1. Âyet
بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ
(Bu) Allah ve resulünden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere (ahidlerini bozduklarından dolayı antlaşmadan) bir beraat (bir ilişki kesme)dir!
Tevbe Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 9. sûresidir. Medenî bir sûredir, 129 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 113. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ
(Bu) Allah ve resulünden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere (ahidlerini bozduklarından dolayı antlaşmadan) bir beraat (bir ilişki kesme)dir!
فَس۪يحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ
(Ey müşrikler! Haram aylar olması münasebetiyle) Yeryüzünde dört ay daha dolaşın; ama (şunu) iyi bilin ki siz, Allah'ı asla âciz bırakacak değilsiniz, Allah ise kâfirleri (hem dünyada hem de âhirette) rezil edecektir.
وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ وَرَسُولُهُۜ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
Ve (bu) Hacc-ı Ekber (en büyük hac) gününde Allah ve resulünden insanlara bir duyurudur ki şüphesiz Allah ve resulü müşriklerden uzaktır. Eğer tövbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. (Yok) Eğer (haktan) yüz çevirirseniz iyi bilin ki siz Allah'ı asla âciz bırakacak değilsiniz. (Resulüm! Sen) Kâfirlere elem verici (iç yakan) bir azabı müjdele!
اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـٔاً وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَداً فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden daha sonra (antlaşma şartlarındaki) hiçbir şeyi eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize hiç kimseye arka çıkmayanlar (bu hükmün) dışındadır. Onların antlaşmalarını süreleri bitinceye kadar tamamlayın! Muhakkak ki Allah, muttakileri (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) sever.
فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
(Savaşmanın) Haram (olduğu) aylar geçtiği zaman artık (o antlaşmaya ihanet eden ve öldürmek niyetiyle size saldıran) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin! Eğer onlar (bu yaptıklarından tövbe ederek hakka) döner, namazı ikâme eder ve zekâtı verirlerse artık yollarını serbest bırakın (onlara karışmayın)! Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَاْمَنَهُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟
(Resulüm! Bundan ayrı olarak) Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah'ın kelâmını işit(ip anlay)ıncaya kadar ona aman ver sonra onu güven içinde olacağı bir yere ulaştır! İşte bu (müsamaha), onların (hakkı) bilmeyen bir kavim olmalarındandır.
كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
Mescid-i Harâm'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna, müşriklerin Allah katında ve resulünün yanında (sözlerinde durmadıkları hâlde) nasıl (geçerli) bir antlaşmaları olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara karşı (Allah'a göre) istikamet üzere olun! Çünkü Allah, muttakileri (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) sever.
كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَاْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ
(Sözlerinde durmayan müşriklerin) Nasıl (geçerli bir antlaşmaları olabilir)! Eğer onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağını) ne de antlaşma (yükümlülüklerini) gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar, hâlbuki kalpleri (sizin hayrınızı) istemez. Çünkü onların çoğu (yoldan çıkmış) fâsıklardır.
اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Onlar, Allah'ın âyetlerini (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında sattılar da (insanları) O'nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!
لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ
Onlar, bir mü'min hakkında ne akrabalık (bağını) ne de antlaşma (yükümlülüklerini) gözetirler. İşte onlar haddi aşanların ta kendileridir.
فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Fakat onlar (bu yaptıklarından tövbe ederek hakka) döner, namazı ikâme eder ve zekâtı verirlerse artık onlar dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen (ve bilmek isteyen her) bir kavim için âyetleri (işte birer birer böyle) açıklıyoruz.
وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ
Eğer onlar (sizinle) antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozar ve dininize saldırırlarsa artık o küfrün öncüleriyle savaşın! Çünkü onlar yeminleri(ne sadık) olmayan kimselerdir. (Eğer onlarla savaşırsanız) Umulur ki (onlara uyanlar bu yanlışlarından) vazgeçerler.
اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْماً نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Yeminlerini bozan, resulü (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve size karşı (savaşa) önce kendileri başlayan bir kavimle (hâlâ) savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (siz gerçekten) mü'min kimseler iseniz iyi bilin ki Allah kendisinden korkmanıza daha layıktır.
قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْد۪يكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَۙ
Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin ve onlara karşı size yardım etsin, mü'minlerden bir topluluğun da göğüslerin(deki manevi hastalıkların)a şifa versin.
وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْۜ وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Ve onların kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediği kimsenin tövbesini (rahmetinden dolayı) kabul eder. Çünkü Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ وَل۪يجَةًۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟
(Ey mü'minler!) Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ve Allah'tan, resulünden, bir de mü'minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri, Allah bil(ip ortaya çıkar)madan (kendi hâlinize) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ
Müşriklerin kendi nefislerinin küfrüne (bizzat kendileri) şahidken, Allah'ın mescidlerini imar etmeleri olacak şey değildir! İşte onların (bütün) amelleri boşa gitmiştir. Ve onlar (kıyamet günü) ateşte ebedi olarak kalacaklardır.
اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ
Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)an, zekâtı ver(erek nefsinin cimriliğini temizley)en ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte hidâyete erenlerden olmaları umulanlar da onlardır.
اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَٓاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ
(Yoksa) Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Harâm'ı imar etmeyi (yani onun bakım ve onarımını yapmayı), Allah'a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimseler(in amelleriy)le bir mi tutuyorsunuz? (Hâlbuki onlar) Allah katında bir olmazlar. Allah, (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez.
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin dereceleri Allah katında daha büyüktür. İşte onlar (asıl) kurtuluşa (ve saadete) erenlerdir.
يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ
Rabbleri kendi katından onlara bir rahmet, bir rıza ve içinde daimi (bitmez, tükenmez) nimetler bulunan cennetleri müjdeler.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ
Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Şüphesiz ki mükâfatın büyüğü Allah'ın katındadır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Eğer imana karşı küfrü sev(ip tercih ed)iyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌنِ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَاْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
(Resulüm!) De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz (akrabalarınız), kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, (kendisiyle huzur bulup) razı olduğunuz meskenler size Allah'tan, resulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise artık Allah (hakkınızda) emrini getirinceye kadar bekleyin! Ve (bilin ki) Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez."
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَـثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـٔاً وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ
Andolsun ki Allah, size birçok yerde ve Huneyn (Savaşı) gününde yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş; fakat hiçbir fayda sağlamamıştı ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti de sonra (düşmana) arkanızı dönüp kaçmıştınız.
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
Daha sonra Allah, resulünün ve mü'minlerin üzerine (huzur vermesi için) sekînet (nûrun)u indirdi. Bir de sizin görmediğiniz (meleklerden oluşan) ordular (gökyüzünden) indirdi de kâfirlere azap etti. İşte kâfirlerin cezası budur.
ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Fakat (bütün) bunlara rağmen Allah, dilediği kimsenin tövbesini (rahmetinden dolayı) kabul eder; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هٰذَاۚ وَاِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْن۪يكُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ٓ اِنْ شَٓاءَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Müşrikler ancak necistir. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar. Eğer (onlarla ticaretinizin kesilmesi sebebiyle) yoksulluktan korkarsanız, (iyi bilin ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Çünkü Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَد۪ينُونَ د۪ينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حَتّٰى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ۟
Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (kendine) din edinmeyen kimselerle (zelil bir hâlde) küçülerek (ve boyun bükerek size gelip) elleriyle cizye* verinceye kadar savaşın! <Cizye; İslam ülkelerinde Müslüman olmayanların can ve mal güvenliklerini sağlamaya karşılık onlardan alınan bir vergi türüdür.>
وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌنِ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَس۪يحُ ابْنُ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْۚ يُضَاهِؤُ۫نَ قَوْلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُۜ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ
Yahudiler, "Üzeyr, Allah'ın oğludur" dediler. Hristiyanlar da, "(Îsâ) Mesîh, Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylediği (fakat gerçekliği olmayan küfür) sözlerdir. (Onların bu sözleri) Daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin! (Bak, şeytanın verdiği vesveseyle) Nasıl (da haktan) döndürülüyorlar!
اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهاً وَاحِداًۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
(Yahudiler) Ahbârı (ilim sahibi hahamlarını), (Hristiyanlar da) rahiplerini (onların söylediklerini kayıtsız şartsız kabul ederek) ve Meryem oğlu (Îsâ) Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki onlar da ancak Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'a âbd ol(up kulluk et)mekle emrolunmuşlardı. (O Allah ki) O'ndan başka İlâh yoktur. O, Subhân'dır, (müşriklerin) şirk koştuklarından (ve her türlü noksanlıktan münezzeh olandır).
يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Onlar ağızlarıyla (kötü söz ve iftiralar ederek) Allah'ın nûrunu söndürmek istiyorlar; ama kâfirlerin hoşuna gitmese de Allah nûrunu tamamlamayı murad etmiştir.
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۙ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
O, müşriklerin hoşuna gitmese de resulünü hidâyet ve hak din ile (vahyini) dinlerin (ve hayat tarzlarının) hepsine üstün kılmak için gönderendir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَاْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Şüphesiz ki ahbârdan (ilim sahibi hahamlardan) ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız sebeplerle yerler ve (insanları) Allah yolundan alıkoyarlar. (Resulüm!) Bir de altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara elem verici (iç yakan) bir azabı müjdele!
يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ
(Bu biriktirilen malların) Cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki), "(işte) bu, (dünyada iken) kendiniz için biriktirdiğiniz (servetiniz)dir. Artık biriktirdiğiniz şeyleri(n azabını bugün) tadın!"
اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
Şüphesiz ki Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram (aylar)dır*. İşte dosdoğru din budur. Öyleyse o (aylar)da (Allah'ın koyduğu sınırları çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekûn savaşın! Ve bilin ki şüphesiz Allah, muttakilerle (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlarla) beraberdir. <Haram aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayıdır ve bu aylarda savaşmak yasaklanmıştır.>
اِنَّمَا النَّس۪ٓيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَاماً وَيُحَرِّمُونَهُ عَاماً لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ۟
(Haram ayları) Ertelemek, sadece küfürde ileri gitmektir ki onunla kâfir olanlar dalâlete düşürülür. Onlar, Allah'ın haram kıldığı (aylar)ın sayısına denk getirmek için (haram ayı) bir yıl helâl sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. Böylece Allah'ın haram kıldığı şeyi helâl yaparlar. Onların (bu) kötü amelleri kendilerine süslü gösterilmiştir. Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Size ne oluyor da, "Allah yolunda sefere çıkın!" denildiği zaman (olduğunuz) yere çakılıp kalıyorsunuz? (Yoksa siz, kendisinde aklınıza ve hayalinize gelmeyecek nimetlerin bulunduğu) Âhiretten (vazgeçip) dünya hayatına mı razı oluyorsunuz? Oysa dünya hayatının (geçici) menfaati âhirete göre pek azdır.
اِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـٔاًۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Eğer (Allah yolunda) sefere çıkmazsanız (Allah) size elem verici (iç yakan) bir azap ile azap eder ve yerinize sizden başka bir kavim getirir. Hem siz, (Allah yolunda sefere çıkmamakla) O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Çünkü Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۜ وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Eğer siz, o (resulümüz)e yardım etmezseniz (iyi bilin ki), ona Allah yardım etmiştir. Hani kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkarmışlardı da onlar mağarada bulundukları sırada o, arkadaşına, "üzülme; çünkü Allah bizimle beraberdir" diyordu. Bunun üzerine Allah ona (huzur vermesi için) sekînet (nûrun)u indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfirlerin sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اِنْفِرُوا خِفَافاً وَثِقَالاً وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Gerek hafif olarak (yaya), gerek ağır olarak (binek üzerinde Allah yolunda) sefere çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin! Eğer (idrak ede)bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
لَوْ كَانَ عَرَضاً قَر۪يباً وَسَفَراً قَاصِداً لَاتَّـبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُۜ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟
(Resulüm!) Eğer yakın bir (dünya) menfaat(i) ve orta (mesafeli, kolay) bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) elbette sana tabi ol(up sefere çıkarak senin peşinden gel)irlerdi. Fakat meşakkatli mesafe(deki Tebük Seferi) onlara uzak geldi. Gerçi onlar, "gücümüz yetseydi mutlaka biz de sizinle beraber (bu sefere) çıkardık" diye Allah'a yemin edecekler. (Onlar bu yalan yeminleriyle) Kendilerini helâk ediyorlar. Hâlbuki Allah onların yalancı olduğunu çok iyi bilir.
عَفَا اللّٰهُ عَنْكَۚ لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِب۪ينَ
(Resulüm! Sefere katılmayan o münafıklara izin verdiğin için) Allah seni affetti. (Fakat mazeretleri hakkında) Doğru söyleyen kimseler sana (kesin olarak) belli olmadan ve yalancıları bilmeden niçin onlara izin verdin?
لَا يَسْتَاْذِنُكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ
Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için asla) senden izin istemezler. Zaten Allah, muttakileri (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) çok iyi bilir.
اِنَّمَا يَسْتَاْذِنُكَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ ف۪ي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ
Ancak Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyen ve kalpleri şüpheye düşüp de o şüpheleri içinde bocalayıp duranlar senden izin isterler.
وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَق۪يلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ
Eğer onlar (sefere) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların (isteksizce sefere) kalkmalarını kerih gördü ve bu yüzden onları (seferden) alıkoydu. Ve onlara, "(evlerinde) oturan (kadın)larla beraber (siz de) oturun!" denildi.
لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالاً وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Eğer onlar sizin içinizde (sefere) çıksalardı, bozgunculuğu arttırmaktan başka bir iş yapmazlardı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşuşurlardı. İçinizde onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah, (nefsine zulmeden) zalimleri en iyi bilendir.
لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْاُمُورَ حَتّٰى جَٓاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ اَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ كَارِهُونَ
Andolsun ki onlar, önceden de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı (türlü türlü) işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar kerih gör(üp ondan hoşlanma)salar da Allah'ın emri galip geldi.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ ل۪ي وَلَا تَفْتِنّ۪يۜ اَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَ
Onlardan öylesi de vardır ki, "bana izin ver de (bu sefere katılmayayım) beni fitneye (ve sıkıntıya) düşürme" der. Dikkat edin, (onlar zaten böyle söyleyerek asıl) fitneye (belanın tam içine) düşmüşlerdir! Hiç şüphesiz (hesap günü) cehennem, kâfirleri (çepeçevre) kuşatıcıdır.
اِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۚ وَاِنْ تُصِبْكَ مُص۪يبَةٌ يَقُولُوا قَدْ اَخَذْنَٓا اَمْرَنَا مِنْ قَبْلُ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ
(Resulüm!) Eğer sana bir iyilik isabet ederse (bu) onları tasalandırır. Fakat sana bir musibet erişirse, "iyi ki biz daha önceden tedbirimizi almıştık" derler ve sevin(ip kibirlen)erek dönüp giderler.
قُلْ لَنْ يُص۪يبَنَٓا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَاۚ هُوَ مَوْلٰينَاۚ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
De ki: "Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla isabet etmez. O, bizim Mevlâ'mız (sahibimiz, dostumuz ve yardımcımız)dır. O hâlde mü'minler ancak Allah'a (güvenip) tevekkül etsinler."
قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَٓا اِلَّٓا اِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِۜ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ اَنْ يُص۪يبَكُمُ اللّٰهُ بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدِه۪ٓ اَوْ بِاَيْد۪ينَاۘ فَتَرَبَّصُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ مُتَرَبِّصُونَ
De ki: "Siz bizim için ancak iki güzellikten (zafer veya şehadetten) birini mi bekliyorsunuz? Biz de sizin için, ya Allah'ın kendi katından ya da bizim elimizle size bir azap vermesini bekliyoruz. Haydi (Allah'ın gazabını) bekleyin, şüphesiz biz de sizinle beraber bekleyenlerdeniz!"
قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعاً اَوْ كَرْهاً لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْۜ اِنَّكُمْ كُنْتُمْ قَوْماً فَاسِق۪ينَ
De ki: "(Mallarınızdan gösteriş yapmak için) İster gönüllü ister gönülsüz infak edin, (bu şekilde infak ettikleriniz) sizden asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz fâsık bir topluluk oldunuz."
وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ وَلَا يَاْتُونَ الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمْ كُسَالٰى وَلَا يُنْفِقُونَ اِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ
Onların harcamalarının, kendilerinden kabul edilmesine mâni olan (hâlleri), onların Allah ve resulünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve (mallarını) gönülsüzce infak etmelerinden başka bir şey değildir.
فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ
(Resulüm!) Onların malları(nın) ve çocukları(nın çokluğu) senin tuhafına gitmesin. Allah bunlarla ancak dünya hayatında onlara azap etmeyi ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını murad eder.
وَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْۜ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلٰكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ
(O münafıklar) Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir; fakat onlar (sizden) korkan (ve bunun için sizdenmiş gibi gözükmeye çalışan) bir topluluktur.
لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـٔاً اَوْ مَغَارَاتٍ اَوْ مُدَّخَلاً لَوَلَّوْا اِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ
Eğer (onlar, sizden) sığınacak bir yer veya (barınacak) mağaralar ya da (gizlenecek) bir delik bulsalardı, elbette hemen oraya doğru yönelip kaçarlardı.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِۚ فَاِنْ اُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَاِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَٓا اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ
Onlardan öylesi de vardır ki sadakalar(ın ve ganimetlerin taksimi) konusunda seni kınarlar. Eğer o (sadakalar ve ganimetler)den onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar, şayet onlara o (sadakalar ve ganimet)lerden verilmezse hemen kızarlar.
وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟
Eğer onlar, Allah ve resulünün kendilerine verdiğine razı olup, "Allah bize yeter, yakında bize Allah da fazlından (lütuf ve ihsanından) verecek, resulü de; çünkü biz Allah'a rağbet ediyoruz (onun rızasını istiyoruz)" deselerdi (elbette bu kendileri için daha hayırlı olurdu).
اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْعَامِل۪ينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِم۪ينَ وَف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Sadakalar (ve zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak; fakirlere, yoksullara, (bu işle görevlendirilen) memurlara, kalpleri (İslam'a) ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda (çalışanlara) ve yolda kalmışlara mahsustur. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Yine o (münafık)lardan öyleleri vardır ki nebîyi incitirler ve (onun için), "o, (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır" derler. De ki: "O, sizin için bir hayır kulağıdır (sizin iyiliğiniz için sizi dinler). O, Allah'a iman eder, mü'minlere güvenir ve sizden iman edenler için de bir rahmettir." Allah'ın resulünü incitenler var ya, (işte) onlar için (âhiret günü) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْۚ وَاللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ اِنْ كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ
(Ayrıca o münafıklar) Sizi razı etmek için Allah'a yemin ederler. Eğer (onlar gerçekten) mü'min olsalardı (bilirlerdi ki), Allah ve resulü razı edilmeye daha layıktır.
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِداً ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْخِزْيُ الْعَظ۪يمُ
Hem onlar bilmiyorlar mı ki kim Allah'a ve resulüne karşı gelirse, elbette onun için (âhiret günü) içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte büyük rezillik budur.
يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ اَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلِ اسْتَهْزِؤُ۫اۚ اِنَّ اللّٰهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ
Münafıklar, kalplerinde olan (iki yüzlülüğ)ü kendilerine haber verecek bir sûrenin (mü'minlere) indirilmesinden çekinirler. De ki: "Siz alay edin (bakalım)! Şüphesiz ki Allah, o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkarıcıdır."
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Şayet onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, "biz sadece (lafa) dalmış (aramızda) eğleniyorduk" derler. De ki: "Siz Allah ile, O'nun âyetleri ve O'nun resulüyle mi alay ediyordunuz?"
لَا تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْۜ اِنْ نَعْفُ عَنْ طَٓائِفَةٍ مِنْكُمْ نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟
(Boşuna) Mazeret beyan etmeyin! Doğrusu siz (sözde) iman ettikten sonra (böyle yaparak) tekrar kâfir oldunuz. Eğer içinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile bir zümreye de (nefislerinin hevâsına tabi olup) mücrim olduklarından dolayı azap edeceğiz.
اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَاْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emrederler, iyilikten men ederler ve ellerini sıkı tutar(ak cimrilik eder)ler. Onlar (dünyada iken) Allah'ı unuttular, bunun üzerine (O da) onları (kıyamet günü) unuttu (onlara unutulmuş muamelesi yaptı)! Çünkü münafıklar, fâsıkların ta kendileridir.
وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ هِيَ حَسْبُهُمْۚ وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌۙ
Allah, münâfık erkeklere, münâfık kadınlara ve kâfirlere, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vaad etti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için (orada) daimi (bitmez, tükenmez) bir azap vardır.
كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
(Ey münâfıklar! Siz de tıpkı) Sizden öncekiler gibisiniz. (Hâlbuki onlar) Kuvvetçe sizden daha güçlü, malca ve evlatça daha çok idiler. Onlar (dünya nimetlerinden) kendi paylarına düşenle sefa sürmeyi seçtiler. İşte sizden öncekiler nasıl kendi paylarına düşenle sefa sürmeyi seçtilerse, siz de kendi payınıza düşenle sefa sürmeyi seçtiniz ve (bâtıla) dalanlar gibi siz de (o batağa) daldınız. İşte onların amelleri dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. Ve onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
اَلَمْ يَاْتِهِمْ نَبَاُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰه۪يمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِۜ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
(Resulüm!) Onlara kendilerinden evvelkilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrâhîm kavminin, Medyen halkının ve (Lût kavmi gibi) altüst olan (şehir)lerin haber(ler)i gelmedi mi? Resulleri onlara da apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) getirmişti. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar (resullerimizi ve âyetlerimizi inkâr ederek) kendi nefislerine zulmettiler.
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileri (dost ve yardımcıları)dır. Onlar iyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı ikâme eder(ek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışır)lar ve zekâtı ver(erek nefislerinin cimriliğini temizl)erler, Allah ve resulüne de (gönülden) itaat ederler. İşte, Allah onlara rahmet edecektir. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟
Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde temiz (ve güzel) meskenler vaad etti. Allah'ın rızası ise (bunların) hepsinden daha büyüktür. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Ey nebî! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara karşı sert davran! Onların varacakları yer cehennemdir. O, ne kötü bir varış yeridir!
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
(Resulüm! Münafıklar, o sözleri) Söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve İslam(ı kabul edip Müslüman) olduktan sonra (tekrar) kâfir oldular. Ayrıca başarılı olamadıkları bir şeye (seni öldürmeye) de yeltendiler. Ve sırf Allah ve resulü kendi fazlından (lütuf ve ihsanından) onları (iman nûruyla) zengin etti diye (ona düşmanlık besleyerek ondan) intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse (bu) kendileri için daha hayırlı olur. (Yok) Eğer yüz çevirirlerse, Allah onlara dünyada da âhirette de elem verici (iç yakan) bir azap ile azap edecektir. Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِه۪ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
Bir de onlardan kimi, "eğer (Allah) fazlından (lütuf ve ihsanından) bize verirse mutlaka biz de sadaka (ve zekât) vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız!" diye Allah'a söz verdiler.
