Yûnus Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Yûnus Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 10. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 109 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 51. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

الٓـرٰ۠قف تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ

Elif. Lâm. Râ. İşte bunlar hikmet dolu Kitâb'ın (bu Kur'ân'ın) âyetleridir.

2. Âyet

اَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَباً اَنْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى رَجُلٍ مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُب۪ينٌ

İçlerinden bir adama, "insanları uyar ve iman edenlere Rabbleri katında onlar için bir sıdkiyet makamı (sadakatını ispatlayanların büyük bir makamı) olduğunu müjdele" diye vahyetmemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kâfirler, "muhakkak bu, apaçık bir sihirbazdır" dediler?

3. Âyet

اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde (safhada) yaratan sonra da işleri yerli yerince idare ederek Arş'a hükümran olan Allah'tır. O'nun izni olmadan hiç kimse şefâatçi olamaz. İşte bu (işleri yapan), Rabbiniz Allah'tır, o hâlde O'na âbd ol(up kulluk ed)in. Hâlâ (bunu) tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)maz mısınız!

4. Âyet

اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ اِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ

Hepinizin dönüşü O'nadır (ve) Allah'ın (bu) vaadi haktır. Muhakkak ki O, (ilk olarak) yaratmaya başlayan sonra iman edip sâlih ameller işleyenlere adaletle mükâfat vermek için (o yaratmayı âhirette tekrar edip) iade edendir. Kâfir olanlara gelince, inkâr etmekte oldukları şeylerden ötürü (kıyamette) onlar için kaynar sudan bir içecek ve elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

5. Âyet

هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُوراً وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ذٰلِكَ اِلَّا بِالْحَقِّۜ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

O, Güneş'i bir ışık (kaynağı), Ay'ı ise bir nûr yapan, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz için ona birtakım menziller takdir edendir. Allah, bunları ancak hak (ve hikmet) ile yaratmıştır. O, bilen (ve bilmek isteyen her) bir kavim için âyetleri (birer birer böyle) açıklar.

6. Âyet

اِنَّ فِي اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ

Muhakkak ki gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattıklarında, takvâlı olan (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışan) bir toplum için âyetler vardır.

7. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَۙ

Muhakkak ki Bize kavuşacağını ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla mutmain olanlar ve âyetlerimizden gâfil olanlar var ya!

8. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ مَاْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

İşte onların kazanmakta oldukları (günahlar) sebebiyle varacakları yer ateştir!

9. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

Muhakkak ki iman edip sâlih ameller işleyenler ise iman etmeleri sebebiyle Rabbleri onları hidâyete erdirir. Onların Naîm cennetlerinde altlarından ırmaklar akar.

10. Âyet

دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟

Onların oradaki duaları, "Allah'ım, Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin)" (demeleridir) ve oradaki (birbirlerine) temennileri "selam"dır. Onların dualarının sonu da "hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur" (demeleridir).

11. Âyet

وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

Eğer Allah, insanlara hayrı (kendileri için) aceleyle istedikleri gibi (yaptıkları günahlarla hak ettiklerinden dolayı) şerri de aceleyle verseydi, elbette onların ecellerine karar verilirdi; fakat Bize kavuşmayı ummayanları Biz, azgınlıkları içinde bırakırız da (dünyada) bocalayıp dururlar.

12. Âyet

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

İnsana bir zarar (bir sıkıntı) dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken veya ayakta iken (o sıkıntının giderilmesi için) Bize dua eder; fakat Biz ondan o sıkıntıyı giderince sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan dolayı (hiç) Bize dua etmemiş gibi (eski hâline) devam eder. İşte, müsrifler (dünya menfaati uğruna hayatını israf edenler) için yapmakta oldukları şeyler (onlara böyle) süslü gösterilmiştir.

13. Âyet

وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ

Andolsun ki sizden önce resulleri kendilerine apaçık mucizelerle geldiği hâlde (onları yalanlayıp onlara) zulmettiklerinden ve onlara iman edecek de olmadıklarından dolayı nice nesilleri helâk ettik. İşte, Biz mücrim (Allah'a karşı suç işleyen) toplumu böyle cezalandırırız.

14. Âyet

ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ

Sonra da nasıl amel edeceğinizi görmek için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık (onların yerine sizi getirdik).

15. Âyet

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ قُلْ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

Onlara âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman (öldükten sonra) Bize kavuşmayı ummayanlar, (resule) "ya bundan başka bir Kur'ân (bize) getir veya bunu değiştir!" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam; çünkü ben Rabbime isyan edersem elbette büyük bir günün azabından korkarım."

16. Âyet

قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

De ki: "Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım, (Allah da) onu size bildirmezdi. Andolsun ki ben, sizin içinizde bundan (Kur'ân bana indirilmeden) önce yıllarca bulundum (benim asla yalan söylemeyeceğimi siz çok iyi biliyorsunuz). Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"

17. Âyet

فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ

O hâlde Allah'a yalan yere iftira edenden veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır! Muhakkak ki mücrimler iflah olmazlar.

18. Âyet

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

Onlar Allah'tan başka, kendilerine zararı da faydası da olmayanlara âbd ol(up kulluk ed)iyorlar ve diyorlar ki: "Bunlar, Allah katında bizim şefâatçilerimizdir." De ki: "Siz Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" (Hâşâ!) O Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların şirk koştuklarından yücedir.

