Onun (Allah’ın) yanı sıra taptığınız şeyler, başka değil, yalnızca sizin ve atalarınızın takmış olduğu (uydurduğu) bir takım kuru isimlerden (düzmece ilahlardan) ibarettir, Allah onların (o düzmece ilahların gerçekliği) hakkında hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm, ancak Allah’ındır. (Evrenin mutlak hâkimiyeti, hüküm koyma, dinde teşrî yapma, helal ve haram kılma yetkisi sadece onundur.) O, kendisinden başkasına kulluk/kölelik etmemenizi (ve ondan başkasına yalvarıp yakarmamanızı, başkasından medet ve yardım dilememenizi) emretmiştir. İşte (insanlığı, insani evrensel değerleri, medeniyeti ve değişmeyen tabii hukuk kurallarını içeren) dosdoğru din (ilahi düzen) budur. Ama insanların çoğu bilmezler.*
(*) Odak noktasını Allah’ın birliği ve yegâne hüküm koyuculuğu öğretisinin oluşturduğu ayette, Allah’a şirk koşulmaması, aracılar tutulmaması konusunda insanların dikkati çekilmektedir. Allah’tan başka varlıklarda tanrısal özellikler bulunduğunu vehmeden kişinin müşrik olacağı bütün ilahi mesajlarda açık olarak bildirilmesine rağmen putçuluk hiçbir zaman eksik olmamıştır. (C. Külünkoğlu Meal Açıklaması) Şirk, Kur’an dışında hüküm kaynağı aramaktır: Şirkin temel niteliklerinden biri de dini Allah’a özgülememek, onu bir panteonun, bir şirketin ortak işlev alanına dönüştürmektir. Oysa gerçek din yalnızca Allah’ın tekelindedir. İbadet yalnızca O’na yapılır, O’nunla insan arasına aracılar ve şefaatçiler sokulamaz. Dini Allah’a özgülemek, din konusunda Allah dışında hüküm kaynağı tanımamak, tevhidin ruhudur. Din adına hüküm ve söz yetkisi yalnız Allah’ındır. Allah bu yetkisinden kaynaklanan bütün verileri Kur’an’da toplamıştır. Dolayısıyla Din’in içeriğini ve çerçevesini Kur’an belirler. Bunun dışında hüküm kaynağı aramak aldanış, kabullenmek ise şirktir. Bu nedenle Kur’an, şirkin görünümlerinden biri olan “kurtarıcı” anlayışını da reddeder. “Kurtarıcı- Mesih” fikri Allah’ın yetkilerini insana veren örtülü bir şirk pazarlamasıdır. Kurtarıcı-Mesih tipin en büyük temsilcisi olarak Hz. İsa öne çıkarılmıştır. Bu anlayış biraz hafifletilmiş şekliyle tarikat zihniyetinde de egemen olagelmiştir. Pîrlere, efendilere, mürşitlere, kendilerine bağlı insanların günahlarını sildirici roller verilmiştir. Bu yüzden, bir tarikat mensubu için ibadetten çok daha önemli bir şey vardır: Mürşidi olan zâtın gönlüne girip onun koruyuculuğundan faydalanmak. İşte bu, açık bir şirktir! Kur’an ise günahta veraset ve intikal kabul etmez. Günahların kişiselliği esastır. Af mekanizması ise yalnızca Allah’ın elindedir. Hz. Muhammed’e bile böyle bir yetki verilmemiştir. Peygambere bile verilmeyen bu yetki ne yazık ki- tarih boyunca binlerce şeytan evliyası tarafından fütursuzca kullanılmıştır. Kur’an, müşriklere yedek ilahlara neden ihtiyaç duyduklarını sorduğunda, onların yanıtı şudur: -Bunlar bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir. (Bkz: Yunus suresi-18) Bu nedenle bir aracılık kurumu olarak işletilen şefaat şirkte son derecede önemlidir. Şefaat inancının çok esaslı bir yer tutması; şirk dinini, Kur’an dininden ayıran önemli bir özelliğidir. Şefaat yüksek sayılan bir kişinin, yardım amacıyla diğer bir kişiye nispet edilmesidir. Maalesef İslam dünyasında yürürlükte olan şefaat, Cahiliye dönemi şirkinin şefaat anlayışıyla aynıdır. Hatta ondan daha yıkıcıdır… (alıntı) Not: Ayetlerde geçen (مِن دُونِهِ)’’min dünihi’’nin iki anlamı vardır. Birincisi ‘’Allah’ın yanı sıra veya Allah’la birlikte’’, ikincisi ise, ‘’Allah’tan başka’’şeklindedir. Fakat bu ifade müşrikler hakkında söylendiği zaman, ki Kur’an’da hep öyledir, o zaman, ‘’Allah’ın yanı sıra’’ demek daha uygundur. Çünkü müşrikler hem Allah’a inanırlar hem de onunla birlikte başka şahıs veya nesnelere yalvarıp yakarmakta, onları kul ile Allah arasına koyarak Allah’tan değil de bunlardan medet ve yardım dilemektedirler. Maalesef bu şekildeki şirk, yani meded beklemek ve yardım dilemek tarikatlerde aynen vardır. Ayrıca ayette geçen (إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ) ifadesinden kesin olarak anlaşılıyor ki, gerek tekvini, gerkse teşriî olsun hükümranlık yalnız yüce Allah’a aittir. Yani evrenin tek hâkimi yüce Allah olduğu gibi dinin şariî, helal ve haram kılma yetkisi de sadece yüce Allah’a aittir. Bu nedenle Allah’ın elçisi de bizim gibi yüce Allah’ın bir kulu ve bir beşer olduğundan din konusunda hüküm koyucu ve şariî olma özelliği olmadığı gibi, helal ve haram kılma yetkisi de yoktur. Bütün bunlar sadece yüce Allah’ın elindedir. Ama bugün Hz. Peygamber’e de yüce Allah’a ait bu