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ بَخِلُوا بِه۪ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ
Fakat (Allah) fazlından (lütuf ve ihsanından) onlara (zenginlik) verince onda cimrilik edip (Allah'ın emrinden) yüz çevirerek (sözlerinden) döndüler.
فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقاً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
Böylece Allah'a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeleri sebebiyle (Allah da) kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalplerine bir nifak (iki yüzlülük hastalığı) yerleştirdi.
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِۚ
Hem onlar bilmiyorlar mı Allah onların sırrını da fısıldaşmalarını da bilir; çünkü Allah gayb (olan tüm gizlilik)leri hakkıyla bilendir!
اَلَّذ۪ينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّع۪ينَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ اِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْۜ سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Sadakalar hususunda, mü'minlerden (imkânları olup onu) gönülden (gelerek çokça) verenleri de güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları da kınayarak onlarla alay eden (münafık)lar var ya, (asıl) Allah onlarla alay etmiştir. Ve onlar için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
(Resulüm!) Onlar için ister mağfiret dile ister onlar için mağfiret dileme (hiç fark etmez)! Eğer onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de Allah onları asla mağfiret etmeyecektir. Bu, onların Allah ve resulünü inkâr etmeleri sebebiyledir. Çünkü Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.
فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَراًّۜ لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ
(Tebük Seferi'nden) Geride bırakılan (münâfık)lar, Allah'ın resulüne muhalefet ederek (sefere çıkmayıp) oturmalarıyla sevindi(ler). Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar ve (mü'minlere), "bu sıcakta sefere çıkmayın!" dediler. De ki: "Cehennem ateşi daha sıcaktır!" Ne olurdu (bunu) fıkhed(erek düşünüp idrak etmeye çalış)salardı.
فَلْيَضْحَكُوا قَل۪يلاً وَلْيَبْكُوا كَث۪يراًۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Artık kazanmakta oldukları (günahları)nın karşılığı olarak (dünyada) az (biraz) gülsünler, (âhirette ise) çok ağlasınlar!
فَاِنْ رَجَعَكَ اللّٰهُ اِلٰى طَٓائِفَةٍ مِنْهُمْ فَاسْتَاْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ اَبَداً وَلَنْ تُقَاتِلُوا مَعِيَ عَدُواًّۜ اِنَّكُمْ رَض۪يتُمْ بِالْقُعُودِ اَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُوا مَعَ الْخَالِف۪ينَ
(Resulüm!) Eğer Allah seni (Tebük Seferi'nden sonra) onlardan bir zümrenin yanına döndürür de (bundan sonraki savaşlara seninle beraber) çıkmak için senden izin isterlerse (onlara) de ki: "Benimle beraber asla (hiçbir sefere) çıkmayacaksınız ve düşmana karşı benimle beraber asla savaşmayacaksınız! Çünkü siz ilk defa (Tebük Seferi'nde savaşa çağrıldığınızda evlerinde oturan kadınlar gibi) oturmaya razı oldunuz. Şimdi de geride kalan (kadın)larla beraber oturun!"
وَلَا تُصَلِّ عَلٰٓى اَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ اَبَداً وَلَا تَقُمْ عَلٰى قَبْرِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ
Onlardan ölen birinin üzerine (varıp) asla (cenaze) namaz(ını) kılma ve onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah'ı ve resulünü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.
وَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَاَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ
(Resulüm!) Onların malları(nın) ve çocukları(nın çokluğu) senin tuhafına gitmesin. Allah bunlarla ancak dünyada onlara azap etmeyi ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını murad eder.
وَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ اَنْ اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَاْذَنَكَ اُو۬لُوا الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِد۪ينَ
(Onlara) "Allah'a iman edin ve resulü ile birlikte cihad edin" diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan (servet ve) gösteriş sahibi olanlar, senden izin istediler ve, "bizi bırak oturanlarla beraber (biz de evlerimizde) oturalım" dediler.
رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِ وَطُبِـعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ
Geride kalan (kadın)larla beraber oturmaya razı oldular, bu sebeple onların kalplerine mühür vuruldu. Artık onlar fıkhed(erek hakkı düşünüp idrak ede)mezler.
لٰكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ جَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Fakat resul ve onunla beraber iman edenler, (Allah yolunda) mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte (bütün) hayırlar onlarındır ve işte felaha (kurtuluş ve saadete) erenler de onlardır.
اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟
Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
وَجَٓاءَ الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Bedevi Araplardan (sefere katılmamak için) mazeret ileri sürenler, kendilerine izin vermen için (sana) geldiler. Allah ve resulüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile beyan etmeden yerlerinde) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara yakında elem verici (iç yakan) bir azap isabet edecektir.
لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَٓاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضٰى وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ اِذَا نَصَحُوا لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ مَا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ مِنْ سَب۪يلٍۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ
Allah ve resulüne karşı (sadık ve) samimi oldukları takdirde; zayıflara, hastalara ve (seferde) harcayacak bir şey bulamayanlara (seferden geri kalmalarından dolayı) bir güçlük (ve günah) yoktur. Zira (Allah ve resulüne karşı sadık ve samimi olan) muhsinlerin (güzellik yapıp güzel olanların) aleyhine (onları suçlamak için) bir yol yoktur. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ اِذَا مَٓا اَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لَٓا اَجِدُ مَٓا اَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِۖ تَوَلَّوْا وَاَعْيُنُهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَناً اَلَّا يَجِدُوا مَا يُنْفِقُونَۜ
Kendilerini (savaşa katılmak üzere bir bineğe) bindirmen için sana geldiklerinde, "sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" deyince, (bu uğurda) infak edecek bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek geri dönen kimselere de (bir günah) yoktur.
اِنَّمَا السَّب۪يلُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَسْتَاْذِنُونَكَ وَهُمْ اَغْنِيَٓاءُۚ رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِۙ وَطَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
(Kınama ve ayıplamaya) Yol, ancak zengin oldukları hâlde (sefere çıkmamak için) senden izin isteyenleredir. (Çünkü) Onlar geri kalan (kadın)larla beraber oturmaya razı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar (hakkı) bil(ip idrak ed)emezler.
يَعْتَذِرُونَ اِلَيْكُمْ اِذَا رَجَعْتُمْ اِلَيْهِمْۜ قُلْ لَا تَعْتَذِرُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكُمْ قَدْ نَبَّاَنَا اللّٰهُ مِنْ اَخْبَارِكُمْۜ وَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
(Seferden) Onlara döndüğünüz zaman size mazeret beyan edecekler. De ki: "(Boşuna) Mazeret beyan etmeyin! Size asla inanmayız; çünkü Allah, sizin (gerçek) durumunuzu bize haber vermiştir. (Bundan sonraki) Amelinizi de hem Allah hem de resulü görecektir. Sonra gaybı da şehadeti de (görünmeyeni de görüneni de en ince ayrıntısına kadar) bilen (Allah)a döndürüleceksiniz. Ve O, yaptıklarınızı size (tek tek) haber verecektir."
سَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ اِذَا انْقَلَبْتُمْ اِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْۜ فَاَعْرِضُوا عَنْهُمْۜ اِنَّهُمْ رِجْسٌۘ وَمَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Onlar(ın yanın)a döndüğünüz zaman size, kendilerin(i cezalandırmak)tan vazgeçmeniz için (sözde mazeretlerini tekrarlayarak) Allah'a yemin edecekler. Artık onlardan yüz çevirin! Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta oldukları (günahları)nın karşılığı olarak da onların varacakları yer cehennemdir.
يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْۚ فَاِنْ تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَرْضٰى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ
Onlardan razı olmanız için size (yemin üstüne) yemin ederler. Fakat siz onlardan razı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla razı olmaz!
اَلْاَعْرَابُ اَشَدُّ كُفْراً وَنِفَاقاً وَاَجْدَرُ اَلَّا يَعْلَمُوا حُدُودَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Bedevi Araplar, kâfirlik ve münafıklık bakımından hem daha beter hem de Allah'ın resulüne indirdiği (hükümlerin) sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ مَغْرَماً وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَٓائِرَۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Bedevi Araplardan öylesi vardır ki (Allah yolunda) infak ettiğini zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) sizin başınıza belalar gelmesini bekler. (Bekledikleri o) Kötü belalar kendi başlarına gelsin! Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ قُرُبَاتٍ عِنْدَ اللّٰهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِۜ اَلَٓا اِنَّهَا قُرْبَةٌ لَهُمْۜ سَيُدْخِلُهُمُ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Bedevi Araplardan öylesi de vardır ki Allah'a ve âhiret gününe iman eder, (Allah yolunda) infak ettiğini Allah katında yakınlığa ve resulün dualarını almaya vesile sayar. Dikkat edin! Şüphesiz o (infak ettikleri şeyler), kendileri için (Allah katında) bir yakınlıktır. Allah onları yakında rahmetinin içine (ve cennetine) koyacaktır. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
(İmanda, amelde ve hayırda yarışıp) Öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş, (onlar da) O'ndan razı olmuşlardır. (Allah) Onlara, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْۜ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍۚ
Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki nifakta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, onları Biz biliriz. Onlara iki defa (dünyada da kabirde de) azap edeceğiz sonra da onlar (âhirette) büyük bir azaba atılacaklardır.
وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلاً صَالِحاً وَاٰخَرَ سَيِّئاًۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler, sâlih bir ameli, kötü olan bir başka (amel)le karıştırdılar. (Eğer tövbe ederlerse) Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
(Resulüm!) Onların mallarından sadaka al ki bununla onları(n nefislerinin cimriliğini) temizleyesin, onları(n nefislerini) tezkiye edesin. Ve onlara dua et! Çünkü senin duan onlar(ın gönüllerin)e (inen bir nûr ve) bir sekînettir. Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَاْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Hem onlar bilmiyorlar mı, Allah, kullarının tövbesini kabul eden, sadakaları al(ıp geri çevirmey)endir. Çünkü Allah, (evet) O, Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَۜ وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ
De ki: "(Dilediğinizi) Yapın! (Bundan sonraki) Amelinizi hem Allah hem resulü hem de mü'minler görecektir. Sonra gaybı da şehadeti de (görünmeyeni de görüneni de en ince ayrıntısına kadar) bilen (Allah)a döndürüleceksiniz. Ve O, yaptıklarınızı size (tek tek) haber verecektir."
وَاٰخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِاَمْرِ اللّٰهِ اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
(Sefere katılmayanlardan) Diğer bir kısmı da Allah'ın emrine bırakılmışlardır. O, bunlara ya (hak ettiklerinden dolayı) azap eder veya (rahmetinden) tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِرَاراً وَكُفْراً وَتَفْر۪يقاً بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَاداً لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
(Münafıklar arasında) Bir de (mü'minlere) zarar vermek, (âyetleri) inkâr etmek, mü'minlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve resulüne karşı savaşmış olanın gözcülüğünü yapmak için bir mescid(i, mescid-i dirârı üs) edinenler de vardır. (Onlar) "Biz (bu yaptığımızla) iyilikten başka bir şey istemedik" diye de mutlaka yemin ederler. Hâlbuki Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarına şahidlik eder.
لَا تَقُمْ ف۪يهِ اَبَداًۜ لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ ف۪يهِۜ ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ
(Resulüm!) Orada asla (namaza) durma! İlk günden beri takvâ üzere kurulan (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların kurduğu Kuba) Mescid(i), elbette içinde (namaza) durmana daha layıktır. Orada (Allah'ın âyetlerini ders edinip resule itaat ederek nefislerinin küfründen ve şirkinden) temizlenmeyi seven (yiğit) adamlar vardır. Allah, (nefislerinin küfründen ve şirkinden) iyice temizlenenleri sever.
اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
Binasını (dünyadaki hayatını ve bütün davranışlarını) Allah'tan takvâ (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışma) ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını her an çökmeye hazır bir uçurumun kenarına kurup onunla beraber (kendisi de) çöküp cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez.
لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟
Onların kurmuş oldukları (bu tür) binalar, (ölüp de) kalpleri parçalanıncaya kadar kalplerinde bir şüphe (ve nifak sebebi) olarak (kalmaya) devam edecektir. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Muhakkak ki Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine mutlaka (vereceği) cennet karşılığında satın almıştır. (Çünkü) Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Tevrât'ta, İncîl'de ve Kur'ân'da (onlara vaad edilen bu cennet, Allah'ın) kendi üzerine (aldığı) hak bir vaaddir. Ahdine Allah'tan daha çok vefa gösteren kim vardır! Öyleyse (ey mü'minler) O'nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin! İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
(Bu alışverişi yapanlar, Allah'a ve resulüne gönülden itaat ederek) Tövbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten men edenler ve Allah'ın sınırlarını muhafaza edenlerdir. (Resulüm! İşte bu) Mü'minleri müjdele!
مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِك۪ينَ وَلَوْ كَانُٓوا اُو۬ل۪ي قُرْبٰى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُمْ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ
Cehennem ehli oldukları kendilerine (apaçık) belli olduktan sonra yakınları dahi olsalar Allah'a şirk koşanlar için mağfiret dilemek nebîye ve iman edenlere yakışmaz.
وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَـهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ
İbrâhîm'in babası için mağfiret dilemesi ise sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Fakat gerçekten onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine (apaçık) belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, bağrı yanık (çok âh eden) ve çok yumuşak huylu idi.
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضِلَّ قَوْماً بَعْدَ اِذْ هَدٰيهُمْ حَتّٰى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Allah bir toplumu, kendilerini hidâyete erdirdikten sonra takvâ sahibi olacakları şeyleri (kulluk sorumluluklarını) onlara (iyice) açıklamadıkça dalâlete düşürecek değildir. Muhakkak ki Allah her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
اِنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Şüphesiz göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) Allah'a aittir. (O) Hayat verir ve öldürür. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır!
لَقَدْ تَابَ اللّٰهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ ف۪ي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَز۪يغُ قُلُوبُ فَر۪يقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ
Andolsun ki Allah, (Tebük Seferi'ne katılmayanlara izin vermesinden dolayı) nebî(sini affettiği gibi), içlerinden bir kısmının kalpleri nerede ise eğrilmek üzere olmasının ardından o güçlük zamanında ona tabi olan muhacirlerle ensâra da tövbe(yi nasip) etti. Sonra da onların tövbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara karşı çok Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَاَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟
(Allah, seferden) Geri kalan o üç kişinin de (tövbelerini kabul etti). Öyle ki yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı ve Allah(tan gelecek olan)a karşı yine O'ndan başka sığınacak hiçbir yer olmadığını iyice anlamışlardı. Sonra (Allah) onlara tövbe(yi nasip) etti ki tövbe etsinler. Çünkü Allah, (evet) O, Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve (Rabblerine âbd olacaklarına dair verdikleri söze sadakat gösteren) sadıklarla beraber olun!
مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ
Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevi Araplara, Allah'ın resulün(ün sefer çağrısın)dan geri kalmaları ve onun canından (önce) kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz. Bu böyledir; zira Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk ve bir açlığa duçar olmaları, kâfirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki bunlarla kendilerine sâlih bir amel yazılmış olmasın. Çünkü Allah, muhsinlerin (güzellik yapıp güzel olanların) mükâfatını zayi etmez.
وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِياً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Onların (Allah yolunda) ne küçük ne de büyük infak edecekleri bir harcama ve ne de geçecekleri bir vadi vardır ki Allah'ın onları, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırması için (bu ameller onların) lehine yazılmış olmasın.
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟
Bununla beraber mü'minlerin topyekûn sefere çıkmaları doğru değildir. Fakat onlardan, her bir kabileden bir taifenin sefere çıkmaları, (diğerlerinin de) dini iyice anlamaları ve (seferden) kendilerine döndükleri zaman kavimlerini (Allah'ın âyetleriyle) uyarmaları gerekmez miydi? Ta ki onlar (Allah'a karşı gelmekten) sakınsınlar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَلْيَجِدُوا ف۪يكُمْ غِلْظَةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kâfirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın, öyle ki onlar sizde bir sertlik (ve sağlam bir dirayet) bulsunlar. Bilin ki şüphesiz Allah muttakilerle (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlarla) beraberdir.
وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ اَيُّـكُمْ زَادَتْهُ هٰذِه۪ٓ ا۪يمَاناًۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَزَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ
Ne zaman bir sûre indirilse onlardan kimi (münâfıklar), "bu (sûre) hanginizin imanını artırdı?" der(ler). Fakat iman edenlere gelince, (her inen sûre) onların imanını artırır ve onlar (bununla) sevinirler.
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْساً اِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ
(Her inen sûre) Kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık bulunanların ise (gönüllerindeki) pisliklerine pislik katar ve böylece onlar kâfir olarak ölüp giderler.
اَوَلَا يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ ف۪ي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ
Onlar her yıl bir veya iki kez (çeşitli musibetlerle) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Yine de ne tövbe ediyorlar ne de (bunlardan ibret ve öğüt alıp) tezekkür ediyorlar!
وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۜ هَلْ يَرٰيكُمْ مِنْ اَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُواۜ صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ
Bir de ne zaman bir sûre indirilse onlardan bazısı bazısına (göz kırparak) bakıp, "(çevreden) sizi birisi görüyor mu?" (derler), sonra da sıvışıp giderler. Şüphesiz onlar, fıkhetmeyen (apaçık ortada olan hakikati düşünüp idrak etmeyen) bir kavim oldukları için Allah onların kalplerini (imandan) çevirmiştir.
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌۘ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Andolsun ki size, kendi içinizden öyle bir resul gelmiştir ki sizin zahmet ve meşakkat çekmeniz ona çok ağır gelir. (O) Size çok düşkün, mü'minlere karşı ise çok Raûf'tur, Rahîm'dir (Allah'ın esmâsının üzerinde tecelli etmesiyle mü'minlere karşı şefkatle muamele eden ve ahlakında her zaman Allah'ın rahmeti tecelli edendir).
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۘ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
(Resulüm!) Eğer onlar (âyetlerimden ve senden yine de) yüz çevirirlerse artık onlara de ki: "Allah bana yeter. O'ndan başka İlâh yoktur. Ben (ancak) O'na (dayanıp güvenerek) tevekkül ederim; çünkü O, azim olan Arş'ın Rabbidir."
Tamamı Medine’de nâzil olan son sûredir. 113. âyetle son iki âyetin Mekke’de indiği yolundaki rivayet çoğunluğun görüşüyle bağdaşmamaktadır (İbn Âşûr, X, 6-7). Adını 117 ve 118. âyetlerde geçen “tevbe” kavramından almıştır. Bunun yanında sûrede müşrik ve münafıkların tuttukları yanlış yoldan dönerek tövbe etmelerinin gerekliliğinden söz edilmesi bu isimle anılmasına sebep teşkil etmiştir. Sûre, “hiçbir sorumluluk kabul edilmeyeceğine dair bildiri” anlamına gelen ilk kelimesi berâetten dolayı Berâe adıyla da anılmış, muhtevasında münafıklardan uzunca bahsedilerek iç yüzlerinin ortaya konulması ve taktiklerinin anlatılmasından dolayı onu aşkın başka isimlerle de adlandırılmıştır (Âlûsî, X, 329-330; İbn Âşûr, X, 5-6; Elmalılı, III, 2442). 129 âyet olup fâsılası “ب، ر، ل، م، ن” harfleridir; bunların ilk üçü altı âyetin sonunda yer almıştır. Sûrenin başında besmele yer almamaktadır. Bunun sebebiyle ilgili, Enfâl sûresinin devamı olup ikisinin tek sûre sayıldığı, sûrede daha çok savaştan bahsedildiği, besmelenin ise rahmet ve şefkat özelliği taşıdığı için muhteva ile uyuşmadığı yönünde bazı açıklamalar yapılmıştır. Ancak Kurtubî’nin de belirttiği gibi (el-CâmiǾ, VIII, 40-41) bu konuda en isabetli görüş şu olmalıdır: Hz. Peygamber yeni nâzil olan âyet ve sûrelerin hangi âyet ve sûrenin yanına konulacağını belirliyor, bu arada besmeleyi de zikrediyordu. Tevbe sûresinin Enfâl’den sonra kaydedilmesini emretmiş, fakat besmele yazılmasından söz etmemiştir. Resûlullah sûrenin nüzûlünden bir yıl sonra vefat etmiş ve Halife Osman döneminde Kur’an âyetleri mushaf haline getirilirken de Tevbe sûresinin başında besmele yazılmamıştır (krş. Tirmizî, “Tefsîr”, 9/1).
