiyormuş, doğrusu (ona duyduğu) aşk, onun kalbine işlemiş! Muhakkak ki biz, onu apaçık bir dalâlet içinde görüyoruz."
فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـٔاً وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪يناً وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا هٰذَا بَشَراًۜ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ
Kadın, onların dedikodusunu işitince onlara (davetçiler) gönderdi, onlar için dayana(ca)k (yastıklar ve bir sofra) hazırladı. Onlardan her birine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyveleri soyarken Yûsuf'a) "Çık karşılarına!" dedi. Kadınlar (rûhundaki olağanüstü güzelliği) onu(n yüzüne aksetmiş olarak) görünce onu (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler ve (ona hayran kalıp, kendilerinden geçerek farkında olmadan) ellerini kestiler. Sonra dediler ki: "Hâşâ! Allah için bu bir beşer değildir! Bu (olsa olsa) ancak kerim bir melektir."
قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِۜ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ فَاسْتَعْصَمَۜ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَٓا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُوناً مِنَ الصَّاغِر۪ينَ
Kadın dedi ki: "İşte, hakkında beni kınadığınız kimse budur. Andolsun ben onun nefsinden murâd almak istedim; fakat o korundu (iffetini muhafaza edip beni reddetti). Yine andolsun ki eğer o, ona emrettiğim (bu iş)i yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşenlerden olacak!"
قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنّ۪ي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
(Yûsuf) Dedi ki: "Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeylerden daha sevgilidir! Eğer onların hilelerini benden uzaklaştırmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum."
فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Bunun üzerine Rabbi on(un bu duasın)a icabet etti ve (o) kadınların hilelerini ondan uzaklaştırdı. Muhakkak ki O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَاَوُا الْاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى ح۪ينٍ۟
Sonra (Yûsuf'un suçsuzluğuna dair) kesin delilleri görmelerine rağmen (halkın dedikodusunu kesmek için yine de) onu bir müddet zindana atmaları kendilerine uygun göründü.
وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِۜ قَالَ اَحَدُهُمَٓا اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَعْصِرُ خَمْراًۚ وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَحْمِلُ فَوْقَ رَاْس۪ي خُبْزاً تَاْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۜ نَبِّئْنَا بِتَاْو۪يلِه۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ
Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girmişti. (Daha sonra bu iki delikanlı, Yûsuf'un yanına geldiler ve) Onlardan biri dedi ki: "Ben (rüyamda) şarap (için üzüm) sıktığımı gördüm." Diğeri de "ben de (rüyamda) başımın üstünde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bunun yorumunu bize haber ver; çünkü biz seni (insanlara) ihsan edenlerden görüyoruz" dedi.
قَالَ لَا يَاْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّاْتُكُمَا بِتَاْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَاْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ
(Yûsuf) Dedi ki: "Sizin (bugün) yiyeceğiniz yemek size gelmeden önce onun te'vilini (o yemeğin ne olduğunu) size haber vereceğim (sonra rüyanızı yorumlayacağım). Bunlar, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ben, Allah'a iman etmeyen ve âhireti inkâr eden bir kavmin dinini terk ettim."
وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
"Ve atalarım İbrâhîm, İshâk ve Yakûb'un dinine tabi oldum. Herhangi bir şeyi Allah'a şirk koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lütfudur; fakat insanların çoğu (yaratılışta fıtratlarına yazılan imanlarına) şükretmezler."
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ
"Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlı, yoksa Vâhid, Kahhâr (sıfatlarında, isimlerinde tek olan ve nefsi kahredip temizleyen, uyaran, ikaz eden) Allah mı?"
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
"Siz Allah'ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere (düzmece ilâhlara) tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah'a aittir. O (size), kendisinden başkasına tapmamanızı emretmiştir. İşte, dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler."
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ اَمَّٓا اَحَدُكُمَا فَيَسْق۪ي رَبَّهُ خَمْراًۚ وَاَمَّا الْاٰخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَاْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَاْسِه۪ۜ قُضِيَ الْاَمْرُ الَّذ۪ي ف۪يهِ تَسْتَفْتِيَانِۜ
"Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyanızın yorumuna gelince) Biriniz (daha önce olduğu gibi) efendisine şarap sunacak, diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından (beynini) yiyecek. Yorumunu sorduğunuz işe (bu şekilde) hükmedilmiştir."
وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۜ۟
(Yûsuf) Onlardan kurtulacağını bildiği kimseye (dönüp bir anlık gafletle) dedi ki: "Beni efendinin yanında an (umulur ki beni bu zindandan çıkarır)." Fakat şeytan, (bu durumu) efendisine anmayı ona unutturdu. Böylece (sadece Allah'tan yardım istemesi gereken Yûsuf) birkaç sene daha zindanda kaldı.
وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّ۪ٓي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَاْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۜ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَاُ اَفْتُون۪ي ف۪ي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ
Nihayet (bir gün) kral dedi ki: "Doğrusu ben (rüyamda) yedi semiz ineği, yedi zayıf (ineğ)in yediğini ve yedi yeşil başak ile (bir o kadar da) diğer kuru başakları gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer siz rüya tabir ediyorsanız benim rüyamı da yorumlayın."
قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍۚ وَمَا نَحْنُ بِتَاْو۪يلِ الْاَحْلَامِ بِعَالِم۪ينَ
(Yorumcular) Dediler ki: "Bunlar karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenlerden değiliz."
وَقَالَ الَّذ۪ي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَا۬ اُنَبِّئُكُمْ بِتَاْو۪يلِه۪ فَاَرْسِلُونِ
Bunun üzerine (zindandaki) iki kişiden kurtulmuş olan (o delikanlı) uzun bir zaman sonra (Yûsuf'un onun rüyasına yaptığı isabetli yorumu) hatırlayarak dedi ki: "Ben size onun yorumunu haber veririm, beni hemen (zindana) gönderin."
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ اَفْتِنَا ف۪ي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَاْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۙ لَعَلّ۪ٓي اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ
(Zindana varınca dedi ki) "Yûsuf! Ey doğru sözlü! (Rüyada görülen) Yedi semiz ineği, yedi zayıf (ineğ)in yemesini ve yedi yeşil başak ile (bir o kadar da) diğer kuru başaklar hakkında bize yorum yap! Ümit ederim ki insanlara (senin isabetli yorumunla) dönerim de belki onlar da (senin değerini) bilirler."
