VE BU ARADA savaştan bağışık tutulmaları ¹²² yönünde arzedilecek birtakım özürleri olan bedevîler [Elçi’ye] geldiler; Allah’ı ve O’nun Elçisi’ni yalanlamaya kalkışanlarsa [sadece] evde kalmakla yetindiler. ¹²³ Hakkı inkara yeltenen böylelerine pek çetin bir azap gelip çatacak.
122 Yani, Tebük seferine katılmaktan bağışık tutulmaları yönünde. El-mu‘azzirûn terimi, hem gerçek ve geçerli bir özrü olanları, hem de “asılsız özürler ileri sürenleri” akla getiriyor; bu itibarla, “arzedilecek birtakım özürleri olanlar” ifadesi bize en uygun karşılık olarak gözüktü. Bu ve sonraki bölümlerde a‘râb’dan (“bedevîlerden”) özel bir vurguyla söz edilmesi, muhtemelen onların, İslam tarihinin bu erken dönemlerinde, olumlu ya da olumsuz, İslam’a karşı tavırları bakımından son derece büyük bir önem taşımalarından ileri gelmektedir; o kadar ki, Yarımadadaki nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu göçebe ya da yarı-göçebe savaşçı boyların birinci elden ittifakını sağlamaksızın İslam tebligatının Arabistan’da gerçek ve kalıcı bir dayanak elde etmesi, süratle yayılıp yerleşmesi mümkün olamazdı. Hz. Peygamber Tebük seferine hazırlandığı sırada, ihtidâ etmiş kabilelerden birçoğu o’nun kumandası altında savaşa gitmeye istekli görünürken (ki, sefere katılarak bunu fiilen isbat etmişlerdir); bir kısmı da, yokluklarında savunmasız kalan obalarının, henüz ihtidâ etmemiş düşman kabilelerin saldırısına uğramasından, soyulup yağmalanmasından korkuyorlardı (Râzî); diğer bir grup da vardı ki, bunlar uzak diyarlara yapılan ve ilk bakışta kendileri için pek bir çıkar sağlayacak gibi gözükmeyen bir sefere katılmanın zorluk ve sıkıntılarını göze alamıyorlardı.123 Yani, Medine’ye gelip özür belirtmek zahmetine bile katlanmaksızın.