Tevbe sûresinin muhtevasını müslüman hâkimiyetinin ilân edilmesi, münafıkların ve samimi müminlerin niteliklerinin anlatılması şeklinde üç bölüm halinde ele almak mümkündür. 8 (630) yılında Mekke’nin fethedilmesiyle Arabistan yarımadasında İslâm hâkimiyetinin sağlanmasında çok önemli bir merhale katedilmişse de yarımadanın çeşitli yerlerinde direnişler devam ediyor, müslümanlarla aynı coğrafyada yaşayan ve kendileriyle antlaşmalar yapılan bazı müşrik grupları da bulunuyordu. Fetihten yaklaşık on dört ay sonra (Zilkade-Zilhicce/Mart 631) Hz. Ebû Bekir yönetiminde düzenlenen ilk İslâmî haccın ifa edilmesi niyetiyle müslümanların Medine’den yola çıkmasının ardından Tevbe sûresi inmiş, Resûl-i Ekrem sûrenin özellikle müşrikleri ilgilendiren hükümlerinin tebliği için arkadan Hz. Ali’yi göndermişti. Sûrenin ilk bölümünü oluşturan âyetler onun bu tebligatı çerçevesine girer. “Allah ve resulünden antlaşma yaptığınız müşriklere açık bildiri” diye başlayan sûrenin bu âyetlerinde müslümanlarla puta tapanların dinî, siyasî ve sosyal konumlarının bundan böyle tamamen birbirinden ayrılacağı ifade edilir. Buna göre aralarında antlaşma bulunan gruplarla antlaşma müddetince, diğer müşriklerle o günden itibaren dört ay süreyle barış hali devam edecek, antlaşma şartlarına uyup düşman saflarında yer alan kimselere destek vermemek kaydıyla müşriklere savaş açılmayacaktır. Bunun yanında putperestlikten dönüp iman eden, namaz kılıp zekât veren herkes dokunulmazlığa sahip olacak, kendi inancına bağlı kalmakla birlikte müslümanların ülkesine -seyahat amacıyla- girmek isteyenlere de güvence verilecektir (âyet: 1-6). Bu âyetlerin ardından müşriklerin müslümanlara karşı samimi davranmadıkları, ahid ve antlaşma tanımadıkları belirtilir. Bununla birlikte tuttukları yoldan vazgeçip iman ettikleri, namaz kılmayı ve zekât vermeyi kabul ettikleri takdirde (Mâtürîdî, VI, 292-293, 302-303) müslümanların din kardeşleri sayılacak, fakat antlaşmaları bozup İslâmiyet’e dil uzatanlara savaş açılacaktır. Bu arada küfür ve inkârda ısrar eden putperestlerin camilerin ve Mescid-i Harâm’ın hizmetinde bulunamayacakları, bu hakkın Allah’a ve âhiret gününe iman edip namaz kılan, zekât veren ve Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmayanlara ait olduğu vurgulanır. Daha sonra İslâmiyet’in yayılıp yerleşmesi ve gönüller üzerinde hâkimiyet kurması için elden gelen gayretin (cihad) sarfedilmesinin önemi üzerinde durulur, ebedî saadete bu nitelikleri taşıyanların erişeceği belirtilir. Bu idealin baba, oğul, kardeş, eş ve yakın akraba sevgisinden, servet, ticaret ve konforlu mesken arzusundan üstün tutulması gerektiği anlatılır (âyet: 7-27). Ardından müminlere hitap edilerek mânevî kire bulanmaları yüzünden müşriklerin bundan böyle Kâbe’ye yaklaşamayacağı bildirilir. Allah’ın birliğine ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve resulünün haram kıldığını haram tanımamak suretiyle hak dini reddeden, Üzeyir’i ve Îsâ’yı Allah’ın oğlu diye tanımlayan yahudi ve hıristiyanlardan oluşan Ehl-i kitap’la da cizye vermeyi kabul etmelerine kadar savaşılması emredilir. Bu iki zümrenin bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Îsâ’yı Allah’tan başka rab edindikleri, böylece şirke düşerek Allah’ın nurunu söndürmeye çalıştıkları, fakat bunu asla başaramayacakları, İslâmiyet’in bütün dinlere hâkim olacağı ifade edilir; yahudi ve hıristiyan din adamlarından çoğunun haksız yere insanların mallarını yedikleri belirtilir. Birinci bölümün sonunda savaşın yasaklandığı haram ayların ve dolayısıyla diğer zaman dilimlerinin takvimdeki yerlerinin değiştirilmemesinin gerektiği vurgulanır (âyet: 28-37). Hz. Ali’nin İslâm tarihinin ilk hacı adaylarına, ayrıca son defa müslümanlarla birlikte kendi inançlarına göre hac yapan müşriklere tebliğ ettiği hükümler şunlardır: a) Cennete sadece hak dine inananlar girecek; b) Bu hac mevsiminin bitiminden itibaren müslüman olmayan kimseler Mescid-i Harâm’a yaklaşmayacak; c) Artık Kâbe çıplak olarak tavaf edilmeyecek; d) Müslümanlarla antlaşması bulunanlara belirlenen sürenin sonuna kadar güvence verilecek, antlaşması olmayanlara da dört ay süre tanınacaktır (Müsned, I, 79; Tirmizî, “Tefsîr”, 9; İbn Kayyim el-Cevziyye, III, 519-520).
Tevbe sûresinin ikinci bölümü, o zamanki müslüman toplumun iç problemleri ve bu problemlerin başında yer alan münafıklar hakkındadır. 9 (630) yılında 40.000 kişilik bir Bizans ordusunun müslümanları imha etmek amacıyla hazırlığa başladığı yolundaki haberlerin ulaşması üzerine Hz. Peygamber askerî harekât hazırlıklarına başladı. Ancak bazı müslümanlar bu zor sefere katılmakta isteksiz görünüyor ve işi yavaştan alıyordu. Bölümün ilk âyetlerinde sitem, tehdit ve özendirme unsurları taşıyan ifadelerle bu probleme temas edildikten sonra (âyet: 38-41) önceki yıllardan itibaren müslüman görünmekle birlikte İslâmiyet’i gönülden benimsememiş ve müslüman topluma ısınamamış münafıkların Tebük Seferi münasebetiyle sergiledikleri davranışlar ve onların ruhsal portreleri anlatılır. Münafıkların Allah’a, resulüne ve âhiret gününe inanmadıkları, namaza üşenerek geldikleri, toplum yararına yapılması gereken harcamaları istemeyerek yerine getirdikleri, meşrû mazeretleri bulunmadığı halde yalan söyleyip sefere katılmamak için izin istedikleri, esasen katılsalar da bozgunculuktan başka bir şey yapmayacakları bildirilir (âyet: 42-54). Münafıkların mal ve evlât sahibi olmalarına imrenilmemesinin gerektiği, bu dünya imkânlarının onlar için bir sıkıntı sebebi ve küfürle can vermelerine bir vasıta niteliği taşıdığı ifade edildikten sonra onların zenginliklerine rağmen zekâttan pay almak istedikleri, öte yandan Allah ile, resulü ile ve O’nun âyetleriyle alay ettikleri halde aksini ileri sürüp ant içtikleri belirtilir. Burada münafık erkeklerle münafık kadınların aynı ruhî ve ahlâkî özelliklere sahip olduğu, kötülüğü özendirip iyiliğe engel olmaya çalıştıkları, sosyal harcamalarda cimri davrandıkları, dolayısıyla Allah’ı unuttukları, bu sebeple ebediyen cehennemde kalacakları haber verilir (âyet: 55-68). Buna karşılık mümin erkeklerle mümin kadınların ortak bir ruhsal yapıya sahip bulundukları ve iyiliği emredip, kötülükten sakındırdıkları, namaz kılıp zekât verdikleri, Allah’a ve resulüne itaat ettikleri, bunun sonucunda Allah’ın rahmetine, cennet nimetlerine ve en büyük mutluluk olan Allah rızasına kavuşacakları anlatılır (âyet: 71-72). Hz. Peygamber’e ve müslümanlara kâfirlerle münafıklara karşı cihad etmeleri, bu sırada onlara sert davranmaları emredilir; Resûlullah’tan münafıklar için hiçbir şekilde af dilememesi ve onlar için dua etmemesi istenir. Hastalık veya güçsüzlüklerinden dolayı, ayrıca malî imkânları bulunmadığından Tebük Seferi’ne katılamayanların vebalinden söz edilemeyeceği belirtilir; Medine’de ve çevresinde oturanlar arasındaki münafıkların yanı sıra çeşitli bölgelerde bedevî Araplar’dan da münafıkların türediği bildirilir. İslâmiyet’i ilk benimseyen muhacirlerin, ensarın ve bu iki zümreye güzellikle uyan bütün müslümanların büyük nimetlere nâil kılınacağı beyan edilir (âyet: 100). Bu arada Tebük Seferi’ne tembellikleri yüzünden katılmayan ve günahlarını itiraf eden üç kişinin affedileceği müjdesi verilir. Nifak ehlinin müslümanlara zarar vermek gayesiyle Kubâ Mescidi’nin karşısında yaptırdıkları mescide temas edilerek Resûlullah’a o mescide hiçbir şekilde girmemesi emredilir (bk. MESCİD-i DIRÂR).