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِن۪ينَ دَاَباًۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ ف۪ي سُنْبُلِه۪ٓ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّا تَاْكُلُونَ
(Yûsuf) Dedi ki: "Yedi sene âdetiniz üzere (ekin) ekersiniz; ama (bu yedi sene içinde) yiyeceklerinizden az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında (stok edip) bırakın!"
ثُمَّ يَاْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَاْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّا تُحْصِنُونَ
"Sonra bu (yedi bolluk yılı)nın ardından yedi şiddetli (kıtlık yılı) gelecek ki saklayacağınız az bir miktar (tohumluk) hariç, onlar için önceden biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek."
ثُمَّ يَاْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونَ۟
"Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki o yılda insanlar bol yağmura kavuşturulacak ve o yılda (meyve suyu ve yağ) sıkacaklar."
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ
(Yûsuf'un bu yorumunu duyan) Kral dedi ki: "Onu bana getirin!" Nihayet resul (elçi) ona gelince, (Yûsuf, hakkındaki iftiraları ortaya çıkarmak için elçiye) dedi ki: "Efendine dön de ona, ellerini kesen o kadınların maksadı neydi, diye sor. Muhakkak ki benim Rabbim onların hilesini hakkıyla bilendir."
قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۜ قُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُٓوءٍۜ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ الْـٰٔنَ حَصْحَصَ الْحَقُّۘ اَنَا۬ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِق۪ينَ
(Bunun üzerine kral o kadınları çağırdı ve onlara) Dedi ki: "Yûsuf'un nefsinden murâd almak istediğiniz zaman durumunuz ne oldu (o size uydu mu)?" Kadınlar, "hâşâ! Allah için biz onun hakkında hiçbir kötülük bilmiyoruz" dediler. Azizin karısı da dedi ki: "İşte şimdi hak ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murâd almak istemiştim ve muhakkak ki o, sadıklardandır."
ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ اَنّ۪ي لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي كَيْدَ الْخَٓائِن۪ينَ
(Yûsuf dedi ki) "Bu (yaptığım, azizin) yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve hainlerin hilesini Allah'ın başarıya ulaştırmayacağını (herkesin) bilmesi içindi."
وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ
"Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum; çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç nefis sürekli kötülüğü emreder. Muhakkak ki benim Rabbim Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ٓ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ
Kral dedi ki: "Onu bana getirin, onu kendime has (vezir) yapayım!" Onunla konuşunca da "muhakkak ki bugün sen, yanımızda (yüksek) bir makam sahibi ve güvenilir bir kimsesin" dedi.
قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزَٓائِنِ الْاَرْضِۚ اِنّ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ
(Bunun üzerine Yûsuf) "Beni bu yerin hazineleri üzerine (yetkili olarak) tayin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum (ve bu işi) iyi bilirim" dedi.
وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَٓاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ
Ve böylece Yûsuf'a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz ve muhsinlerin (güzellik yapıp güzel olanların) mükâfatını (asla) zayi etmeyiz.
وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟
Âhiret mükâfatı ise iman edip takvâlı olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için daha hayırlıdır.
وَجَٓاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ
Derken, (o kıtlık yıllarında) Yûsuf'un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. (Yûsuf) Onları tanıdı; fakat onlar onu tanımadı.
وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ٓي اُو۫فِي الْكَيْلَ وَاَنَا۬ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ
(Yûsuf) Onların yüklerini hazırlatınca dedi ki: "(Gelecek sefer) Bana, sizin baba bir kardeşiniz (Bünyamin)i de getirin. Görmüyor musunuz, ben ölçeği tam veriyorum ve ben misafirperverlerin hayırlısıyım."
فَاِنْ لَمْ تَاْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ
"Eğer onu bana getirmezseniz artık benim yanımda size ölçek(le verilecek buğday) yoktur ve bana da yaklaşmayın!"
قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ
Onlar dediler ki: "Onu babasından istemeye çalışacağız, kuşkusuz bunu yapacağız."
وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ ف۪ي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَـهَٓا اِذَا انْقَلَـبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
(Yûsuf) Emrindeki gençlere dedi ki: "Onların sermayelerini yüklerinin içine koyun! Olur ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki geri dönerler."
فَلَمَّا رَجَعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يهِمْ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مُنِـعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَٓا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
Onlar nihayet babalarına döndüklerinde dediler ki: "Ey babamız! (Kardeşimiz Bünyamin'i de bizimle beraber göndermediğin takdirde) Bizden, ölçek(le buğday almak) men edildi. Bu yüzden (gelecek sefer) kardeşimizi bizimle beraber gönder de (onun sayesinde zahiremizi) ölçüp alalım. Biz onu mutlaka koruyacağız."
قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَٓا اَمِنْتُكُمْ عَلٰٓى اَخ۪يهِ مِنْ قَبْلُۜ فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظاًۖ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
(Babaları Yakûb) Dedi ki: "Onun hakkında size (hiç) güvenir miyim! Ancak daha önce kardeşi (Yûsuf) hakkında size güvendiğim kadar (güvenirim). (Onu koruyacağınız konusunda da size güvenmiyorum) En hayırlı koruyucu Allah'tır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir."
وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۜ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا نَبْغ۪يۜ هٰذِه۪ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَع۪يرٍۜ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَس۪يرٌ
Derken eşyalarını açtıklarında sermayelerini kendilerine geri verilmiş olarak buldular. Dediler ki: "Ey babamız! Daha ne isteriz. İşte, sermayemiz bize geri verilmiş. (Eğer Bünyamin'in bizimle gelmesine izin verirsen bu mallarla yine) Ailemize yiyecek getiririz, kardeşimizi de koruruz hem de bir deve yükü fazla alırız; çünkü bu (getirdiğimiz) az bir miktardır."
قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقاً مِنَ اللّٰهِ لَتَاْتُنَّن۪ي بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ فَلَمَّٓا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ
(Yakûb) Dedi ki: "Kuşatıl(ıp çaresiz kalma duru)munuz hariç, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına sağlam bir söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber asla göndermem!" Ona (istediği şekilde) söz verdiklerinde (Yakûb) dedi ki: "Allah söylediklerimize Vekîl'dir."
وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍۜ وَمَٓا اُغْن۪ي عَنْكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۚ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ
Sonra da dedi: "Ey oğullarım! (Şehre hepiniz) Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin; ama Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm ancak Allah'ındır. Ben de O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de ancak O'na tevekkül etsinler!"
وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْۜ مَا كَانَ يُغْن۪ي عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا حَاجَةً ف۪ي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَاۜ وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟
Babalarının kendilerine emrettiği yerden (ayrı ayrı kapılardan şehre) girdiler. (Fakat bu tedbir) Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyi onlardan savacak değildi; ancak Yakûb, içindeki bir dileği açığa vurmuş oldu. Şüphesiz o, ilim sahibiydi; çünkü ona Biz öğretmiştik; fakat insanların çoğu bilmezler.
وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
(Kardeşleri) Yûsuf'un yanına girdiklerinde (Yûsuf) kardeşi (Bünyamin)i yanına aldı. (Ona) "Gerçekten ben, (evet) ben, senin kardeşinim (deyip onu bağrına bastı. Bünyamin, kardeşlerinin Yûsuf'a ve babalarına reva gördükleri bu zulümden dolayı ağlayıp kendinden geçti. Yûsuf onu sakinleştirip), artık onların (bize) yaptıklarına üzülme" dedi (ve ona yapacaklarını anlattı).
فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ ف۪ي رَحْلِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْع۪يرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ
(Yûsuf) Onların yükünü hazırlattığı zaman kardeşinin yükü içine (kralın) su kabını (da) koydu! (Kafile hareket ettikten) Sonra (bir grup askerle gelen) bir çağırıcı (arkalarından), "ey kafile! Siz hırsızsınız!" diye seslendi.
قَالُوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ
(Yûsuf'un kardeşleri) Onlara dönerek, "ne kaybettiniz" dediler.
قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَٓاءَ بِه۪ حِمْلُ بَع۪يرٍ وَاَنَا۬ بِه۪ زَع۪يمٌ
(Onlar) "Kralın su kabını arıyoruz, onu getirene bir deve yükü (mükâfat) var" dediler. (Çağırıcı da) "Ben buna kefilim" (dedi).
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِق۪ينَ
(Yûsuf'un kardeşleri) "Allah'a andolsun, siz de biliyorsunuz ki biz bu yerde (Mısır'da) fesad çıkarmaya gelmedik. Biz hırsız da değiliz" dediler.
قَالُوا فَمَا جَزَٓاؤُ۬هُٓ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِب۪ينَ
(Yûsuf'un adamları) "Peki, siz yalancıysanız (ve hırsız sizlerden biriyse o zaman sizin örfünüze göre) onun cezası nedir?" dediler.
قَالُوا جَزَٓاؤُ۬هُ مَنْ وُجِدَ ف۪ي رَحْلِه۪ فَهُوَ جَزَٓاؤُ۬هُۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ
(Onlar da) "Onun cezası, (kayıp eşya) kimin yükünde bulunursa, o (kişinin köle olarak alıkonması) onun cezasıdır. Biz (kendine zulmeden) zalimleri işte böyle cezalandırırız" dediler.
فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِۜ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۜ مَا كَانَ لِيَاْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ
Bunun üzerine (onlar Yûsuf'un huzuruna getirildiler. Yûsuf da arama işine) kardeşinin yükünden önce onların yüküyle başladı sonra da o (kralın su kabı)nı kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte, Biz Yûsuf'a böyle bir tedbir öğrettik, yoksa kralın kanununa göre kardeşini (yanında) alıkoyamayacaktı. Ancak Allah'ın dilemesi müstesna. Biz dilediğimiz kimseyi derecelerle yükseltiriz; zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.
قَالُٓوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ ف۪ي نَفْسِه۪ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَاناًۚ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ
(Yûsuf'un kardeşleri) Dediler ki: "Eğer o çaldıysa doğrusu daha önce onun kardeşi de çalmıştı." Yûsuf (onların kendisine ve kardeşine iftira ettiklerini bildiği hâlde) bunu içinde sakladı, onlara açmadı. (Onlara) Dedi ki: "Siz daha kötü durumdasınız! Allah, sizin anlattığınız olayları(n iç yüzünü) en iyi bilendir."
قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ اِنَّ لَـهُٓ اَباً شَيْخاً كَب۪يراً فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ
(Onlar Yûsuf'a) Dediler ki: "Ey aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var (onun ayrılığına dayanamaz). Bu yüzden onun yerine bizden birini (kendine köle olarak) al; zira biz seni, muhsinlerden (güzellik yapıp güzel olanlardan) görüyoruz."
قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اَنْ نَاْخُذَ اِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُٓۙ اِنَّٓا اِذاً لَظَالِمُونَ۟
(Yûsuf) Dedi ki: "Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını (yanımızda) alıkoymaktan Allah'a sığınırız, o takdirde biz şüphesiz zalimlerden oluruz!"
فَلَمَّا اسْتَيْـَٔسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِياًّۜ قَالَ كَب۪يرُهُمْ اَلَمْ تَعْلَمُٓوا اَنَّ اَبَاكُمْ قَدْ اَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقاً مِنَ اللّٰهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ ف۪ي يُوسُفَۚ فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ حَتّٰى يَاْذَنَ ل۪ٓي اَب۪ٓي اَوْ يَحْكُمَ اللّٰهُ ل۪يۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ
Ne zaman ki ondan (Yûsuf'un kardeşlerini vermesinden) ümitlerini kestiler (çaresizce oradan ayrıldılar ve meseleyi) kendi aralarında konuşmak üzere (bir kenara) çekildiler. Büyükleri dedi ki: "Babanızın sizden Allah adına söz aldığını, daha önce de Yûsuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam bana izin verinceye veya Allah benim hakkımda hükmedinceye kadar bu yerden asla ayrılmayacağım. O, hüküm verenlerin hayırlısıdır."
اِرْجِعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يكُمْ فَقُولُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّ ابْنَكَ سَرَقَۚ وَمَا شَهِدْنَٓا اِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظ۪ينَ
"Babanıza dönün ve deyin ki: Ey babamız! Şüphesiz oğlun (Bünyamin) hırsızlık etti. Biz, (gözümüzle görüp) bildiğimizden başkasına şahidlik etmedik (kralın su kabı onun yükünden çıktı) ve biz gaybın muhafızları da değiliz (sana söz verirken böyle olacağını bilmiyorduk)."
