[Ve] kendilerine [çok önceden] vahiy bahşedilmiş olduğu halde [gerçek anlamda] Allah’a da, ahiret gününe de inanmayan, ⁴⁰ Allah ve O’nun Elçisi’nin yasakladığını yasak saymayan, ⁴¹ ve böylece [Allah’ın onlar için din olarak seçtiği] hak dini din olarak benimseyip ona uymayan kimselerle ⁴² savaşın; tâ ki, [savaş yoluyla] baş eğdirilip ⁴³ kendi elleriyle bağışıklık vergisi ödeyinceye kadar.
40 Lafzen, “kendilerine [önceden] vahiy/kitap verilmiş olup da inanmayanlarla ...” yahut: “kendilerine [önceden] kitap verilen kimseler içinden inanmayanlarla ...” Bizim çeviri ve yorumlarımızda genellikle gözönünde tuttuğumuz üzere, Kur’an’daki bütün ifadelerin, bütün ilke ve öğretilerin karşılıklı olarak birbirini tamamladığı ve dolayısıyla bunların her birinin bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak okunmadıkça doğru olarak anlaşılamayacağı temel ilkesi uyarınca, bu ayetin de, savaşın ancak savunma amacıyla caiz olduğu (bkz. 2:190-194 ve ilgili not) yolundaki açık seçik Kur’ânî ilkenin ışığı altında okunması, değerlendirilmesi gerekir. Başka bir deyişle, yukarıdaki savaş buyruğu ancak, Müslümanlar cemaatine ya da devletine karşı girişilen bir saldırı yahut onun güvenliğini açıkça ve tereddüte yer bırakmayacak biçimde tehlikeye sokan bir tehdidin mevcudiyeti halinde geçerlidir. Büyük Müslüman düşünür Muhammed Abduh da bu görüşe katılarak bu ayeti tefsir ederken şöyle demektedir: “İslam’da savaş ancak hakkı ve ona bağlı olan insanları savunmak gerektiği hallerde farz kılınmıştır... Hz. Peygamber’in bütün seferleri hep savunma niteliğindedir; İslam’ın ilk dönemlerinde Sahâbîlerce girişilen savaşlar için de aynı şey geçerlidir” (Menâr X, 332).41 Bizce, yukarıdaki buyruk ya da mesajın anahtar cümlesi budur. “elçi” terimi, şüphe yok ki, burada temsîl edici anlamıyla kullanılmış olup, Yahudi ve Hristiyanların inanç ve öğreti olarak bağlılık iddiasında bulundukları bütün peygamberlere -Yahudiler için özellikle Hz. Musa’ya, Hristiyanlar için de Hz. İsa’ya- ilişkindir (Menâr X, 333 ve 337). Burada kendilerinden söz edilen kimseler önceki cümlede Allah’a ve Ahiret Günü’ne (yani ölümden sonraki hayata ve kişinin, bu dünyada yapıp-ettiklerinden bireysel olarak sorumlu tutulacağına) inanmayı inatla reddetmek gibi ciddî ve temel bir günahla suçlandıktan sonra, devamla, kendi şeriatlarına karşı işledikleri, öncekine nisbetle hafif kalan birtakım amelî günahlarla suçlanmaları ilk bakışta anlaşılmaz gibi geliyor. Öyleyse, burada onlar için yapılan “Allah ve O’nun Elçisi’nin yasakladığını yasak saymıyorlar” şeklindeki suçlamanın, Allah’a inanmamak kadar ağır bir şeyi îma ediyor olması gerekmektedir. Onlara karşı savaş buyruğunun yer aldığı bir söylem, bu anlam örgüsü içinde buradaki “şey”, olsa olsa ancak, ortada hiçbir kışkırtıcı sebep olmadığı halde “saldırganlık eğilimi göstermek” olabilir: zaten, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmakla görevli elçilerin hemen hepsinin tebligatları aracılığıyla Allah’ın yasakladığı en ağır, en ciddî suçlardan biri de budur. Şu halde, yukarıdaki ayet, müminler için, Kur’an’a bağlı cemaate karşı saldırganca davranarak benimsemiş göründükleri kendi inançlarını dahî çiğnemekten çekinmeyen kitap ehline karşı, ama kitap ehlinin yalnızca böyle olanlarına karşı yapılmış bir savaş çağrısı olarak anlaşılmalıdır (karş. Menâr X, 338).42 Bununla bağlantılı olarak bkz. 5:13-14’deki, Yahudi ve Hristiyanlar hakkında, “... akıllarında tutmaları için kendilerine söylenen şeylerin çoğunu unuttular” şeklindeki ifade.43 Zımnen, “İslamî devletin hüküm ve yönetimi altına alınıp ...”