Eğer (Allah izin verdiği hâlde, size saldırı hazırlığı içinde olan saldırganlara karşı) sefere çıkmazsanız, sizi (dünyada saldırgan zalimlerin boyunduruğu altında ezilmeye mahkûm edecek, âhirette de) acıklı bir azap ile cezalandırır ve yerinize (bu hak davayı omuzlayacak) sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz (yapmak istediğine engel olamazsınız). Ve Allah her şeye (hakkıyla) gücü yetendir.*
(*) Tebük Seferi’ne katılacak olan Müslümanların işi oldukça zordu. Çünkü hem gidecekleri yer uzak hem de havalar sıcaktı. Savaşacakları düşmanları da güçlüydü. Kıtlık ve yokluk vardı. Genel seferberlik ilan edilmesine rağmen Müslümanların bir kısmı bu sefere sıcak bakmıyordu. Onun için sefer hazırlıkları uzun sürdü. Ancak Müslümanlar, kıtlığı, kuraklığı, sıcaklığı, uzaklığı bahane etmeden mutlaka bu sefere katılmalıydı, imanlarının ve sadakatlerinin gereğini yerine getirmeliydi. Aksi takdirde azaba mahkûm olacakları bu âyetle kendilerine bildiriliyordu. Demek, gerektiği zaman zulme karşı koymak, terörü engellemek, insan hak ve özgürlüklerini korumak, başka bir ifâde ile meşru savunma anlamındaki önleyici savaş da bir farzdır. Bizans’a karşı böyle bir vecibenin icrası için Müslümanların bir kısmı korkak ve ürkek davranarak sefere katılmak istemeyince bu defa hem teselli hem de uyarı amaçlı bir sonraki ayet nazil oldu. (C. Külünkoğlu Meali Tevbe -39. Ayet Açıklaması) İşte Tebük Seferi’nin bir saldırı olmadığı ve hristiyanların müslümanlara saldırı hazırlığına karşılık düzenlendiğinin tarihi bir gerçeklik olduğunu ifade etmektedir.,