Sadakalar (zekâtlar)¹ Allah’tan bir farz olarak² ancak; fakirlere,³ düşkünlere,⁴ (zekât toplama) memurlarına,⁵ kalpleri İslâm’a ısındırılacaklara,⁶ kölelere, borçlulara, Allah yolunda⁷ yapılan hizmetlere ve yolda kalmışlara verilir. Gerçekten Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.⁸
1 Sadaka (Zekât): Bir Müslüman’ın malından sadece Allah için ihtiyacı olanlara temlik edilmek üzere verdikleridir. Sadakanın; “ihtiyaç, temlik ve Allah için olmak” üzere üç şartı vardır. Sadaka, farz ve nafile olmak üzere iki kısımdır. Farz olanına, “zekât” denilir. Her iki kısmın da bazı çeşitleri vardır. Mesela tarım ürünlerinden alınan zekâta "öşür" denilir. Ayrıca sevaim “hayvanlar”, ağnam “koyunlar”, ticaret, nukud “nakit paralar”, rikaz “defineler”, meadin “madenler” adı verilen bölümlerinin de özel zekât miktarları vardır. Bir de nefsin zekâtı olan "Sadaka-i fıtır" vardır. Görülen ve görülmeyen mallardan alınan bu zekâtların hepsi farz sadakalar cinsindendir. Âyetin sonundaki bağlantı karinesiyle burada asıl söz konusu olan şey farz olan sadakalar, yani zekât çeşitleridir. 2 Sadaka; zenginin fakirlere bir lütfu değil fakirlerin zenginlerin zimmetine geçmiş bir hakkı yani bir borcun iadesi demektir. Yani sadaka, Allah’ın hakkıdır. Bundan dolayı sadaka ancak Allah için verilir. Peygamberimizin ailesinden olan fakirlerin, zekât almaları ise haramdır. 3 Fakir: Kazancı ailesinin ihtiyacına yetmeyen ve çok az mala sahip olan kimse demektir. Bununla beraber, az bir gelire sahip de olabilir, böylece fakir ve muhtaç durumda olduğunu gizleyebilirler. Hatta bu yüzden "İffetli ve çekingen olduklarından, hallerini bilmeyenler onları zengin sanırlar." (Bakara: 273) âyetinin tarifi ile cahiller onları zengin bile sanabilirler.4 Miskîn: Çok daha düşkün, fakirliği açıkça belli olan, âciz kimse demektir. "Yersiz yurtsuz, evsiz barksız yoksul ve kimsesizler" (Beled: 16) âyetinin de işaretiyle yoksulluğu dışarıdan bakıldığı zaman da belli olan kişi demektir. Miskinlik fakirlikten daha aşağı bir durumda olmak anlamına gelir, ayrıca acizlik ve zillet mânâsını da ifade eder. 5 Zekât Memurları: Yani, İslâm Devletinde zekât toplama işinde çalışan tahsildarlar, kâtipler, koruyucular, bekçiler, mesela davar ve sığır cinsinden toplanan zekâtların çobanlığını yapanlar, toplanan zekâttan bu hizmetlerinin ücretini alabilirler. Bu ücretler, bunlar için sadaka olmaz, ücret olur. Ancak onların yaptıkları bu hizmetler, sonucu itibariyle fakirlerin ihtiyaçları ve onların menfaatleri yönünde yapılmış hizmetler olur.6 Müellefe-i Kulûb: Kalpleri İslâm’a ısınanlar, demektir. Bunlar; Müslümanlara yardımcı olan kâfirler, İslâm’a girme ihtimâli bulunanlar ve İslâm’a yeni giren kimselerdir ki bunlara, îmanları kuvvetleninceye kadar, zekât verilir. Bunlardan bir kısmı azılı kâfirler idi ki Rasulüllah (s.a.v), bunların şerlerini defetmek ve diğer kâfirlere ve zekât vermek istemeyenlere karşı çıkmalarını sağlamak için böyle ihsan ve yardımlarla kendilerini İslâm’a meyilli kişiler yapardı. Diğer bir kısmı ise kabile reisi ve ileri gelen kimseler durumunda idi ki Hz. Peygamber (s.a.v), bunlara