19. Âyet

وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

İnsanlar sadece bir tek ümmetti sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz (hüküm) olmasaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (işleri bitirilirdi).

20. Âyet

وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۚ فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ فَانْتَظِرُواۚ اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ۟

(Bir de) Onlar, "o (Muhammed)e Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?" diyorlar. De ki: "Gayb ancak Allah'ındır. (Âkıbetinizi) Bekleyin (bakalım), muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."

21. Âyet

وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُمْ اِذَا لَهُمْ مَكْرٌ ف۪ٓي اٰيَاتِنَاۜ قُلِ اللّٰهُ اَسْرَعُ مَكْراًۜ اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ

Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık gibi) bir zarardan sonra insanlara bir rahmet (ve ferahlık) tattırdığımız zaman bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların (yine) bir tuzakları (asılsız iddiaları) vardır. De ki: "Allah'ın tuzağı daha süratlidir." Muhakkak ki resullerimiz (olan yazıcı melekler) kurmakta olduğunuz tuzakları (tek tek) yazıyorlar.

22. Âyet

هُوَ الَّذ۪ي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِۚ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِر۪يحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَٓاءَتْهَا ر۪يحٌ عَاصِفٌ وَجَٓاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اُح۪يطَ بِهِمْۙ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ

Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta siz gemide bulunduğunuz, (o gemi de içindekileri) tatlı bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (içindeki yolcular) bu yüzden neşelendikleri bir anda o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her yerden onlara dalgalar hücum eder, onlar çepeçevre kuşatıldıklarını (anlarlar ve öleceklerini) zannederler de dini yalnız O'na has kılarak, "andolsun ki eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız" diye Allah'a dua ederler.

23. Âyet

فَلَمَّٓا اَنْجٰيهُمْ اِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْۙ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Fakat (Allah) onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar yeryüzünde haksız yere azgınlık yaparlar. Ey insanlar! Sizin azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir, (bununla sadece fâni) dünya hayatının menfaatini (elde edersiniz) sonra dönüşünüz (yine) Bizedir. (Biz de) Artık (o gün) yaptıklarınızı size (tek tek) haber veririz.

24. Âyet

اِنَّمَا مَثَلُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ مِمَّا يَاْكُلُ النَّاسُ وَالْاَنْعَامُۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّـنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَٓا اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَٓاۙ اَتٰيهَٓا اَمْرُنَا لَيْلاً اَوْ نَهَاراً فَجَعَلْنَاهَا حَص۪يداً كَاَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْاَمْسِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Dünya hayatının misali, ancak gökten indirdiğimiz bir suya benzer ki; insanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkileri onun sayesinde (yetişip) birbirine karışır. Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) ziynetini takınıp (rengarenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde (her türlü tasarrufa) kâdir olduklarını sandıkları bir sırada bir gece veya gündüz ona emrimiz (olan afet) gelir de onu sanki dün hiç (üzerinde bir şey) yokmuş gibi (kökünden kopararak) biçilmiş bir hâle getiririz. İşte, Biz tefekkür eden (enine boyuna düşünen) bir kavim için âyetleri (birer birer) böyle açıklıyoruz.

25. Âyet

وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

Allah, (kullarını) selâm yurdu (olan cennet)e davet eder ve (O), dilediğini (hidâyeti isteyeni) sırât-ı mustakîme (Hakk'a dosdoğru varan yola) hidâyet eder.

26. Âyet

لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Güzellik yapanlara (âhirette) karşılık olarak daha güzeli vardır, bir de fazlası (Allah'ın rızası ve cemâli) vardır. (O gün) Onların yüzlerini ne katran (gibi bir siyahlık) ne de bir zillet bürür. İşte onlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.

27. Âyet

وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماًۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Kötülük kazananlara gelince, bir kötülüğün cezası onun benzeriyledir ve onları(n yüzlerini) bir zillet bürür. (O gün) Onları Allah'a karşı koruyacak hiç kimse yoktur. Onların yüzleri sanki kapkaranlık geceden bir parçayla kaplanmıştır. İşte onlar da ateş ehlidir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.

28. Âyet

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ

Onların hepsini bir araya toplayacağımız sonra da (Allah'a) şirk koşanlara, "(haydi) siz ve şirk koştuklarınız yerlerinize!" diyeceğimiz gün artık onların (şirk koştuklarıyla) aralarını ayırmışızdır ve onların (Allah'a) şirk koştukları (onlara) der ki: "Siz, bize tapmıyordunuz (kendi nefsinize, hevâ ve hevesinize tapıyordunuz)."

29. Âyet

فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ

"Şimdi bizimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Muhakkak ki biz, sizin (bize) tapmanızdan habersizdik."

30. Âyet

هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟

İşte orada herkes geçmişiyle imtihan edilir. Artık onlar hak Mevlâ'ları olan Allah'a döndürülmüşlerdir ve (Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeyler de kendilerinden sapmış (kaybolup gitmiş)tir.

31. Âyet

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ

(Resulüm! O müşriklere) De ki: "Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) İşi kim idare ediyor?" Onlar hemen "Allah" diyecekler. De ki: "Öyle ise hâlâ takvâlı olmayacak (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmayacak) mısınız?"