yetkileri veren, sünnet ve hadisleri vahiy ürünü sanıp, buna Vahyi Gayri Metluv diyen zihniyet sahibi kimselerin de farkına varmadan yüce Allah’a, Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e nasıl iftira ettiklerini bilmemiz gerekir. Ayrıca bu vb. ayetlere göre de Allah’tan başkasına kulluk ve kölelik yoktur. Çünkü Arapçada (تعبدوا)’’ubudiyet’’ kökünden türemiş olup kulluk ve kölelik etmek gibi anlamlara gelir. Bundan türeyen isim ise (عبد)’’abd’’kelimesi olup anlamı da ‘’kul ve köle’’ demektir. Demek ki, Kur’an’a göre Allah’tan başkasına kulluk veya kölelik kesinlikle yasaktır. İşte bu ayetlere göre yüce Allah köleliği yani iradeyi başkalarına teslim etmeyi kesinlikle yasaklamıştır. Ki, bunlar gibi nice ayetler vardır ve hepsi de Allah’tan başkasına kulluk ve köleliği yasaklamaktadır. لقد نهى الله عن العبودية أي تسليم الإرادة لغيره
(من دون الله) عند علماء التفسير وعلماء التحقيق يراد بها شيئان: الأول: أن تكون بمعنى (مع)، (من دون اللّهِ) يعني مع الله، وعبَّر عن المعية بلفظ (من دون اللّهِ) لأن كل من دُعِيَ مع الله فهو دون الله جل وعلا فهم دونه، والله جل وعلا هو الأكبر هو العظيم وفي هذا دليل على بشاعة عمله -والثاني: أن قوله (من دون اللّهِ) يعني غير الله -- هل الرسول شارِع أم مُشرَّع له؟ الأصل أن الرسول مشرع له أي ناقل و مطبق للشرع و أن الله هو الشارع أي خالق و فارض التشريع لا شريك له في ذلك. (وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا) (إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ ۚ أَمَرَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ ۚ ذَٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ» و المعنى الأول الذي تقصده هذه الآية هي وحدانية الله كما يتضح من سياق الآيات. لكن، اليس التوحيد الأشمل هو الإيمان بإنفراد الله في القوانين و التشريعات الدينية و عدم إشراك مصادر غير القرآن في التشريع؟ «أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ ۚ الخ) لنا القرآن مصدر تشريع واحد و وحيد لا خلاف فيه. أما فيما يتعلق بكتب الحديث، فكيف نبني ديننا على مصادر مهما صحت فهي تبقى ظنية الثبوت؟ لا يوجد كتاب حديث واحد لم يتم تضعيف العديد من الأحاديث الموجودة فيه! أما كتاب الله فهو صحيح ثابت و قطعي الثبوت، “وَإِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ لَّا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ ۖ تَنزِيلٌ مِّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ”! ” إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ الخ )”. الا يجب أن نبني معتقداتنا و تشريعاتنا على يقين؟ «إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ». أما ما نظن انها مصادر شرعية ثابتة فهي مهما علا توثيقها تظل ظنية، أي أن لا تأكيد تام أن النبي فعلا قال ما فيها بدقيق اللفظ أو حتى الدلالة «إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا»ثم لنسأل أنفسنا، «مَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللَّهِ حَدِيثًا”؟ أليست «تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ ۖ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ»؟ لِمَ حفظ الله كتابه و لم يحفظ أقوال النبي؟ لم نهى النبي عن كتابة أحاديثه و التزم كبار صحابته بذلك بعد وفاته؟ فلنتذكر اننا مسؤوولون أمام الله عن آياته لا عن كتب الحديث، «يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي»؟الا يخاف من يروج لمصيبة الناسخ و المنسوخ و تحليل ما حرم الله في كتابه و تحريم ما حلل الله في كتابه من هذه الآيات؟ «إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَىٰ مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ ۙ أُولَٰئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَأُولَٰئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ ۚ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ».و الله يريدنا ان نتفكر و نعقل لا نقلد و ننقل. المهلكة في التقليد و إشراك السنة القولية الظنية الثبوت بالقرآن الخالد المحفوظ. - أكرر، العقيدة و التشريع الديني مصدره القرآن فقط. و الحلال هو الأصل في كل شيء إلا ان يُحرّم بنص قرآني لا نص من حديث أو فقيه - ! الحرام و الحلال بيد الله فقط أي وليس بيد أي إنسان حتى لو كان نبيا رسولا. - سألونك ، يستفتونك .. هي آيات من كتاب الله تدل على أن النبي لم يكن يجيب الناس و يفتيهم بالتحليل أو التحريم حتى ينزل الوحي وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْو - وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْيَتَامَى قُلْ إِصْلاَحٌ لَّهُمْ خَيْرٌ - «يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ..» مبيناً ماذا عليه أن يقول يَسْأَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَات ُ ..» يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي» وأمثال ذلك من الايات كثيرة ُ- اليس الذي ينتظر الوحي في الأهلة والنفقة والمحيض والكلالة والخمر الخ لا يفتي إلا بما آتاه ربه في قرآنه لكي يشهد عليه الناس جميعا؟ اليس الأصل في التشريع الإشهار و التوثيق بالنص المكتوب ليصبح الشرع عقدا موثوقا بين الله و الناس؟