. Burada “bağışıklık vergisi” sözcükleriyle karşıladığımız cizye terimi Kur’an’da yalnız bir kere geçmektedir ama terimin anlamı ve onunla ifade edilen uygulamanın amacı pek çok sahih Hadisle yeteri kadar açıklanmış bulunmaktadır. Sözkonusu terim bir ideolojik organizasyon olarak İslamî cemaat ya da devlet kavramıyla son derece yakından bağlantılıdır: ve bu nokta, bu verginin gerçek amacı doğru olarak anlaşılmak isteniyorsa, her zaman akılda tutulması gereken bir husustur. İslamî cemaat ya da devlet organizasyonu içinde gücü yeten her Müslüman, dinî özgürlüğünü yahut cemaatin siyasal güvenliğini tehdit eden her tehlikeye karşı, böyle bir tehlikenin fiilen kendini gösterdiği her zaman cihâd için silahlanma yükümlülüğü altındadır; başka bir deyişle gücü yeten her Müslüman zorunlu askerlik (savunma) hizmetiyle yükümlüdür. Bu öncelikle dinî bir yükümlülük olduğuna göre, İslamî dünya görüşünü (İslam ideolojisini) onaylamayan gayrimüslim uyrukların benzer bir yükümlülük altına sokulmaları haklı bir uygulama olmazdı. Ama, beri yandan onların vatandaşlık haklarının, dinsel özgürlüklerinin de bütün kapsamıyla tam bir koruma ve güvenlik altında tutulması gerekmektedir: İşte Müslüman tebaayı, vatandaşlık yükümlülüklerinin bu eşit olmayan dağılımı sebebiyle bir dereceye kadar tazmin edip dengelemek amacıyladır ki gayrimüslim tebaa (ehl-i zimmet, lafzen, “andlaşmalı” [ya da “koruma altındaki”] tebaa”, yani güvenlikleri hukuken Müslüman tebaa tarafından sağlanan gayrimüslimler) üzerine özel bir vergi yüklenmiştir. Bu itibarla, cizye, ne eksik ne fazla, askerî hizmetten bağışıklık vergisidir ve İslamî yönetimin bu durumdaki uyruklarıyla akdettiği “koruma sözleşmesinin” (zimmet) hukukî bedeli ya da karşılığıdır. (Terimin kendisi, ceza, yani, “tazminat ya da bedel olarak [bir şey] ödedi” fiilinden türemiştir -karş. Lane II, 422.) Ne Kur’an ne de Hz. Peygamber tarafından bu vergi için kesin bir miktar ya da nisbet belirlenmiş değildir; fakat konuyla alakalı rivayetlerin hemen hepsi, bu verginin, özellikle İslamî bir farîza olduğu için, doğal olarak gayrimüslimlerin değil yalnızca Müslümanların ödemekle yükümlü oldukları zekât (“arınma farîzası”) terimiyle ifade edilen vergiden adamakıllı düşük olduğunu açıkça göstermektedir. Şu hususu da sarahaten belirtmek gerekir ki, yalnızca, eğer Müslüman olmuş olsalardı, kendilerinden askerlik hizmeti vermeleri beklenebilecek olan gayrimüslimler, üstelik kolayca ödeyebilecekleri görülen kimseler cizye ödemekle yükümlüdürler. Dolayısıyla, kişisel durum ya da şartları bakımından askerlik hizmetinden hukuken zaten bağışık olan gayrimüslim uyruklar -Hz. Peygamber’in sünnetine, öğreti ve uygulamalarına dayanılarak bilindiği üzere- cizye yükümlülüğünden de bağışıktırlar; bu sınıfa giren gayrimüslimler: (a) Kadınlar, (b) ergenlik yaşına gelmemiş erkekler, (c) yaşlı erkekler, (d) hasta ve sakat erkekler, (e) rahipler, keşişler, ayrıca askerî hizmet için gönüllü olan bütün gayrimüslimler de, doğal olarak cizye yükümlülüğünün dışındadırlar. Bizim yukarıda ‘an yed (lafzen, “ellerinden”) terimi için kullandığımız “kendi elleriyle” yani, direnmeden ifadesi, Zemahşerî’nin bu ayet hakkındaki kendi tefsirinde verdiği muhtelif açıklamalardan birine dayanıyor. Reşid Rıza, yed sözcüğünü, “güç” ya da “iktidar” anlamını veren mecazî çağrışımlarıyla ele alarak, ‘an yed tabirini, teorik olarak cizye ödemekle sorumlu kişinin malî gücüne bağlıyor (bkz. Menâr X, 342): bu açıklama, hiç kuşkusuz bu verginin kabul gören tanımıyla da doğrulanmaktadır.