وَسْـَٔلِ الْقَرْيَةَ الَّت۪ي كُنَّا ف۪يهَا وَالْع۪يرَ الَّت۪ٓي اَقْبَلْنَا ف۪يهَاۜ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ
"(İstersen) İçinde bulunduğumuz şehre ve beraberinde geldiğimiz kafileye sor. Biz gerçekten doğru söyleyenleriz."
قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَاْتِيَن۪ي بِهِمْ جَم۪يعاًۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
(Döndüklerinde babalarına bunları söylediler. Babaları) Dedi ki: "Hayır! Nefisleriniz sizi (böyle) bir işe sürükledi. Artık (bana düşen), güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah, onların hepsini bana (geri) getirir. Muhakkak ki O, Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi, herkesi bilen ve her işinde hikmet ve hayır olandır)."
وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَٓا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظ۪يمٌ
Ve (daha sonra) onlardan yüz çevirdi, "Ah Yûsuf(um)a ah!" dedi. (Öyle bir feryat etti ki) Üzüntüsünden iki gözüne ak düştü; çünkü onun içi yanıyordu.
قَالُوا تَاللّٰهِ تَفْتَؤُ۬ا تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضاً اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِك۪ينَ
(Oğulları) "Allah'a andolsun ki sen hâlâ Yûsuf'u anıyorsun. Sonunda ya hasta olacaksın ya da helâka uğrayanlardan olacaksın" dediler.
قَالَ اِنَّـمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
(Yakûb) "Ben serzeniş ve üzüntümü sadece Allah'a şikayet ediyorum ve ben sizin bilmediğiniz şeyleri Allah tarafından biliyorum" dedi.
يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَايْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَايْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ
(Yakûb daha sonra oğullarını toplayıp onlara dedi ki) "Ey oğullarım! (Mısır'a) Gidin ve Yûsuf'la kardeşinden bir haber araştırın, sakın Allah'ın lütfundan ümit kesmeyin! Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın lütfundan ümit kesmez."
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ
Bunun üzerine (kardeşleri tekrar Mısır'a gidip Yûsuf'un) huzuruna girdiklerinde dediler ki: "Ey aziz! Bize ve ailemize bir zarar dokundu (kıtlık belimizi büktü) ve biz değersiz bir sermaye ile (sana) geldik. Sen yine de bize ölçek(le buğday)ı tam olarak ver ve bize (ayrıca bir) bağışta bulun (da kardeşimiz Bünyamin'i bize geri ver)! Şüphesiz ki Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır."
قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ
(Yûsuf) Dedi ki: "Siz, cahilliğiniz yüzünden Yûsuf ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?"
قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ
Onlar, "yoksa sen, gerçekten sen Yûsuf musun?" dediler. (O da) "(evet) Ben Yûsuf'um, bu da kardeşim. Şüphesiz ki Allah bize lütufta bulundu; çünkü kim takvâlı olur (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışırsa) ve sabrederse muhakkak ki Allah muhsinlerin (güzellik yapıp güzel olanların) mükâfatını zayi etmez" dedi.
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ
(Kardeşleri) Dediler ki: "Vallahi, andolsun Allah seni bize üstün kılmış ve gerçekten biz (günah işleyip) hataya düşenler olmuşuz."
قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
(Yûsuf) Dedi ki: "Bugün size kınama yok, Allah sizi mağfiret etsin; çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir."
اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَاْتِ بَص۪يراًۚ وَاْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟
"Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun ki (gözleri tekrar) görmeye başlasın ve bütün ailenizi bana getirin!"
وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ
Kafile (Mısır'dan) ayrılınca, babaları (yanındakilere), "eğer bana bunamış demezseniz gerçekten ben Yûsuf'un kokusunu alıyorum!" dedi.
قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ
(Yanındakiler de) "Vallahi, andolsun sen hâlâ eski şaşkınlığındasın" dediler.
فَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَ الْبَش۪يرُ اَلْقٰيهُ عَلٰى وَجْهِه۪ فَارْتَدَّ بَص۪يراًۚ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Nihayet müjdeci gelince, (Yûsuf'un gömleğini) onun yüzüne koyar koymaz (Yakûb) görür oldu. (Yakûb) "Ben size, Allah tarafından sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim, demedim mi!" dedi.
قَالُوا يَٓا اَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَٓا اِنَّا كُنَّا خَاطِـ۪ٔينَ
(Daha sonra oğulları) Dediler ki: "Ey babamız! (Allah'tan) Bizim günahlarımız için mağfiret dile, gerçekten biz (günah işleyip) hata edenlerden olduk."
قَالَ سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
(Yakûb) Dedi ki: "Sizin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim; Muhakkak ki O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا مِصْرَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۜ
(Hep beraber Mısır'a gidip) Yûsuf'un yanına girdikleri zaman (onları şehrin dışında karşılayan Yûsuf) ana, babasını bağrına bastı, "Allah'ın izniyle güven içinde Mısır'a girin!" dedi.
وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّداًۚ وَقَالَ يَٓا اَبَتِ هٰذَا تَاْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقاًّۜ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ٓي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
(Saraya geldiklerinde) Ana, babasını tahtın(ın) üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için secdeye kapandılar. (Yûsuf) dedi ki: "Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Muhakkak Rabbim onu gerçekleştirdi ve doğrusu bana ihsanda bulundu; çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfunu ihsan eder. Muhakkak ki O, Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi, herkesi bilen ve her işinde hikmet ve hayır olandır)."
رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَاْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ
"Rabbim! Doğrusu bana mülkten (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğrettin. (Ey) Göklerin ve yerin Fâtır'ı (yoktan yaratanı)! Sen dünyada da âhirette de benim Veliyy'm (gerçek ve hakiki dostumsun). Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni sâlihler arasına kat!"
ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۚ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ اَجْمَعُٓوا اَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ
(Resulüm!) İşte bu, sana vahyettiğimiz (Yûsuf'un kıssası) gayb haberlerindendir. Onlar (Yûsuf'a) tuzak kurarak (yapacakları kötü) işlerine (karar vermek üzere) toplandıkları zaman sen onların yanında değildin (ki bunları bilesin).
وَمَٓا اَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِن۪ينَ
(Resulüm!) Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu iman edecek değildir.
وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ۟
Hâlbuki sen bunun için onlardan bir ücret de istemiyorsun. O (Kur'ân), âlemler için ancak bir zikir (öğüt ve hatırlatma)dır.
وَكَاَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ
Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki (insanların çoğu) onlarla yüz yüze gelirler de (onlar üzerinde düşünmeden bu delillerden) yüz çevirip giderler.
وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ
Onların çoğu ancak Allah'a şirk koşarak iman ederler.
اَفَاَمِنُٓوا اَنْ تَاْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ اَوْ تَاْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Yoksa (onlar), Allah'ın azabından kuşatıcı bir musibetin kendilerine gelmeyeceğinden veya farkında değillerken o (kıyamet) saatin(in) ansızın gelip çatmayacağından emin mi oldular?
قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
(Resulüm!) De ki: "İşte bu, benim yolumdur. Ben basiret üzere (Allah'ın yarattığı her şeyde ve her imtihanda El Esmâu'l Husnâ'sını müşahede etmek üzere) Allah'a davet ediyorum, Ben ve bana tabi olanlar (böyleyiz) ve Allah Subhân'dır (zahiri gözle görülmekten münezzehtir). Ben de müşriklerden değilim."
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالاً نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰىۜ اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Senden önce de şehirlerin halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını (bir meleği resul olarak) göndermedik. (Kâfirler) Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için âhiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
حَتّٰٓى اِذَا اسْتَيْـَٔسَ الرُّسُلُ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَٓاءَهُمْ نَصْرُنَاۙ فَنُجِّيَ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَلَا يُرَدُّ بَاْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِم۪ينَ
Ne zaman ki resuller (kavimlerinin iman etmelerinden) ümitlerini kesti ve kendilerinin yalancı çıkarıldıklarını (iyice) anladıklarında onlara yardımımız geldi de dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Fakat mücrimler (nefsinin hevâsına uyan suçlular) topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.
لَقَدْ كَانَ ف۪ي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۜ مَا كَانَ حَد۪يثاً يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Andolsun onların kıssalarında gönül (ve aklı selim) sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'ân) Uydurulabilecek bir söz değildir. Ancak o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi tek tek açıklayan (bir kitap) ve iman eden bir toplum için bir hidâyet ve bir rahmettir.
Nübüvvetin 8-10. yılları arasında nâzil olmuştur. İlk üç âyetiyle 7. âyetinin Medine’de nâzil olduğu yolundaki rivayet isabetli görülmemiştir. Nüzûl sebebi, sahâbîlerin Hz. Peygamber’den kıssa niteliğinde âyetler okumasını talep etmeleridir. Sûrenin geliş hikmetini Resûl-i Ekrem’i teselli etme şeklinde açıklayanlar da vardır. Zira burada kardeşlerinin Yûsuf’a eziyet ettiği anlatılmaktadır; dolayısıyla Resûlullah’a da kendi kavminin eziyet ettiğine, fakat sonunda Yûsuf’un üstün gelmesi gibi Resûlullah’ın da inanmayanlara karşı zafer kazanacağına işaret vardır (Taberî, XII, 195-196, 201, 221; Âlûsî, XII, 500-501). Yûsuf sûresi 111 âyet olup fâsılası “ر، ل، م، ن” harfleridir. Son âyetinde de belirtildiği üzere sûre kıssadan hisse alma hedefine yöneliktir. Yûsuf sûresinin başında muhtevasının apaçık Kur’an’ın âyetlerinden olduğu vurgulanır ve ilk muhataplarınca anlaşılabilmesi için Arap diliyle indirildiği bildirilir. 3. âyette Hz. Peygamber’e hitap edilerek kendisine daha önce bilmediği “ahsen-i kasas”ın anlatılacağı ifade edilir. Müfessirler bu terkibe “geçmiş zamanlarda vuku bulmuş en güzel olaylar bütünü” veya “geçmişte cereyan etmiş bir olayın en güzel şekilde anlatılması” mânasını vermiş, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ahsen-i kasası “en doğru kıssa” diye yorumlamıştır (Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân, VII, 269). Şehâbeddin el-Âlûsî, Yûsuf kıssasının en güzel oluşunu şöyle açıklar: Kıssa haset edenle edilen, efendi ile köle, şahitle hakkında şehâdet edilen, âşıkla mâşuk, hapiste kalanla serbest bırakılan, bollukla kıtlık, günahla bağışlanma, ayrılıkla vuslat, hastalıkla sıhhat, zilletle izzet gibi zıtlıklar içermekte ve hasedin mahrumiyet doğurduğu, sabrın kurtuluşun anahtarı olduğu, aklın duygulara galip gelmesinin hayatın düzenini sağladığı bildirilmektedir (Rûĥu’l-meǾânî, XII, 507; ayrıca bk. AHSENÜ’l-KASAS).
Yûsuf rüyasında on bir yıldızla güneşin ve ayın kendisine secde ettiğini görür ve bunu babası Ya‘kūb’a anlatır. Ya‘kūb ona, şeytanın tahrikiyle kendisine kötülük yapabileceklerini belirttiği kardeşlerine bu rüyayı söylememesini tembih eder; Cenâb-ı Hakk’ın kendisini seçkin bir konuma getirip rüyaları tabir etme bilgisini öğreteceğini, daha önce ataları İbrâhim ve İshak’a lutfettiği nimetleri ona ve Ya‘kūb soyuna da lutfedeceğini müjdeler. Öte yandan Yûsuf’un üvey kardeşleri, babalarının Yûsuf’a aşırı düşkünlüğünden duydukları rahatsızlığı dile getirerek onu öldürmeyi veya uzak bir yere götürüp bırakmayı müzakere ederken içlerinden birinin teklifiyle Yûsuf’u bir kuyuya atmaya karar verirler. Daha sonra babalarının yanına gelerek kırda beraber gezinip eğlenmeleri için Yûsuf’u kendileriyle göndermesini isterler. Ya‘kūb, oyuna daldıkları bir sırada Yûsuf’u bir kurdun kapmasından endişe ettiğini söylerse de onlar böyle bir şeyin asla mümkün olamayacağını ifade ederek Yûsuf’u alıp götürürler ve kararlaştırdıkları gibi bir kuyuya atarlar. Akşam ağlayarak babalarının yanına dönerler; Yûsuf’u kurdun yediğini ileri sürüp kanla boyadıkları gömleğini ona gösterirler. Ya‘kūb, oğullarının sözlerine inanmadığı gibi kanlanmış gömlekte herhangi bir yırtık da göremez (Taberî, XII, 213-214) ve sabırla, tevekkülle Allah’a sığındığını belirtir. Diğer taraftan Yûsuf’un atıldığı kuyunun civarından geçen bir kervanın mola vermesi esnasında su bulmaya giden su taşıyıcısı kovasını kuyuya salınca kovaya tutunan Yûsuf’u yukarı çeker. Taberî’nin rivayetine göre o yörede bekleyen kardeşleri Yûsuf’u kervan mensuplarına az bir bedelle köle olarak satarlar (a.g.e., XII, 221-223, 227).