Üçüncü bölüm müminlere ve onların vasıflarına dair olup burada “alışveriş” kavramı kullanılarak Allah ile müminler arasında yapılan bir anlaşmadan söz edilir. Buna göre müminler Allah yolunda gerektiğinde öldürme ve öldürülmeyi göze alarak cihad edecek, Allah da onları cennete koyacaktır. Âyette bu anlaşmanın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yer aldığı belirtilir ve alışverişleri sebebiyle tebrik edilmeye lâyık görülen müminlerin nitelikleri şöyle sıralanır: İşledikleri hatalardan dolayı tövbe edenler, ibadetlerini samimiyetle yerine getirenler, Allah’a hamdedip şükürde bulunanlar, İslâmiyet’i yaymak için seyahat edenler, rükûa ve secdeye varanlar, iyiliği yaptırmaya ve kötülükten sakındırmaya çalışanlar, Allah’ın koyduğu sınırları koruyup onları aşmayanlar. Küfürle imanın hem düşünce hem realite bakımından bütün açıklığıyla birbirinden ayrılmasından sonra ne peygamberin ne de müminlerin puta tapanlar için af dileyebileceği vurgulanır. Ardından Hz. Peygamber’in, muhacirlerin ve ensarın, sıkıntılı Tebük Seferi’nde Resûlullah’ın yanında yer alanların ve mazeretsiz sefere katılmadıkları halde dürüstlükten ayrılmayan, müslümanların kendileriyle elli gün boyunca konuşmadığı üç sahâbînin (Buhârî, “Meġāzî”, 79; Müslim, “Tevbe”, 53; İbn Hişâm, II, 531-537) affedildiği bildirilir. Bu ilâhî beyanın bir tövbe yenilemesi ve bir veda özelliği taşıdığını söylemek mümkündür; zira Resûl-i Ekrem’in dünya hayatı bir yıl içinde nihayete ermiştir. Daha sonra müminlere hitap edilerek Allah’a karşı saygılı davranmaları ve sadâkat sahibi kimselerden ayrılmamaları istenir. Medine’de ve çevresinde yaşayan müslümanların seferden geri kalıp Resûlullah’ı yalnız bırakmalarının ve onun yanında yer alacağına kendi nefislerini düşünmelerinin doğru olmadığı ifade edilir. Müminlerin İslâm’ı yayarken karşılaşacakları zorlukların, çekecekleri zahmetlerin, yapacakları malî fedakârlıkların Allah nezdinde sâlih amel kabul edileceği belirtilir. Öte yandan müminlerin tamamının sefere çıkmaması ve bazı grupların geri kalıp dinî hükümleri öğrenmesi için kendilerini ilme adamalarının gerektiği vurgulanır. Ardından yine münafıkların bazı tavırlarına işaret edildikten sonra bütün müslümanlara hitap edilerek kendi içlerinden kendilerine bir elçinin geldiği, onun müslümanların özellikle ebediyet âleminde sıkıntıya düşmesinden büyük üzüntü duyduğu, herkesin hidayete kavuşmasını şiddetle arzu ettiği, müminlere karşı çok şefkatli ve çok merhametli olduğu ifade edilir. Son âyette Resûl-i Ekrem’e bunca gayretlere rağmen bazı insanların gerçeği benimsemekten yüz çevirmeleri durumunda şöyle demesi emredilir: “Allah bana yeter; O’ndan başka ilâh yoktur; yalnız O’na dayanıp O’na güveniyorum. Yüce arşın rabbi ve üstün hâkimiyetin sahibi O’dur” (âyet: 111-129).
Tevbe sûresinde iman, nifak ve şirkten doğan davranışlar anlatılarak bunları benimseyenler psikolojik tahlile tâbi tutulmuş, her birine ait hükümler belirtilmiş ve değerlendirmeler yapılmıştır. Sûrede “cihad”, “kıtâl” ve “nefr” kavramlarıyla müslümanlar savaşa teşvik edilmiştir. Bu da İslâmiyet’in Arabistan yarımadasına yayıldığı o dönemde yarımadanın içinde direnişlerin, dışında da müslüman varlığına karşı tehditlerin mevcudiyetini gösterir. Nitekim Hz. Peygamber’in son günlerinde bazı hareketler ortaya çıkıp vefatının ardından devam etmiştir. Tevbe sûresinin Hz. Peygamber’e verilen ve Tevrat’ın muhtevasının tamamına denk gelen yedi sûreden (seb’i tıvâl) biri olduğu (Müsned, IV, 107), Hz. Ömer’in erkeklerin Tevbe sûresini öğrenmeleri, kadınlara da Nûr sûresinin öğretilmesi yönünde tâlimat verdiği (İbrâhim Ali, s. 224-225, 244-245) bilinmektedir. Bazı hadis kitaplarında yer alan, “Kur’an bana âyet âyet, harf harf nâzil olmuştur; ancak Berâe sûresiyle “Kul hüve’llāhu ahad” müstesna; bu iki sûre nâzil olurken beraberinde 70.000 saf melek bulunuyordu” meâlindeki hadis (Zemahşerî, III, 111; Beyzâvî, II, 216) sabit görülmemiştir (Zemahşerî, I, 684; İbrâhim Ali, s. 462).
Abdullah Muhammed Hüseyin ez-Za‘bî, ǾAlâķatü’l-müslimîn bi-ġayrihim kemâ câǿet fî sûreti’t-Tevbe adıyla bir yüksek lisans çalışması yapmıştır (1403, Muhammed b. Suûd İslâm Üniversitesi Medine İslâmî Davet Yüksek Enstitüsü). Kâmil Selâme ed-Daks el-ǾAlâķatü’d-devliyye fi’l-İslâm Ǿalâ đavǿi’l-iǾcâzi’l-beyânî fî sûreti’t-Tevbe (Cidde 1395/1975) ve Abdurrahman Abdullah el-Muhammedî el-Cihâd fî đavǿi sûreti’t-Tevbe ismiyle birer eser kaleme almışlardır. Uri Rubin, “The Great Pilgrimage of Muhammad: Some Notes on Sūre IX” adlı makalesinde Tevbe sûresinin 3. âyetinde geçen “el-haccü’l-ekber” terkibini tahlil etmiş (JSS, XXVII/2 [1982], s. 241-261), “Barā’a: A Study of Some Quranic Passages” başlıklı yazısında da Hz. Peygamber’in çeşitli kabilelerle yaptığı antlaşmaları ifade eden âyet ve hadisleri değerlendirmek suretiyle “berâe” kelimesinin mânasını tartışmıştır (Jerusalem Studies in Arabic and Islam, V [1984], s. 13-32). Şehîd-i Sânî, Tefsîrü’ş-Şehîdi’ŝ-Ŝânî adlı eserinde besmelenin geniş bir açıklamasıyla Tevbe sûresinin 100. âyetinin tefsirini yapmış (DİA, XXXVIII, 440), Ahmed Râfî‘ et-Tahtâvî, Bulûġu’s-sûl fî tefsîri “le-ķad câǿeküm resûl” adlı eserinde sûrenin 128. âyetini tefsir etmiştir (Kahire 1305).
BİBLİYOGRAFYA:
Müsned, I, 79; IV, 107; Buhârî, “Meġāzî”, 67, “Tefsîr”, 9/1; İbn Hişâm, es-Sîre2, II, 531-537; Mâtürîdî, Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân (nşr. Ertuğrul Boynukalın), İstanbul 2006, VI, 292-293, 302-303; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 684; III, 111; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-CâmiǾ, Beyrut 1408/1988, VIII, 40-41; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, II, 216; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-meǾâd (nşr. Şuayb el-Arnaût - Abdülkādir el-Arnaût), Beyrut 1425/2005, III, 519-520; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (nşr. Ahmed el-Emed - Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1420/1999, X, 329-330; M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taĥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420/2000, X, 5-7; Elmalılı, Hak Dini, III, 2442; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye ve ħaśâǿiśü’s-süver, Beyrut 1420/1999, III, 227-308; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 224-225, 244-245, 462; Seyyid Muhammed Hüseynî - Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i Tevbe”, DMT, IX, 341-342; Abbas Bahrânî, “Berâǿet, Sûre”, Dânişnâme-i Cihân-ı İslâm, Tahran 1375/1997, II, 625-627; Mustafa Öz, “Şehîd-i Sânî”, DİA, XXXVIII, 440.
Bekir Topaloğlu