32. Âyet

فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

İşte bu, sizin hak olan Rabbiniz Allah'tır. Zaten haktan öte dalâletten başka ne vardır? O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorsunuz?

33. Âyet

كَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ فَسَقُٓوا اَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

İşte böylece Rabbinin fâsıklar hakkındaki, "muhakkak ki onlar iman etmezler" sözü hakikat oldu.

34. Âyet

قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُۜ قُلِ اللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

(Resulüm!) De ki: "(Allah'a) şirk koştuklarınızdan (bir şeyi yoktan) ilk defa yaratacak sonra onu (tekrar) iade edecek olan var mı?" De ki: "Allah (her şeyi) ilk defa yaratıp sonra onu (tekrar) iade eder. O hâlde nasıl oluyor da (haktan) döndürülüyorsunuz!"

35. Âyet

قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّۜ قُلِ اللّٰهُ يَهْد۪ي لِلْحَقِّۜ اَفَمَنْ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّ اَحَقُّ اَنْ يُتَّبَعَ اَمَّنْ لَا يَهِدّ۪ٓي اِلَّٓا اَنْ يُهْدٰىۚ فَمَا لَكُمْ۠قف كَيْفَ تَحْكُمُونَ

De ki: "(Allah'a) Şirk koştuklarınızdan (sizi) hakka hidâyet edecek var mı?" De ki: "Allah, hakka hidâyet eder. Öyle ise hakka hidâyet eden mi tabi olunmaya daha layıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine hidâyeti bulamayan mı? Öyle ise size ne oluyor, nasıl (böyle yanlış) hüküm veriyorsunuz?"

36. Âyet

وَمَا يَتَّبِعُ اَكْثَرُهُمْ اِلَّا ظَناًّۜ اِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

Onların çoğu zandan başka bir şeye tabi olmazlar. Şüphesiz ki zan da haktan hiçbir şeyi kazandırmaz. Muhakkak ki Allah, onların yapmakta olduklarını (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

37. Âyet

وَمَا كَانَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ اَنْ يُفْتَرٰى مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۠قف

Bu Kur'ân, Allah'tan (gelmiştir) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden öncekileri tasdik eder ve (Levh-i Mahfuz'daki) Kitâb'ı açıklar. Onda (hiçbir) şüphe yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir.

38. Âyet

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِه۪ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Yoksa "onu (Kur'ân'ı Muhammed) uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz Allah'tan başka (yardım için) gücünüzün yettiklerini çağırın ve (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin!"

39. Âyet

بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُح۪يطُوا بِعِلْمِه۪ وَلَمَّا يَاْتِهِمْ تَاْو۪يلُهُۜ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ

Bilakis, onlar ilmini kavrayamadıkları ve te'vili (açıklaması) henüz kendilerine gelmemiş olan bir şeyi (Kur'ân'ı daha anlamadan) yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı; ama bak, zalimlerin âkıbeti nasıl oldu!

40. Âyet

وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِه۪ۜ وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟

Onlardan kimi o (Kur'ân)a iman eder, kimi de ona iman etmez. Senin Rabbin, fesad çıkaranları en iyi bilendir.

41. Âyet

وَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ ل۪ي عَمَل۪ي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْۚ اَنْتُمْ بَر۪ٓيؤُ۫نَ مِمَّٓا اَعْمَلُ وَاَنَا۬ بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ

(Resulüm!) Onlar seni yalanlarlarsa de ki: "Benim amelim bana, sizin ameliniz de sizedir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım."

42. Âyet

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تُسْمِـعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُوا لَا يَعْقِلُونَ

Onlardan sana kulak verenler de vardır; fakat sağırlara, hele aklını kullanmayanlara sen mi işittireceksin?

43. Âyet

وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ

Onlardan sana bakan(lar) da vardır; fakat körleri, hele (hakikati) görmek istemeyenleri sen mi hidâyete erdireceksin?

44. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْـٔاً وَلٰكِنَّ النَّاسَ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Muhakkak ki Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.

45. Âyet

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْۜ قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ

(Allah'ın) Onları bir araya toplayacağı (mahşer) gün(ü), onlar sanki gündüz, birbirleriyle sadece tanışacakları bir saat kadar kalmış gibidirler. Andolsun ki (o gün) Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar hüsrana uğramıştır ve hidâyete erenlerden olmamışlardır.

46. Âyet

وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ

Onlara vaad ettiğimiz (azabın) bir kısmını sana (dünyada iken onları helâk ederek) göstersek veya seni (daha önce) vefat ettirsek de onların dönüşü (yine) Bizedir. Dahası Allah Şehîd (ismiyle) onların yaptığı (her) şeye şahiddir.

47. Âyet

وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

Her ümmetin bir resulü vardır. Resulleri onlara (Allah'ın vahyini tebliğ etmek için) geldiği zaman onların aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.

48. Âyet

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

O (resulü inkâr eden)ler, "eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz azap) ne zaman (gerçekleşecek)?" diyorlar.

49. Âyet

قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي ضَراًّ وَلَا نَفْعاً اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۜ اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَاْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ

De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime (herhangi) bir zarar veya fayda verecek bir güce sahip değilim. Her ümmetin (büyük, küçük her topluluğun) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler."

