Çünkü, ne yazık ki, ¹¹⁹ Yunus toplumundan başka, [bütün bireyleriyle topyekun] imana erişen ve böylece imanının (vereceği huzur ve güvenliği) tadan herhangi bir cemaat çıkmadı henüz. ¹²⁰ (Yunus’un soydaşları) inandıkları zaman, dünya hayatında [sürüklenebilecekleri] alçalmanın, bayağılaşmanın yol açacağı acıyı ve sıkıntıyı onlardan uzaklaştırdık ve belli bir süre varlıklarını sürdürmeleri için kendilerine fırsat verdik. ¹²¹
119 Lev-lâ (“olmasaydı” ya da “... için değilse”) edatı bazen hel-lâ edatıyla eş anlamlı olarak kullanılır ve bu durumlarda “niçin değil?” (“niçin öyle olmadı ..?” ilh.) şeklinde tercüme edilebilir. Ne var ki, yukarıdaki ifade için sözkonusu edatın ne soru haliyle tercümesi, ne de yukarıda belirtilen harfiyyen tercümesi sözün amacını vermeye yetmemektedir. İfadenin anlamı ancak, lev-lâ edatının -yukarıda belirtilen birinci dereceden anlamları yüklenmesi dışında- ayrıca hurûfu’t-tahdîd denen ve ısrar, teşvik bildiren edatlardan biri olduğu hatırlanınca açıklık kazanıyor. Bu yanıyla edat, gelecek zaman kipinde çekilmiş bir fiilden önce geldiği zaman, bir şeyin yapılması yönünde çabukluk bildiren bir teşvik ve yüreklendirme; geçmiş zaman kipinde çekilmiş bir fiilin önünde ise, yukarıdaki ifadede olduğu gibi, birinin yapması gereken bir işi yapmamış olmasından ötürü bir esef, kınama ya da yazıklama ifade etmektedir. Modern İngilizce’de bu anlamıyla edatın deyimsel bir karşılığı yoktur. Kanaatimizce edat için en yakın karşılık arkaik İngilizce’de, derin bir esef ve kınama ifade eden “heyhat (alack)!” (muhtemelen, kayıp ya da talihsizlik durumunda söylenen “ah! lack!” ifadesinden türemiş olmalı) ünlemi olurdu. Ne var ki, bu ünlemin kullanılması, fazlasıyla eski, fazlasıyla tumturaklı olduğundan bizce yerinde olmayacaktı. Sonuç olarak, arkaik “alack” sözcüğünün ifade gücünü taşımasa da, daha sık kullanılan “alas” (yazık; ne yazık!) sözcüğünü tercih etmek zorunda kaldık. Yine de okuyucu her halükarda akılda tutmalıdır ki, yukarıdaki pasaj her ne kadar bir şart cümlesi ya da soru cümlesiymiş gibi görünse de, çok açık bir biçimde başta Taberî olmak üzere pek çok klasik müfessirin belirttiği gibi, aslında “ne yazık ki, (şimdiye kadar) hiç olmadı ...” şeklinde bir hüküm ifadesi ortaya koymaktadır.120 Kur’an pek çok yerde işaret etmektedir ki, hiçbir peygamber halkının bütün bireylerince öyle hemen hoş karşılanıp benimsenmedi; tersine, üyelerinin çoğunluğunun ilahî mesajı dinlememek konusunda gösterdikleri inatçı direnme yüzünden nice toplumlar helak oldu, ziyan olup gitti. Bunun tek istisnasının, Yunus Peygamber’e önceleri karşı çıkan (öyle ki bu yüzden “Yunus öfkeyle çıkıp gitmişti”: karş. 21:87) ama sonra o’nun çağrısına topluca icabet edip kurtulan Ninova halkı olduğu ifade edilmektedir. Yunus kıssası için bkz. 21:87-88 ve 37:139-148 ve ilgili notlar; Kur’ânî atıflara aykırı düşmeyen daha ayrıntılı bir anlatım Kitâb-ı Mukaddes’de yer almaktadır (Yunus’un Kitabı). Söz konusu pasajın anlam örgüsü içinde, gelmiş geçmiş toplumlar arasında peygamberlerine iş işten geçmeden kulak verme basiretini göstermiş tek toplum olarak Hz. Yunus’un kavminden söz edilmesi, “haklarında Rablerinin sözü gerçekleşmiş olan kimseler” (bkz. 96. ayet) tarafından Kur’an mesajının bile bile reddedilmesinin onlarda manevî bir çöküşe ve dolayısıyla ahirette de çetin bir azaba yol açacağı gerçeğiyle Kur’an dinleyen, okuyan insanları uyarmak içindir.121 Lafzen, “bir zaman için”; yani toplumsal süreçlerle doğal olarak belirlenmiş ayakta kalma süresi (bkz. Menâr XI, 483).