YAHUDİLER: “Üzeyir Allah’ın oğludur” diyorlar; Hıristiyanlarsa: “İsa Allah’ın oğludur” diyorlar. Bunlar, özleri itibariyle, böylelerinin geçmiş çağlarda hakkı inkar edenlerin uydurduğu asılsız iddialara özenerek dillerine doladıkları söylentilerdir! ⁴⁴ [işte şu bedduayı hak ediyorlar:] “Allah kahretsin onları!” ⁴⁵ Zihnen nasıl da saptırılıyorlar! ⁴⁶
44 Bu ifade, vahyedilen önceki mesajların sapkın takipçilerinden söz eden önceki ayetle bağlantılıdır. Şirk (yani, tanrılığı [ya da tanrılık niteliklerini] Allah’tan başkalarına yakıştırma) ithamı, burada, önceki ayetteki “[Allah’ın, kendileri için din olarak vaz‘ettiği] hak dini din olarak benimseyip ona uymayanlar” ifadesine açıklık kazandırmak suretiyle, Yahudi ve Hristiyanlara da yöneltiliyor. Üzeyr’in (İbrani dilinde Ezra’nın) Allah’ın oğlu olduğu yolunda Yahudilere isnad edilen inanca gelince, belirtilmesi gerekir ki, hemen bütün klasik müfessirler, bütün Yahudilerin değil, yalnızca Arabistan Yahudilerinin böyle bir hurafeyle suçlanmış oldukları konusunda görüş birliği içindedirler. (Taberî’nin bu ayeti tefsir ederken kaydettiği, İbni ‘Abbâs’tan rivayet edilen bir Hadis’e göre, Medineli bir kısım Yahudi bir keresinde Muhammed (s)’e şöyle demişti: “Sen bizim kıblemizi terk etmişken ve Üzeyir’i Allah’ın oğlu olarak görmezken, biz nasıl uyabiliriz sana?”) Öte yandan, Ezra (yani, Arap diliyle ‘Uzeyr) bütün Yahudilerin gönlünde saygı ve itibarca müstesna bir yer tutmakta ve onlar tarafından en tazimkâr, en abartılı vasıflarla anılmaktadır. Yahudilerin inancına göre, Babil sürgünü sırasında kaybolduktan sonra Tevrat’ı yeniden toparlayıp cem ve tanzim eden, az çok bugünkü formu ve muhtevasıyla “tedvîn” eden kişidir o; ve dolayısıyla, “sonraki Yahudilikte hakim olacak olan, kendine has, resmî ve standart Yahudi din kurumunun kurucusudur” (Encyclopaedia Britannica 1963, c. IX, s. 15). O dönemden bu yana kendisine öylesine büyük bir saygı beslenmiştir ki, Hz. Musa Kanunları (ya da on emir) konusundaki hüküm ve içtihatları Talmutçular tarafından pratikte bu kanunların kendileriyle eşdeğer sayılmıştır ki, bu da, Kur’an öğretisi ışığında bakıldığında, bir insanı yarı-tanrısal bir kanun-koyucu konuma yüceltmek ve mecazî anlamda da olsa Allah’a nisbetle onu “oğul” yerine koymak ve dolayısıyla ona iftira etmek demek olacağından düpedüz affedilmez biçimde şirk derecesine varmaktadır. Karş. bu konuda Eski Ahid, Çıkış iv, 22-23 (“İsrail benim oğlumdur”) yahut Yeremya xxxi, 9 (“Ben İsrail için bir babayım”): bu ifadelere, müşrikçe çağrışımlarından ötürü Kur’an öğretisi şiddetle karşı çıkmaktadır.45 Parantez içinde “işte şu bedduayı hak ediyorlar” şeklindeki açıklayıcı ilavemiz, ayetin bu kısmı hakkında Zemahşerî ve Râzî’nin yaptığı inandırıcı açıklamalara dayanıyor. Aslında, Araplar “Allah kahretsin” yahut “Allah yok etsin” ifadesini doğrudan bir kargış, bir beddua anlamında kullanırlardı; fakat Kur’an öncesi Arapça’da dahî bu ifade, olağandışı tuhaf ve korkunç bir şeye dikkat çekip altını çizmeye yarayan deyimsel bir ifade karakterini de taşımaktaydı; pek çok dilbilimciye göre “bu ifade, burada da, olağan sözcük anlamından çok, dikkat uyandırıcı, belli bir olguya dikkat çekici işlevi için kullanılmıştır” (Menâr X, 399).46 Bkz. 5. sure, 90. not.