50. Âyet

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتاً اَوْ نَهَاراً مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ

De ki: "Eğer O'nun azabı size geceleyin ya da gündüz vakti gelirse (ne yaparsınız) hiç düşündünüz mü?" Mücrimler bunu ne diye acele istiyorlar!

51. Âyet

اَثُمَّ اِذَا مَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِه۪ۜ ٓاٰلْـٰٔنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ

Sonra (kıyamet) vuku bulduğu zaman mı ona iman edeceksiniz? (O gün size denir ki) "Şimdi mi (iman ediyorsunuz)? Hâlbuki onu (bugünün gelmesini) acele istiyordunuz?"

52. Âyet

ثُمَّ ق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِۚ هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ

Sonra da (hem kendilerine hem de başkalarına) zulmedenlere, "ebedi azabı tadın! Siz kazandıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılacaksınız?" denilir.

53. Âyet

وَيَسْتَنْبِـؤُ۫نَكَ اَحَقٌّ هُوَۜ قُلْ ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ۟

(Resulüm!) "O (azap) gerçek midir?" diye senden (bu büyük) haber(i) soruyorlar. De ki: "Evet, Rabbime andolsun ki o, muhakkak gerçektir ve siz (bu konuda Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz."

54. Âyet

وَلَوْ اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ لَافْتَدَتْ بِه۪ۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

(O gün) Zulmeden herkes yeryüzünde ne varsa (azaptan kurtulmak için) şüphesiz onu feda eder ve azabı gördükleri zaman için için pişmanlık duyar. Artık onların aralarında adaletle hükmedilir ve onlara (asla) zulmedilmez.

55. Âyet

اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Dikkat edin! Muhakkak ki göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır. (Yine) Dikkat edin! Şüphesiz ki Allah'ın vaadi haktır; fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

56. Âyet

هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

O, hayat verir ve öldürür. Ve (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.

57. Âyet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَٓاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

Ey insanlar! Andolsun ki size Rabbinizden bir nasihat, göğüslerde olan (manevi hastalıklar)a bir şifa, mü'minler için bir hidâyet ve bir rahmet (olan Kur'ân) gelmiştir.

58. Âyet

قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

(Resulüm, onlara) De ki: "Allah'ın lütfu ve rahmetiyle, yalnız bununla (Kur'ân'la, ferahlayıp) sevinsinler. Bu, onların toplayıp biriktirdikleri (dünya malı)ndan daha hayırlıdır."

59. Âyet

قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَاماً وَحَلَالاًۜ قُلْ ٓاٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ

De ki: "Allah'ın rızık olarak sizin için indirdiği ve sizin (bir kısmını) haram ve (bir kısmını da) helâl kıldığınız şeyleri hiç düşündünüz mü?" De ki: "Allah mı size (bunun için) izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?"

60. Âyet

وَمَا ظَنُّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟

Allah'a karşı yalan uydurarak iftira edenlerin kıyamet günü (Allah hakkındaki) zanları nedir? Muhakkak ki Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.

61. Âyet

وَمَا تَكُونُ ف۪ي شَاْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً اِذْ تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

Her ne işte olursan ol, Kur'ân'dan her ne okursan oku ve siz her ne yaparsanız yapın, ona daldığınız zaman Biz mutlaka üzerinizde şahidizdir. Yerde, gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de yoktur ki apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bulunmasın.

62. Âyet

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ

Dikkat edin! Şüphesiz Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

63. Âyet

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ

Onlar, iman edenler ve takvâlı olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar)dır.

64. Âyet

لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۜ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ

Dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. Allah'ın kelimelerinde asla değişme yoktur (Allah sözünden caymaz). İşte azîm kurtuluş (ve saadet) budur.

65. Âyet

وَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۜ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

(Resulüm!) Onların sözleri seni üzmesin. Muhakkak ki bütün izzet Allah'a aittir. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).

66. Âyet

اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ

Dikkat edin! Göklerde kim var ve yerde kim varsa şüphesiz Allah'ındır. Allah'tan başkasına dua edenler (yalvaranlar, hakikatte Allah'a) şirk koştuklarına tabi olmuyorlar! Onlar ancak zan (ile nefisleri)ne tabi oluyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.

67. Âyet

هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَـكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ

Geceyi içinde dinlenesiniz diye (karanlık), gündüzü ise (çalışıp kazanmanız için) aydınlık kılan O'dur. Muhakkak ki bunda (hakkı) işiten bir kavim için âyetler vardır.

68. Âyet

قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ هُوَ الْغَنِيُّۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ اِنْ عِنْدَ‌كُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بِهٰذَاۜ اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

(Ehl-i kitap) "Allah çocuk edindi" dediler. (Hâşâ!) O, Subhân'dır (bundan münezzehtir). O, Ğaniyy'dir (hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu zattır). Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O'nundur. Bu konuda sizin yanınızda herhangi bir delil de yoktur. (Siz şimdi) Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

69. Âyet

قُلْ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ

(Resulüm!) De ki: "Muhakkak ki Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler asla felaha (kurtuluş ve saadete) eremezler."

70. Âyet

مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذ۪يقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّد۪يدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟

(Onlar için) Dünyada (az) bir faydalanma vardır, sonra dönüşleri Bizedir, sonra da inkâr ettiklerinden dolayı onlara şiddetli azabı tattırırız.