Kervan mensupları Yûsuf’u Mısır’a götürüp üst konumdaki saray mensuplarından birine (aziz) (bk. Safedî, vr. 214a-b) satarlar. Aziz, hanımına Yûsuf’a iyi bakmasını tembihler ve onu evlât edinebileceklerini söyler. Sûrenin bu âyetinde (âyet 21), Yûsuf’un, kendisine hayat tecrübesi kazandırmak ve gördüğü rüyanın gerçekleşmesine başlangıç teşkil etmek üzere Mısır’a yerleştirildiği beyan edilir (Taberî, XII, 229-230). Yûsuf ergenlik çağına gelince azizin karısı (Züleyha) ondan murat almak ister, zira bir hadiste belirtildiğine göre (Müsned, III, 286; a.e. [Arnaût], XX, 441) Yûsuf çok yakışıklı bir gençti. Daha sonra kadının şiddetli arzusu karşısında -eğer rabbinin kesin uyarısı (burhan) olmasaydı- Yûsuf’un da ona meyledeceği ifade edilir; ancak Allah ihlâslı kullarından olan Yûsuf’u kötü ve çirkin şeylerden kurtardığını belirtir (âyet 24). Taberî burada Yûsuf’a nisbet edilen meyil ve rabbinden gelen burhanla ilgili birçok rivayeti naklettikten sonra bu hususta kesin bir şeyin söylenemeyeceğini vurgular (CâmiǾu’l-beyân, XII, 239-250); Mâtürîdî de benzer bir görüş zikreder (Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân, VII, 290-293). Ardından, Züleyha’nın bu olanlara kocasının vâkıf olması üzerine Yûsuf’u suçladığı, fakat Züleyha’nın yakınlarından birinin hakemliğiyle onun suçluluğunun ortaya çıktığı belirtilir. Bu sırada şehirdeki bazı kadınların Züleyha gibi soylu bir hanımın kendi kölesinden murat alma sevdasına düşmesini kınayınca Züleyha onları evine yemeğe davet edip Yûsuf’u karşılarına çıkarır. Kadınlar gördükleri güzellik karşısında şaşkına dönerler ve sofraya konan meyvelerin yerine bıçakla ellerini keserler; bu güzellikteki birinin beşer değil üstün bir melek olabileceğini söylerler. Züleyha da kendisinin Yûsuf’tan murat almak istediğini ve onun buna karşı çıktığını itiraf eder. Buna rağmen dedikoduları önleyip olayı unutturabilmek için Yûsuf hapse atılır. Hapiste melikin hizmetkârlarından iki kişi ile karşılaşır, onların gördükleri rüyaları dinler; önce kendilerini tek Allah inancına davet eder, ardından da rüyalarını yorumlar ve rüyalar Yûsuf’un söylediği gibi gerçekleşir. Bir süre sonra melik de bir rüya görür. Kendi tabircilerinin bir türlü yorumlayamadığı ve kâbus diye nitelediği bu rüyayı, Yûsuf’un hapisten çıkan ve cezalandırılmayan arkadaşının kendisini hatırlayıp ondan bahsetmesiyle gönderildiği hapishanede Yûsuf yorumlar. Rüyada yedi bolluk yılından sonra gelecek yedi kıtlık yılı için alınacak tedbirler anlatılır. Bunun üzerine melik Yûsuf’u huzuruna getirmelerini emreder. Ancak Yûsuf kendisine yapılan suçlamanın açıklığa kavuşturulmadan hapisten çıkmayacağını belirtir. Melik daha önce Yûsuf’u gören kadınları çağırıp işin aslını sorar; onlar da Yûsuf’un kötü bir davranışını görmediklerini söylerler. Bu sırada Züleyha da kendisinin Yûsuf’tan kâm almak istediğini, onun bir suçunun olmadığını söyler. Bu haber Yûsuf’a ulaşınca Yûsuf’un şu meşhur cümleyi söylediği bildirilir: “Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum, çünkü nefis rabbimin acıyıp korudukları müstesna alabildiğine kötülüğü emreder. Şüphe yok ki rabbim çok bağışlayan ve çok merhamet edendir” (âyet 53).
