“Ben onların göremediği bir şeyi gördüm; ⁸¹ ve bu yüzden, Elçi’nin öğretilerinden bir tutam aldım ve onu fırlatıp attım; içimde bir şey böyle [yapmaya] itti beni.” ⁸²
81 Belirtmek gerekir ki, besura (lafzen, “gördü” yahut “gören/görür oldu”) fiili “[bir şeyi] zihnen kavradı”, “vukuf kazandı” yahut “anladı” gibi deyimsel anlamlarla yüklüdür. Bunun içindir ki, Ebû Müslim İsfehânî (ki bu zatın yukarıdaki ayetin tamamıyla ilgili tefsirini Râzî analiz etmiş ve son derece makul bulduğunu ifade etmiştir) bu cümleye şu anlamı vermektedir: “Ben onların (yani, halkın geri kalan kısmının) anlamadığını anladım; yani, senin söylediklerinin, Ey Musa, bazılarının yanlış olduğunu fark ettim”. Öyle görünüyor ki, Sâmirî, müte‘âl ve görünmeyen Tanrı ya da Allah fikrine karşı çıkıyor ve halkın “görünen, elle dokunulabilen somut” bir tanrıya inanması gerektiğini düşünüyordu. (Ayrıca bkz. bundan sonraki not.)82 Başka bazı müfessirlerce ortaya konan birtakım hayal mahsulü açıklamaların tersine, Ebû Müslim (Râzî’nin kaydettiğine göre) eser (lafzen, “eser/kalıntı” yahut “iz”) terimini bir kişinin ve özellikle bir peygamberin “tebliğ ve uygulaması” yahut -daha toparlayıcı bir deyişle- “öğretisi” anlamındaki mecazî yüklemiyle açıklamaktadır; ve buna bağlı olarak, kabedtu kabdaten min eseri’r-rasûl fe-nebeztuhâ ibaresinin “Rasûl’ün öğretisinden bir tutam [yani, “onun bir kısmını”] aldım ve onu (öğretinin muhtevasından) çıkarıp attım” anlamına geldiğini ortaya koymuştur; bu yoruma göre, Sâmirî’nin “Rasûl” derken üçüncü tekil şahıs olarak kasdettiği kimsenin Hz. Musa’nın kendisi olduğu anlaşılmaktadır (önceki notta temas edildiği gibi, Ebû Müslim’in bu pasajla ilgili yorumunu Râzî olduğu gibi benimsemektedir). Kanaatimizce, Sâmirî’nin Hz. Musa’nın öğretisinden bir kısmını reddetmesi, onun putperestliğe ve Allah’tan başka nesnelere ya da varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırmaya ilişkin bilinçaltı eğilimlerini açığa vurmaktadır: Tanrısal varlığın yahut en azından onun “tecellisi” olarak tasarlanabilen şeyin somut bir imajını ortaya koyarak kavranamaz, tasarlanamaz olanı insanın sınırlı algı ve duyu alanına yaklaştırmayı amaçlayan boş ve aldatıcı bir hayalcilikten ibarettir, bu yoldaki tüm çabalar insanın Allah’a ilişkin kavrayışını aydınlatacağına daha da bulanık bir hale soktuğundan, bu yönde atılan her adım en başta kendi amacını baltalamakta ve böylece çıkmaz bir yola sokulmuş olan dindar eğilimli kişinin manevî potansiyeli büsbütün ziyan edilmektedir: Kur’an’daki veriliş tarzı itibariyle, altın buzağı kıssasıyla anlatılmak istenen gerçek de, şüphesiz budur.