71. Âyet

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ نُوحٍۢ اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ فَاَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ وَشُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُنْ اَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ وَلَا تُنْظِرُونِ

(Resulüm!) Onlara Nûh'un haberini oku. Hani o, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Eğer benim (nebîlik) makamım ve size Allah'ın âyetlerini hatırlatmam ağır geldiyse (iyi bilin ki) ben yalnız Allah'a tevekkül ediyorum. Artık siz de (Allah'a şirk koştuğunuz) ortaklarınızla beraber toplanıp (bana ne) yapacağınızı kararlaştırın sonra yapacağınızı (kendinize) dert edinmeyin. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü bana uygulayın ve bana göz bile açtırmayın!"

72. Âyet

فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۙ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

"Bununla beraber eğer (benden) yüz çevirirseniz (çevirin), zaten ben sizden bir ücret de istemedim. Benim ücretim (mükâfatım) ancak Allah'a aittir ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum."

73. Âyet

فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَٓائِفَ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَ

Buna rağmen onu yalanladılar, Biz de hem onu hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları (yeryüzünde) halifeler kıldık, âyetlerimizi yalanlayanları da (suda) boğduk. Ama bak, uyarılanların (fakat iman etmeyenlerin) âkıbeti nasıl oldu!

74. Âyet

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِه۪ رُسُلاً اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ نَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِ الْمُعْتَد۪ينَ

Sonra onun ardından nice resulleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler; fakat onlar daha önce yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi. İşte Biz, haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.

75. Âyet

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى وَهٰرُونَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ بِاٰيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً مُجْرِم۪ينَ

Sonra onların ardından Mûsâ ve Hârûn'u, mucizelerimizle Firavun'a ve (kavminin) ileri gelenlerine gönderdik; fakat onlar (da iman etmeyip) kibirlendiler ve mücrim bir kavim oldular.

76. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ

Katımızdan onlara hak (olan mucizelerimiz) gelince de, "şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir" dediler.

77. Âyet

قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَكُمْۜ اَسِحْرٌ هٰذَاۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ

Mûsâ, "size hak geldiğinde onun için (hep) böyle mi diyorsunuz, bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar iflah olmazlar" dedi.

78. Âyet

قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِن۪ينَ

Onlar ise şöyle dediler: "(Sen) Bize, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi döndüresin de yeryüzünde büyüklük (ve hüküm) ikinizin olsun diye mi geldin? Biz size iman edecek değiliz."

79. Âyet

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُون۪ي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ

Daha sonra Firavun (yanındakilere) dedi ki: "Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!"

80. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ

Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, "ne atacaksanız atın!" dedi.

81. Âyet

فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِد۪ينَ

Onlar (ellerindeki ipleri) atınca (o attıkları ipler yılan gibi görünüp hareket etti. Bunun üzerine) Mûsâ dedi ki: "Sizin getirdiğiniz şey sihirdir (sadece bir göz boyamadır). Muhakkak ki Allah onu boşa çıkaracaktır; çünkü Allah fesad çıkaranların işini ıslah etmez."

82. Âyet

وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ۟

Mücrimlerin hoşuna gitmese de Allah, sözleriyle (resulleri aracılığıyla gönderdiği âyetler ve mucizelerle) hakkı açığa çıkaracaktır.

83. Âyet

فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِه۪ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ

Buna rağmen Firavun ve (kavminin) ileri gelenlerinin, kendilerini belaya uğratmasından korktukları için kavminden bir grup (genç)ten başkası Mûsâ'ya iman etmedi; çünkü Firavun yeryüzünde büyüklük taslayan (bir zorba) idi ve o gerçekten (haddi aşarak Allah'ın ona verdiği saltanatı) israf edenlerdendi.

84. Âyet

وَقَالَ مُوسٰى يَا قَوْمِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِم۪ينَ

Mûsâ dedi ki: "Ey kavmim! Eğer Allah'a iman ettiyseniz ve eğer (O'na teslim olmuş) Müslümanlarsanız o hâlde sadece O'na tevekkül edin (güvenip dayanın)!"

85. Âyet

فَقَالُوا عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۚ رَبَّـنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ

Onlar da dediler ki: "Biz Allah'a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğuna bir imtihan kılma (onları bize musallat etme)!"

86. Âyet

وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

"Ve bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar!"

87. Âyet

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰى وَاَخ۪يهِ اَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتاً وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ

Biz de Mûsâ ve kardeşine, "kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi (Allah'a secde edilen, kulluğun talim edildiği) bir kıblegâh yapın, namazlarınızı da ikâme ed(erek her an Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın ve (böyle yapan) mü'minleri müjdele!" diye vahyettik.

88. Âyet

وَقَالَ مُوسٰى رَبَّـنَٓا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ ز۪ينَةً وَاَمْوَالاً فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ رَبَّـنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَۚ رَبَّـنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ

Mûsâ dedi ki: "Rabbimiz! Muhakkak ki Sen, Firavun ve (onun kavminin) ileri gelenlerine dünya hayatında (nice) ziynet ve mallar verdin. Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri insanları) Senin yolundan saptırsınlar diye (mi verdin)? Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver! Ta ki onlar elem verici (iç yakan) azabı görünceye kadar iman etmesinler."

