[Çünkü bu konudaki değişmeyen uygulama şudur: hakkı inkar edip ayetlerimizi yalanlamaya kalkışanların felaketlerini hazırlarız;] ve buna karşılık elçilerimizi ve imana erişenleri kurtarırız. ¹²⁵ İşte bize hak olan, böylece inananları kurtarmamızdır. ¹²⁶
125 Ayetin başında yer alan bizim uzun, açıklayıcı ilavemiz, herkesten çok Zemahşerî’nin ayet hakkındaki açıklamalarına dayanmaktadır. Böyle bir açıklayıcı ilaveye şunun için ihtiyaç duyulmuştur: Ayetin başında yer alan sümme (“bunun üzerine” ya da “bundan sonra”) zarf bağlacı burada sözün akışını önceki ayetten bu ayete dolaysız bir geçişle aktarmamakta, fakat sözü, Kur’an’da sıkça tekrarlanan bir temaya, yani önceki peygamberlerin inatçı, direngen toplumlarla yaşadıkları tecrübeye, inkarcıların uğradığı azap ve bozguna, ve netice olarak peygamberlerin ve onlara uyanların eriştikleri kurtuluşa bağlayarak, yukarıdaki 102. ayetle kurulması beklenen bağlantıyı dolaylı bir şekilde kurmaktadır. Reşid Rıza bu pasajı, haklı olarak, Kur’an’da yer alan vecîz, kısa ve özlü söyleyiş tarzının (îcâz) başta gelen örneklerinden biri olarak nitelendirmektedir (Menâr XI, 487).126 Râzî, hakken ‘aleynâ (lafzen, “Üzerimize hak olarak/Üzerimize borç ya da görev olarak”) ifadesini, bu sözün, Allah için bir görevliliği, bir zorunluluğu değil, fakat sadece mantıkî bir gerekliliği, yani Allah’ın gerçekleştirilmesini Kendi üzerine aldığı, gerçekleştirileceğini vaad ve irade ettiği, böyle olunca da gerçekleşmesi artık kaçınılmaz olan şeyi dile getirdiğini söyleyerek açıklamıştır. Çünkü ne mutlak kudret ve irade sahibi olan Allah’ın bir “görev”, bir “zorunluluk” altında olduğunu düşünmek doğru olur, ne de Râzî’nin belirttiği gibi, insanın, yaratıcısı üzerinde herhangi bir “hakkı” ya da “alacağı” olduğunu düşünmek doğru olur.