Melik Yûsuf’u tanıyıp şahsiyetini takdir ettikten sonra Yûsuf kendisine ülkedeki malî işlerin sorumluluğunu vermesini ister, melik de bunu kabul eder. Melikin rüyasında gördüğü gibi yedi bolluk yılı gelip geçer ve yedi yıl süren kıtlık dönemi başlar. Bu dönemde insanlar Yûsuf’un yanına gelerek erzak talep ederler. Yûsuf’un kardeşleri de aynı amaçla Ken‘an diyarından gelip Yûsuf’un huzuruna çıkarlar. Yûsuf kendilerini tanıdığı halde onlar Yûsuf’u tanıyamazlar. Yûsuf kardeşlerini ağırlar, istedikleri erzağı verir, ikinci gelişlerinde üvey kardeşlerini de (kendi öz kardeşi Bünyâmin) getirmelerini ister, aksi halde kendilerine erzak verilmeyeceğini söyler ve ödedikleri bedeli de yüklerinin içine koydurur. Kardeşleri memleketlerine dönünce durumu babalarına anlatırlar ve erzak bedelinin de iade edildiğini belirtirler. İkinci defa gidecekleri sırada babalarından âdeta zorla izin alıp Bünyâmin’le birlikte Mısır’a varırlar. Huzura çıktıklarında Yûsuf kendini öz kardeşine tanıtır. Kardeşlerinin erzak yüklerini hazırlatır, bu arada melike ait bir su kabının öz kardeşinin yükünün içine yerleştirilmesini emreder. Ardından hareket etmek üzere olan kafile mensupları hırsızlıkla suçlanır, onlar böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, aksi takdirde yükünde su kabı bulunan kişinin ceza olarak köle sayılacağını söylerler. Aslında Mısır kanunlarında böyle bir ceza yoktur ve Yûsuf’un öz kardeşini yanında bırakabilmek için başvurduğu bu taktik Cenâb-ı Hakk’ın böyle murat etmesiyle gerçekleşmiştir. Arama sonunda su kabı Bünyâmin’in yükünde bulununca çaresiz kalan kardeşlerin en büyüğü -daha önce Yûsuf’un öldürülmeyip kuyuya atılmasını teklif eden Rûbîl (Ruben; Taberî, XIII, 46)- diğerlerine Yûsuf’a yapmış oldukları muameleyi hatırlatır ve babasının izni yahut Allah’ın bir hükmü olmadıkça Mısır’dan ayrılmayacağını bildirir. Diğer kardeşler ise gidip durumu babalarına anlatırlar. Ya‘kūb, Bünyâmin’in hırsızlık yapmayacağını bildiğinden oğullarının daha önce yaptıkları gibi bunun da onların bir oyunu olabileceğini düşünür. Kendisinden alınan evlâtlarını Cenâb-ı Hakk’ın geri göndereceği yolundaki ümidini tekrarlar ve sabırla bekleyeceğini söyler. Bu arada derin üzüntüsünden dolayı gözlerine ak düşer. Oğullarına da Mısır’a dönüp Yûsuf ile kardeşini aramalarını ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelerini tavsiye eder. Kardeşler Mısır’a varınca tekrar Yûsuf’un huzuruna çıkar ve yiyecek sıkıntısı çektiklerini belirterek ondan yardım isterler. Bu defa Yûsuf, cahilliklerinden dolayı Yûsuf ile öz kardeşine yaptıkları muameleyi hatırlayıp hatırlamadıklarını sorar; nihayet onlar da Yûsuf’u tanırlar. Yûsuf’un kardeşleri Allah’ın onu kendilerinden üstün kıldığını kabul ederler; Yûsuf ise kendilerine herhangi bir sitemde bulunmayacağını ve Allah’tan bağışlanmalarını dileyeceğini bildirir. Kardeşlerinden ülkelerine dönüp anne ve babalarını Mısır’a getirmelerini, gömleğini babalarının yüzüne sürdüklerinde onun gözlerinin tekrar göreceğini söyler. Sonunda bütün aile Mısır’a gelir. Yûsuf annesini ve babasını tahtına oturtur; onlar da Yûsuf’a tâzimde bulunur (a.g.e., XIII, 89-90; Mâtürîdî, VII, 363); böylece Yûsuf’un rüyası gerçekleşmiş olur. Kıssa Yûsuf’un şu duasıyla sona erer: “Rabbim! Gerçekten sen bana nüfuz ve iktidardan büyük bir pay lutfettin, olayların varacağı sonucu önceden keşfetme ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan Allahım! Dünyada da âhirette de beni koruyup destekleyen sensin. Canımı, bütün varlığıyla kendini sana adamış biri olarak al ve beni sâlih kullarının arasına koy!” (âyet 101).
Sûrenin Resûl-i Ekrem’e hitap eden bundan sonraki kısmında Yûsuf kıssasında anlatılanların vahiy ile gelen gayb haberlerinden olduğu, kıssada geçen hadiselerin hiçbirine şahit olmayan kendisinin onları başka bir yolla bilemeyeceği, bu gerçeğe ve onun bütün çabalarına rağmen insanların çoğunun iman etmediği ifade edilir. Esasen göklerde ve yerde gönlünü ilâhî gerçeklere açanlar için birçok işaretin bulunduğu, buna karşılık inananların ekserisinin Allah’a ortak koştuğu ve O’na iman etmediği belirtilir. İmam Mâtürîdî buradaki ortak koşmanın imanda, ibadette veya ilâhî nimetlere şükretmede olabileceğini kaydeder (Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân, VII, 371). Ardından, son peygamberin ve Kur’an’ın hitap ettiği toplulukların tarihte gelip geçmiş kavimlerin âkıbetinden neden ibret almadıkları sorulur ve kendilerinden nefislerinin arzularına uymamaları istenir. Sûrenin sonunda Hz. Yûsuf ile kardeşlerinin ve önceki peygamberlerle kavimlerinin kıssalarında aklını kullananlar için çeşitli ibretlerin bulunduğu, Kur’an’ın önceki vahiyleri tasdik edip gerekli her şeyi açıklayan, iman eden toplumlar için hidayet ve rahmet kaynağı teşkil ettiği beyan edilir.
Resûl-i Ekrem’den rivayet edilen bir hadiste Yûsuf’un kendisinin, babası Ya‘kūb’un, onun babası İshak’ın ve onun babası İbrâhim’in asil ve kerim insanlar olduğu ifade edildikten sonra şöyle buyurulur: “Yûsuf’un hapiste kaldığı süre kadar ben hapiste kalsaydım oradan çıkma emrini getiren kişiye hemen icâbet ederdim.” Resûlullah bu sözünün ardından şu meâldeki âyeti okur: “Elçi Yûsuf’a gelince o dedi ki, ‘Efendine dön ve ona ellerini kesen kadınların zoru neydi?’ diye sor” (Yûsuf 12/50; Müsned, II, 326; Buhârî, “Tefsîr”, 12/1, 5; Tirmizî, “Tefsîr”, 12/1). Mecdüddin İbnü’l-Esîr, Yûsuf’un asil oluşunu nübüvveti, ilmi, güzelliği, iffeti, iyi ahlâkı, adaleti, dünyevî ve dinî riyasetin kendisinde toplanmasıyla açıklamıştır (en-Nihâye, “krm” md.). İbn Abbas yoluyla Resûl-i Ekrem’den nakledildiği belirtilen, “Yûsuf hapisten çıkan arkadaşından kendisini efendisinin yanında anmasını isteyip Allah’tan başka birinden medet umduğu için hapiste uzun süre kalmıştır” anlamındaki rivayet (Taberî, XII, 291-293) isnadında zayıf ve güvenilmez râviler bulunduğundan muteber sayılmamıştır (İbn Kesîr, IV, 28; Heysemî, VII, 40). Yûsuf sûresi Resûlullah’a Zebûr yerine verilen ve Hz. Ömer’in sabah namazlarında okuduğu sûrelerden biridir (İbrâhim Ali, s. 256-257). Bazı tefsir kitaplarında yer alan, “İnce duygulu ve yufka yürekli olanlarınıza Yûsuf sûresini öğretin. Cenâb-ı Hak bu sûreyi okuyan, aile fertleriyle hizmetçilerine öğreten kimsenin ölüm ağrılarını hafifletir, ona müslümana haset etmeme gücü verir” meâlindeki hadisin (Zemahşerî, III, 331; Beyzâvî, II, 331) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zemahşerî, neşredenlerin notları, bk. I, 684-685; III, 331; Trablusî, II, 499).