89. Âyet

قَالَ قَدْ اُج۪يبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَق۪يمَا وَلَا تَتَّبِعَٓانِّ سَب۪يلَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ

(Allah, Mûsâ'ya ve onun duasına iştirak eden Hârûn'a) Buyurdu ki: "Andolsun ikinizin de duası kabul olundu. O hâlde siz istikamet üzere (yolunuza) devam edin ve sakın o (kendini ve Rabbini) bilmeyenlerin yoluna tabi olmayın!"

90. Âyet

وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ الْبَحْرَ فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْياً وَعَدْواًۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُۙ قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّـذ۪ٓي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُٓوا ٔاِسْرَٓاي۪لَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

Ve Biz, İsrâîloğulları'nı denizden geçirdik. Firavun ve ordusu da zulmetmek ve saldırmak üzere onların peşine düştü. Ne zaman ki (Firavun denizde) boğulacağını anladı, "gerçekten İsrâîloğulları'nın kendisine iman ettiğinden başka ilâh olmadığına ben de iman ettim ve ben Müslümanlardanım" dedi.

91. Âyet

ٓاٰلْـٰٔنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِد۪ينَ

(Allah buyurdu) "Şimdi mi (iman ettin)! Andolsun ki sen daha önce isyan etmiş ve fesad çıkaranlardan olmuştun."

92. Âyet

فَالْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةًۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ عَنْ اٰيَاتِنَا لَغَافِلُونَ۟

"Bugün senden sonra geleceklere bir ibret olman için senin bedenini (bozulmamış bir ceset olarak) kurtaracağız." Gerçi insanlardan çoğu hakikaten âyetlerimizden gâfildirler.

93. Âyet

وَلَقَدْ بَوَّاْنَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ مُبَوَّاَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۚ فَمَا اخْتَلَفُوا حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

Andolsun ki Biz İsrâîloğulları'nı güvenli bir yurda yerleştirdik ve onları temiz şeylerden rızıklandırdık. Kendilerine ilim (Tevrât) gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Muhakkak ki senin Rabbin, aralarında ihtilafa düşmüş oldukları şeyler hakkında kıyamet günü hükmünü verecektir.

94. Âyet

فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُ۫نَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَقَدْ جَٓاءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَۙ

(Resulüm!) Eğer sana indirdiğimizden (bu anlattığımız olaylardan) şüphede isen senden önce kitabı (Tevrât'ı) okuyanlara (bu kıssaları) sor. Andolsun ki Rabbinden sana hak gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma!

95. Âyet

وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma! Sonra hüsrana uğrayanlardan olursun.

96. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَۙ

(96-97) Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin (azap) kelimesi (hükmü) hak olanlar, kendilerine bütün âyetler gelmiş olsa dahi o elem verici (iç yakan) azabı görünceye kadar iman etmezler.

97. Âyet

وَلَوْ جَٓاءَتْهُمْ كُلُّ اٰيَةٍ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ

Bu âyetin meali 96. âyetle birlikte verilmiştir.

98. Âyet

فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا اِلَّا قَوْمَ يُونُسَۜ لَمَّٓا اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى ح۪ينٍ

Yûnus'un kavminden başka, ne olurdu (azabımız kendilerine gelmeden önce) iman edip de imanı kendisine fayda veren bir memleket (halkı) daha olsaydı! (Yûnus'un kavmi) İman edince onlardan dünya hayatındaki rezillik azabını kaldırdık ve onları belli bir süreye kadar (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.

99. Âyet

وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعاًۜ اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ

(Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi topyekûn iman ederdi. Hâl böyleyken sen insanları iman etmeleri için zorlayacak mısın?

100. Âyet

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تُؤْمِنَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ

Allah izin vermedikçe bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. O, aklını kullanmayanların üzerine (şirk ve küfür) pisliği(ni) döker.

101. Âyet

قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا تُغْنِي الْاٰيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ

(Resulüm!) De ki: "(Her biri bir âyet olan) Göklerde ve yerde neler olduğuna bir bakın!" Fakat âyetler ve uyarılar iman etmeyen bir kavme fayda vermez.

102. Âyet

فَهَلْ يَنْتَظِرُونَ اِلَّا مِثْلَ اَيَّامِ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِهِمْۜ قُلْ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ

Yoksa onlar, kendilerinden önce gelip geçen (ümmet)lerin (başlarına gelen azap dolu) günlerin (bir) benzerini mi bekliyorlar? De ki: "Haydi bekleyin! Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."

103. Âyet

ثُمَّ نُنَجّ۪ي رُسُلَنَا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كَذٰلِكَۚ حَقاًّ عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِن۪ينَ۟

(O beklediğiniz gün geldikten) Sonra Biz resullerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte, mü'minleri böyle kurtarmak bizim üzerimize bir haktır.

104. Âyet

قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ د۪ين۪ي فَلَٓا اَعْبُدُ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ اَعْبُدُ اللّٰهَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْۚ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ

(Resulüm!) De ki: "Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında bir şüphe içindeyseniz bilin ki ben Allah'ı bırakıp da sizin kulluk yaptıklarınıza âbd ol(up kulluk yap)mam; fakat sizin canınızı alacak olan Allah'a âbd ol(up kulluk yap)arım; çünkü ben mü'minlerden olmakla emrolundum."

