Fakat, (Medine dışında yaşayan yeni) mü’minlerin (ilim öğrenmek için Medine’ye doğru) hep birlikte yola koyulmaları doğru olmaz. İşin doğrusu şu değil mi: Onlara mensup her cemiyetten bir gurup (Medine’ye doğru) yola çıkmalı, dinde derin bir anlayış ve ilim elde etmek için çaba harcamalı[¹⁵⁵³] ve kendi toplumları arasına geri döndükleri zaman da onları uyarmalı[¹⁵⁵⁴] ki, (uyardıkları) o kimseler (yapmamaları gereken şeyler konusunda) sakınabilsinler.
[1553] Bu âyet, savaşta ya da barışta, eğitim ve öğrenimin toplumsal bir vecibe olduğunu, bu vecibenin toplumun üzerinden bu sorumluluğu birilerinin yerine getirmesiyle kalkacağını beyan eder. Kur’an bu çağrıyı “veri, data ve malumat” sahibi olmak için değil, “dinde tefakkuh sahibi olmak için” yapmaktadır. İlki “fıkıh tahsil etmeye”, ikincisi “bilgiyi elde etme, üretme ve iletmenin amacına dair derin bir bilinç kazanmaya” tekabül eder. Kişi insanların kurallar için değil, kuralların insanlar için olduğunu ancak bu tefakkuh sayesinde öğrenir. Hz. İsa’nın dilinde bu hakikat “insan sebt günü için değil, sebt günü insan içindir” şeklinde ifadesini bulmuştu (Markos 2:27-28). Zira Yahudileşen İsrâiloğulları tefakkuhsuz bir fıkıh tahsil ettikleri için, Cumartesi günü biri kuyuya düşse onu çıkarmamayı dindarlık sayıyorlardı. Her ne kadar Yahudi ilâhîyatında Pikvah nefeş dohe Şabat (can tehlikesi Şabat’ı öteler) ilkesi varsa da, bu insan canını korumayı zorunlu kılan bir ilke olmaktan çok bir keyfî “izin” ve “ruhsat” mahiyeti taşıyordu.
“Dinde tefakkuh sahibi olmanın” tam açılımı şudur: “azim ve gayretle tüm melekelerini kullanarak insanın Allah’a neden borçlu olduğunun bilincine varsınlar ve gereğini yapsınlar diye…” İnsan ancak bu bilinç sayesinde Allah’ın hakkını teslim etmek için Allah’a kayıtsız şartsız teslim olur.
[1554] Veya söz konusu olanın Medine’ye gelenler değil de, Medine’den çıkanlar olduğu varsayımından hareketle: “mü’minlerin topyekûn (savaş için) sefere çıkmaları doğru olmaz; onlar arasından her guruptan birileri sefere çıkmayıp, dinde derin bir anlayış ve ilim elde etmek için (şehirde kalıp) çaba harcamalı ve gidenler döndükleri zaman da toplumlarını uyarmalı değil mi?” Bu alternatif mâna, âyeti sonrasındaki 123. âyete göre anlamanın bir sonucudur. Bu sonuç Âl-i İmran 104 ile de uyumludur. Fakat tercihimiz, bu âyeti öncesine nisbetle anlamaya dayanır. Bu durumda, buradaki “sefer” ile yeni Müslüman olan kabilelerin akın akın Medine’ye gelmelerinin kastedildiği sonucuna varırız. Nüzûl ortamı da, bu tercihimizi teyit eder. Zira bu âyetlerin indiği 9. yıl, Kur’anî davetin bölgede hızla kabul gördüğü, İslâm’ı seçen kabilelerin kitle halinde Medine’ye akın ettiği bir dönemdir. Bu teveccüh hem ev sahipleri hem misafirler açısından birtakım insani sıkıntılara yol açmaktaydı. Bu yüzden âyet Medine’ye akın edenlerden cumhur cemaat gelmemelerini istemekte, içlerinden cins kafaları (tefakkuh sahipleri) seçip dini öğrenmek için göndermelerinin daha şık olacağını ifade etmektedir.
Bu âyetteki “tefakkuh” tekellüf babındandır. Tıpkı tezekkür, taakkul, tedebbür, tefekkür gibi, elde etmek için “külfete katlanmayı” gerektirir. Bu yüzden tefakkuh, “külfetine katlanarak dinde derin anlayış kazanmak” demeye gelir. Çok sonraları ortaya çıkmış bir terim olan fıkıh ile karıştırılmamalıdır. Kur’anın emrettiği tefakkuhun yerini taklide dayalı fıkıh alınca, “derin anlayış” da yerini uçsuz bucaksız bir “sığlığa” bırakmıştır.