Yûsuf sûresine tefsirlerde özel bir yer verilmiş, hakkında müstakil kitaplar ve makaleler yazılmış, tezler hazırlanmıştır. Sûrenin İbn Ebû Hâtim er-Râzî’nin Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm içindeki tefsiri, Muhammed b. Abdülkerîm el-Bencâbî tarafından yüksek lisans tezi olarak neşre hazırlanmıştır (1404-1405, Câmiatü Ümmi’l-kurâ). Hanefî fakihi ve kelâm âlimi Sadrüşşerîa Risâletü teǿvîli ķıśśati Yûsuf adlı Farsça eserinde (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1980, vr. 94b-104a) Yûsuf kıssasının edebî ve tasavvufî yorumunu yapmıştır. Muîn el-Miskîn de Aĥsenü’l-ķaśaś (Tefsîr-i Sûre-i Yûsuf) ismiyle Farsça bir eser kaleme almış, Hüseyin Vâiz-i Kâşifî CâmiǾu’s-sittîn adıyla kaydedilen tasavvufî bir tefsir yazmıştır. Ebû Bekir Tâceddin Ahmed b. Muhammed b. Zeyd et-Tûsî’ye ait CâmiǾu leŧâǿifi’l-besâtîn, Altıparmak Mehmed Efendi tarafından Yûsuf Sûresi Tefsiri adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 94). Şeyh Ya‘kūb b. Şeyh Mustafa el-Celvetî Netîcetü’t-tefâsîr (İstanbul 1318), Giritli Sırrı Paşa Ahsenü’l-kasas Tefsîr-i Sûre-i Yûsuf aleyhisselâm (I-III, İstanbul 1309; bu eser kısaltılarak Tahir Galip Seratlı tarafından sadeleştirilmiştir: Hikâyelerin En Güzeli, Ahsenü’l-Kasas, Güzel İnsan Yusuf Yusuf Sûresi Tefsiri, İstanbul 2005), Seyyid Ferecullah Mûsevî Tefsîr-i Sûre-i Yûsuf (a.s.) ber Nažm-ı Fârisî (Tahran 1382), Seyyid Murtazâ Hüseynî Nücûmî, Şemîm-i KenǾânî: Tefsîr ber Sûre-i Yûsuf (a.s.) (Kum 1383 [sûrenin ahlâkî açıdan tefsiri]) ve Ahmed Nevfel Sûretü Yûsuf: Dirâse taĥlîliyye (Amman 1420/1999) adlı eserleri kaleme almış, Refîka Ömer Bekr Sabbâğ el-Ǿİbre min ķıśśati Yûsuf Ǿaleyhisselâm (1405, Câmiatü Ümmi’l-kurâ) ve Osman Irmak Yusuf Sûresi Işığında İnsan Eğitimi (1994, SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) ismiyle yüksek lisans tezi hazırlamıştır. Ramazan es-Seyyid “Ađvâǿ cedîde Ǿalâ tefsîri sûreti Yûsuf” adlı makalesinde sûrede geçen elli civarındaki kelimeyi eski Mısır diliyle karşılaştırmış (Dirâsâtü ǾArabiyye ve İslâmiyye, sy. 8 [Kahire 1989], s. 14-57), Abdülhakîm b. İbrâhim el-Matrûdî, “el-Ķarîne ve’l-ĥîle fî sûreti Yûsuf”unda bu iki kavramı sûredeki konumları ve müfessirlerin yorumları açısından ele almıştır (Mecelletü’d-dirâsâti’l-Ķurǿâniyye, IX/1 [2007], s. 199-235). J. Hameen-Anttila Yûsuf, Yûsuf sûresini edebî yönden değerlendirdikten sonra İslâm dünyasında ve Batı’da Hz. Yûsuf ve Yûsuf sûresi hakkında yapılan çalışmaların bir listesini vermiş, Sufia Uddin, Yûsuf sûresinde Yûsuf ve Züleyha ile ilgili anlatımlara nefis terbiyesi açısından Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin yaptığı yorumları konu alan bir makale yazmıştır (bk. bibl.). Hollandalı şarkiyatçı Thomas Erpenius, Sûretü Yûsuf ve tehecci’l-ǾArab/Historia Josephi Patriarchae adı altında Arapça eğitimine yönelik bir eser kaleme almıştır (Leiden 1617).
BİBLİYOGRAFYA:
Müsned, II, 326; III, 286; a.e. (Arnaût), XX, 441; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XII, 195-196, 201, 213-214, 221-223, 227, 229-230, 239-250, 291-293; XIII, 46, 89-90; Mâtürîdî, Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân (nşr. Hatice Boynukalın), İstanbul 2006, VII, 269, 290-293, 363, 371; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 208; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, neşredenlerin notları, I, 684-685; III, 331; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, II, 331; Yûsuf b. Hilâl es-Safedî, Keşfü’l-esrâr ve hatkü’l-estâr, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 157, vr. 214a-b; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, IV, 28; Heysemî, MecmaǾu’z-zevâǿid, VII, 40; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 499; Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (nşr. M. Ahmed el-Emed-Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1420-21/1999-2000, XII, 500-501, 507; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye ħaśâǿiśü’s-süver, Beyrut 1420/1999, IV, 117-182; Ahmed Nevfel, Sûretü Yûsuf: Dirâse taĥlîliyye, Amman 1420/1999; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 256-257; J. Hameen-Anttila, “‘We Will Tell You the Best of Stories’, A Study on Surah XII”, SO, LXVII (1991), s. 7-32; S. Uddin, “Mystical Journey of Misogynist Assault?: Al-Qushayri’s Interpretation of Zulaikha’s Attempted Seduction of Yusuf”, Journal for Islamic Studies, XXI, South Africa 2001, s. 113-135; Seyyid Muhammed Hüseynî, “Sûre-i Yûsuf”, DMT, IX, 345-346; Abdurrahman Küçük, “Bünyâmin”, DİA, VI, 490-491.
Bekir Topaloğlu