105. Âyet

وَاَنْ اَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفاًۚ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

"Ve (bana; hakka yönelmiş) hanîf olarak yüzünü dine çevir, sakın müşriklerden olma" (diye emredildi)!

106. Âyet

وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَۚ فَاِنْ فَعَلْتَ فَاِنَّكَ اِذاً مِنَ الظَّالِم۪ينَ

"Bir de Allah'ı bırakıp sana ne fayda ne de zarar verebilecek şeylere dua etme! Eğer bunu yaparsan o zaman sen muhakkak ki zalimlerden olursun" (diye vahyedildi).

107. Âyet

وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۚ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَٓادَّ لِفَضْلِه۪ۜ يُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ

(Resulüm!) Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu (senin üzerinden) O'ndan başka aç(ıp kaldır)acak yoktur. Eğer senin için bir hayır dilerse O'nun lütuf (ve ihsan)ını geri çevirecek de yoktur. O, bu (lütuf ve ihsanı)nı kullarından dilediğine eriştirir ve O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

108. Âyet

قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ

De ki: "Ey insanlar! Andolsun ki size Rabbinizden Hak (olan bu Kur'ân) gelmiştir. Artık kim hidâyete ererse ancak kendisi için hidâyete ermiş olur. Kim de dalâlete düşerse o da ancak kendi aleyhine dalâlete düşmüş olur ve ben sizin üzerinize vekil değilim (sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim)."

109. Âyet

وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ

(Resulüm!) Sen, sana vahyolunana tabi ol ve Allah (onlarla senin aranda) hüküm verinceye kadar sabret! O, hüküm verenlerin hayırlısıdır."

Yûnus Sûresi Hakkında

Büyük ihtimalle hicretten bir yıl önce nâzil olmuştur. Bazı âyetlerinin Medenî olduğu söylenmişse de bu isabetli görülmemiştir (Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, VIII, 194; Âlûsî, XI, 79). Adını 98. âyetinde geçen Yûnus peygamber’in adından almıştır. 109 âyet olup fâsılası bir âyette “ل”, on âyette “م”, diğerlerinde “ن” harfleridir. Sûrede Allah’ın birliği, Hz. Muhammed’in nübüvveti ve âhiret inancı üzerinde durulmakta, bu arada geçmiş kavimlerin inkârcı tutumlarından örnekler zikredilmektedir. Sûrenin muhtevasını dört bölüm halinde incelemek mümkündür.

Birinci bölümün (âyet 1-33) başında, bunların hikmet dolu bir kitabın âyetleri olduğu belirtilmekte ve içlerinden birinin Allah’ın elçisi sıfatıyla görevlendirilmesinin müşrikler tarafından şaşkınlıkla karşılanıp “apaçık bir sihirbaz” diye nitelendirilmesinin yadırganacak bir durum olduğuna dikkat çekilmektedir. Müşriklerin bu tür şaşkınlığından Yûnus sûresinden önce nâzil olan Sâd (38/4) ve Kāf (50/2) sûrelerinde de söz edilmiş, ayrıca Hz. Nûh ile Hûd’un muhataplarına da nisbet edilmiştir (el-A‘râf 7/63, 69). Ardından sûrede tabiatın kuruluşuna ve işleyişine dair örnekler verilmekte, insan türünün uçsuz bucaksız kâinat içindeki konumuna vurgu yapılmakta, iman edip amel-i sâlih işleyenlerle inkârcıların dünyadaki davranışlarına ve âhiretteki durumlarına dair tasvirler yapılmaktadır. Bu arada 15-17. âyetlerde, bir gün Allah’ın huzuruna çıkacağına inanmayan kimselerin Hz. Peygamber’den kendilerine okuduğu Kur’an’dan başka bir Kur’an getirmesini ya da mevcut Kur’an’ı değiştirmesini istedikleri belirtilmekte ve Resûlullah’a buna şöyle cevap vermesi emredilmektedir: “Kur’an’ı değiştirmem asla mümkün değildir; ben sadece bana vahyedilene uyarım. Eğer Allah dileseydi Kur’an’ı size okumazdım ... Biliyorsunuz ki nübüvvetimden önce de bir ömür sayılacak kadar uzun bir süre sizinle beraber yaşadım, dolayısıyla beni tanımış olmalısınız. Niçin aklınızı kullanmıyor ve gerçeği benimsemiyorsunuz?”