ikram ve ihsanda bulunur, kendi kabilelerinden İslâm’a girenlere eza ve cefa etmelerini önlemeye çalışırdı. Rasulüllah (s.a.v), tarafından birinci ve ikinci kısma verilen yardımların resmi sadakalardan verildiği hakkında sarih bir rivayet yoktur. Rivayetler bunun ganimetlerden Rasulüllah (s.a.v)’in hissesi olan beşte birden verildiğini gösteriyor. Bundan dolayıdır ki, İmam Şafii ve bazı imamlar, buradaki “Müellefe-i Kulub” vasfının, gayr-i Müslimlere değil, Müslümanlara ait olduğu görüşünü savunmuşlardır. Üçüncü kısım ise İslâm’a yeni girmiş, imanları henüz iyice pekişmemiş olan zayıf karakterli kişiler idi ki, fakir olmasalar da kalpleri iyice İslâm’a ısınsın, imanları pekişsin ve İslâm’ı iyice benimsesinler diye Rasulüllah (s.a.v) tarafından, ikram ve ihsan görüyorlardı. Uyeyne b. Hısn, Akra’ b. Hâbis ve Abbas b. Mirdas bunlar arasındaydı. Hz. Ebu Bekir’in hilafeti sırasında yukarıda adı geçenler gelmişler ve: “Ey Allah’ın Rasulü’nün halifesi, bizim tarafta otsuz, işe yaramaz bir kıraç arazi var, onu bize tahsis et.” demişler. Hz. Ebu Bekir de o araziyi onlara tahsis eylemiş ve buna dair bir de yazılı belge düzenleyip, şahitlere imzalatmış. Bunlar şahit olsun diye Hz. Ömer’e vardılar, durumu anlattılar. Hz. Ömer bunu işitince yazılmış olan yazıyı ellerinden aldı, yırttı ve: “Rasulullah sizi İslâm’a ısındırıyordu ve o gün Müslümanların sayısı azdı. Şimdi ise Allahu Teâlâ Müslümanların sayısını çoğalttı. Gidin gücünüz yettiği kadar çalışıp çabalayın, siz size düşeni yaparsanız Allah da sizi gözetir.” dedi. Bunun üzerine onlar tekrar Hz. Ebu Bekir’e müracaat ettiler ve: “Halife sen misin, Ömer mi?” dediler. Ebu Bekir de: “Bazen o, bazen ben” dedi, bu konuda Ömer’e muvafakat ettiğini gösterdi. Böylece “Müellef-i Kulub”a yapılan özel bağışların İslâm’ın azınlıkta ve zayıf olduğu zamanlara mahsus bir uygulama olduğu anlaşıldı ve buna ashaptan karşı çıkan da olmadı. Bu uygulama, İslâm Devlet Başkanı’nın yetkisi altındadır. Uygun görürse kaldırabilir. 7 Fî Sebilillah: Bu hizmetlerin; Allah için cihad, hac, ilim öğrenme için yolculuk etmek olabilirse de İslâmi örfte bunun, “cihad ibâdeti” olmasıdır. Ve bu anlamda da bütün müfessirler ittifak etmişlerdir. Bu kavram ayrıca Suffe Ashabı gibi din ilimlerinin tahsiline kendini adamış olanları da kapsamı içine alır. Fî sebîlillâh sadaka, bir özel harcama şeklidir ki, bilhassa “î’lâyı kelimetullah” (Allah’ın kelimesini yükseltme) yolunda olanlara verilen sadakadır. Bu farkın belli olmasından dolayıdır ki, bütün tefsir bilginleri ve önde gelen fıkıh âlimleri bu “fî sebîlillâh” harcama yerinden asıl murad olunanların “mücahidler” olduğunda görüş birliği içindedirler. Bir Hadis-i Şerifte Efendimiz (s.a.v): “Zengine sadaka ancak fî sebîlillâh veya yolcu veyahut kendisine verilen sadakayı yoksul komşusuna iletmesi durumunda helal olur” buyurmuştur.8 Bu âyete göre; Allah’ın farz kıldığı sadaka, bu sekiz sınıfın dışındakilere verilemez. Sünnetteki uygulama da zekât ibâdetinin tıpkı Cuma namazı ve Hac gibi, İslâm Devleti ve başkanı tarafından organize edilmesini ve herkesin keyfine bırakılmamasını gerektirmektedir.