Bilmediler mi ki şübhesiz Allah, onların sırlarını ve fısıldaşmalarını bilir; çünki şübhesiz Allah, (bütün) gizlilikleri çok iyi bilendir!(2)
(2)“Hiçbir şey O’ndan gizlenmesi kābil (mümkün) değildir. Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşyâ, güneşi görmemesi kābil olmadığı gibi, o Alîm-i zü’l-Celâl’in (sonsuz ilim ve Celâl sâhibi olan Allah’ın)nûr-ı ilmine karşı eşyânın gizlenmesi, bin derece daha gayr-ı kābildir, muhâldir (imkansızdır). Çünki huzur var. Yani herşey dâire-i nazarındadır (bakıyor) ve mukābildir (karşısındadır) ve dâire-i şuhûdundadır(görmektedir) ve herşeye nüfûzu var (ilmi herşeye işliyor). Şu câmid (ruhsuz) güneş, şu âciz insan, şu şuursuz röntgen şuâ‘ı gibi zînûrlar (nûrlu şeyler); hâdis(sonradan olma), nâkıs (noksan), ârız oldukları hâlde, onların nûrları, mukābilindeki herşeyi görüp nüfûz ederlerse (işlerlerse), elbette vâcib ve muhît (kuşatan) ve zâtî (kendine âid) olan nûr-ı ilm-i ezelîden(Allah’ın ezelî ilminin nûrundan) hiçbir şey gizlenemez ve hâricinde (dışında) kalamaz. (...) Mâdem şu kâinât sâhibinin böyle bir ilmi vardır; elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir, hikmet ve rahmetin muktezâsına (gereğine) göre onlarla muâmele eder ve edecek. Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zât seni bilir ve bakar, bil ve ayıl!” (Mektûbât, 20. Mektûb, 73-75)