Sûrenin ikinci bölümü şirkin eleştirisiyle başlamakta, Kur’an’ın ilâhî kaynaklı olup önceki vahiyleri tasdik ettiği belirtilmekte, buna inanmayanlara yalnız bir sûre kadar benzeri bir metin ortaya koymaları hususunda meydan okunmaktadır. Daha sonra Resûl-i Ekrem’e hitap edilerek bütün gayretlerine rağmen sağırlara ses duyuramayacağı ve körlere yol gösteremeyeceği bildirilmekte, bununla beraber Allah’ın hiç kimseye zulmetmediği, her inkârcının kendi âkıbetini kendisinin hazırladığı beyan edilmektedir. Ardından inkârcıların umursamazlıkları yüzünden ebedî âlemde karşılaşacakları azap hakkında açıklamalar yapılmakta, bu arada Kur’an’ın Allah’tan gelen etkili bir öğüt, mânevî hastalıklar için bir şifa, inananlar için bir hidayet ve rahmet kaynağı olduğu vurgulanmakta, müminlerin dünyada biriktirecekleri servetle değil ondan daha değerli olan Allah’ın lutuf ve rahmetiyle sevinmelerinin gerektiği ifade edilmektedir (âyet 57-58). “İman edip kötülüklerden sakınanlar” diye tanımlanan Allah dostlarına dünya ve âhiret için müjdeler verilmekte, Allah’ın ortaklarının veya çocuğunun bulunmadığı tekrar belirtilmekte, buna inanmayanlara âhirette şiddetli azabın uygulanacağı bildirilmektedir (âyet 62-69). Sûrenin üçüncü bölümünde hak-bâtıl mücadelesi bağlamında geçmiş peygamberlerden örnekler verilmektedir. Kavmi içinde 950 yıl yaşayıp onları hak dine davet eden Hz. Nûh’un mücadelesine kısaca değinildikten sonra (âyet 71-73) Hz. Mûsâ ve Hârûn ile Firavun ve taraftarları arasındaki mücadele anlatılmakta, denizde boğulmak üzere iken, İsrâiloğulları’nın inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına iman ettiğini söyleyen Firavun’un bu imanının kabul edilmeyeceği bildirilmektedir (âyet 71-93; Mâtürîdî, VII, 104-106; DİA, XIII, 120-121).

Dördüncü bölümde (âyet 94-109), Kur’an tebliğinden haberdar olan insana hitap edilerek eğer tereddüt içinde bulunuyorsa önceki vahiyleri bilen dürüst kimselere sorması, böylece Kur’an’ın vahiy ürünü olduğunu anlaması tavsiye edilmekte (Taberî, XI, 218-219; Mâtürîdî, VII, 108-110; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, VIII, 244), ısrar ve inatları yüzünden Allah’ın gazabına uğrayanların -bütün mûcizelere şahit olsalar bile- iman etmeyecekleri belirtilmektedir. Ardından “Helâke mâruz kalan geçmiş ümmetler keşke iman etselerdi de bundan faydalansalardı!” temennisinden sonra iman eden Yûnus kavminin bu konuda bir istisna teşkil ettiği kaydedilmektedir. Allah’ın dilemesi halinde yeryüzündeki bütün insanların iman edeceği beyan edilerek insanların imanla küfür arasında serbest bırakıldıklarına vurgu yapılmakta; Hz. Peygamber’e insanları imana zorlayamayacağı bildirilmektedir. Resûlullah’ın şahsına yönelik bir hitap şeklinde tek Allah’tan başka hiçbir varlığa tapınmama prensibi tekrarlanmakta, esasen Cenâb-ı Hakk’ın kişiye zarar vermeyi veya fayda sağlamayı murat etmesi durumunda buna kimsenin engel olamayacağı belirtilmektedir. Sûre Resûl-i Ekrem’e, bütün insanlara hitap ederek rablerinden kendilerine hak dini tebliğ eden Kur’an’ın geldiğini, onu kabul edenin kendi lehine, kabul etmeyenin ise kendi aleyhine davranmış olacağını ve kendisinin insanların hidayetinden sorumlu tutulmayacağını söylemesi emredildikten sonra şu âyetle sona ermektedir: “Sen kendine vahyedilen ilâhî tebliğin gereğini yerine getir ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Şüphe yok ki Allah hüküm verenlerin en hayırlısıdır”.

Yûnus sûresi, Resûlullah’a Zebûr yerine verilen on bir sûreden (miûn) biri olup Hz. Ömer tarafından sabah namazlarında okunduğu rivayet edilmektedir (İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 245-247). “Yûnus sûresini okuyan kimseye Yûnus’u tasdik eden, onu yalanlayan, ayrıca Firavun’la birlikte boğulan kimselerin sayısının on katı kadar sevap verilir” meâlinde nakledilen hadisin (Zemahşerî, III, 180; Beyzâvî, II, 250) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 716). Mahmut Sami Ramazanoğlu Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri adlı bir eser kaleme almış (İstanbul 1984, 4. bs.), Abdülmuhsin Kāsım el-Hâc Hammû, Yûnus Ǿaleyhi’s-selâm ve daǾvetühû fî žılli’l-Ķurǿâni’l-Kerîm ve’s-Sünne adıyla yüksek lisans tezi (1400/1980, Câmiatü Ümmi’l-kurâ), Fâyize Osman Ebû Zeyd de el-Ħaśâǿiśü’l-belâġıyye fî sûreti Yûnus ismiyle doktora tezi hazırlamış (1994, Câmiatü’l-Ezher), bu tez daha sonra basılmıştır (Kahire 1422/2001).

BİBLİYOGRAFYA:

Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XI, 218-219; Mâtürîdî, Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân (nşr. Hatice Boynukalın), İstanbul 2006, VII, 104-106, 108-110; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 204; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), III, 180; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, II, 250; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-CâmiǾ li-aĥkâmi’l-Ķurǿân, Beyrut 1408/1988, VIII, 194, 244; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (nşr. M. Ahmed el-Emed - Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XI, 79; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżuǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1407/1987, II, 716; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye, Beyrut 1420/1999, IV, 3-52; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 245-247; Ömer Faruk Harman, “Firavun”, DİA, XIII, 120-121; Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i Yûnus”, DMT, IX, 342-343.

Bekir Topaloğlu