1. Âyet
طٰهٰۜ
Tâ. Hâ.
Tâhâ Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 20. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 135 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 45. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
طٰهٰۜ
Tâ. Hâ.
مَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰىۙ
(Resulüm!) Biz (bu) Kur'ân'ı sana meşakkat çekesin diye indirmedik.
اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۙ
Ancak (Allah'tan) haşyet duy(up onun azameti karşısında ürper)en kimselere bir zikir (öğüt ve hatırlatma) olsun diye (indirdik).
تَنْز۪يلاً مِمَّنْ خَلَقَ الْاَرْضَ وَالسَّمٰوَاتِ الْعُلٰىۜ
(Bu Kur'ân) Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratan (Allah) tarafından (peyderpey) indirilmiştir.
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
Rahmân (olan Allah), Arş'a istiva ed(ip hükümran ol)muştur.
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى
Göklerdeki her şey, yerdeki her şey, ikisi arasında bulunan her şey ve toprağın altında olan her şey (yalnızca) O'nundur.
وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى
Sen, sözü açıktan söylesen de (gizlesen de Allah için birdir). Çünkü O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى
Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık tek zattır). El Esmâu'l Husnâ (en güzel isimler de) O'nundur.
وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ
(Resulüm!) Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?
اِذْ رَاٰ نَاراً فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُـثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى
Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine, "siz (burada durup) bekleyin; çünkü ben bir ateş gördüm. Belki ondan size bir kor getiririm veya ateşin başında bir yol gösterici bulurum" demişti.
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ يَا مُوسٰى
Nihayet oraya vardığında kendisine (tarafımızdan), "ey Mûsâ!" diye nidâ edildi.
اِنّ۪ٓي اَنَا۬ رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۜ
"Muhakkak ki Ben, (evet) Ben, senin Rabbinim! Hemen ayakkabılarını çıkar; çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın."
وَاَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِـعْ لِمَا يُوحٰى
"Ben seni (nebî olarak) seçtim. Şimdi (sana) vahyolunacak şeyleri dinle!"
اِنَّـن۪ٓي اَنَا اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدْن۪يۙ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْر۪ي
"Muhakkak ki Ben, (evet) Ben, Allah'ım. Benden başka İlâh yoktur. Bana âbd ol (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalış) ve Beni zikretmek için namazı ikâme et (hem namazda hem de hayatı yaşarken Benim huzurumda durmaya çalış)!"
اِنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ اَكَادُ اُخْف۪يهَا لِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعٰى
"Herkesin, peşinde koştuğu şeyin karşılığını bulması için muhakkak ki (o kıyamet) saat(i) gelecektir. Neredeyse onu (Kendimden bile) gizleyeceğim."
فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّـبَعَ هَوٰيهُ فَتَرْدٰى
"Ona iman etmeyen ve (nefsinin) arzularına uyan kimseler, sakın seni on(un gerçekleşeceğinden ve Benim rızam peşinde koşmak)tan alıkoymasın! Sonra (kendine yazık ederek) mahvolursun!"
وَمَا تِلْكَ بِيَم۪ينِكَ يَا مُوسٰى
(Devamında Allah buyurdu) "Şu sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?"
قَالَ هِيَ عَصَايَۚ اَتَوَكَّـؤُ۬ا عَلَيْهَا وَاَهُشُّ بِهَا عَلٰى غَنَم۪ي وَلِيَ ف۪يهَا مَاٰرِبُ اُخْرٰى
(Mûsâ) Dedi ki: "O benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve benim için onda daha başka ihtiyaçlar(ımı gidereceğim menfaatler) vardır."
قَالَ اَلْقِهَا يَا مُوسٰى
(Allah) "Onu (yere) at, ey Mûsâ!" buyurdu.
فَاَلْقٰيهَا فَاِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعٰى
Bunun üzerine (Mûsâ) Onu hemen (yere) attı. Bir de ne görsün; o, hızla sürünen (kocaman) bir yılan (oluvermiş)!
قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ۠قف سَنُع۪يدُهَا س۪يرَتَهَا الْاُو۫لٰى
(Allah) Buyurdu ki: "Onu (yerden) al ve korkma! Biz onu evvelki hâline döndüreceğiz."
وَاضْمُمْ يَدَكَ اِلٰى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ اٰيَةً اُخْرٰىۙ
"Bir de elini koynuna sok ki bir başka mucize olarak o, kusursuz bembeyaz (nûr saçan bir el) olarak çıksın."
لِنُرِيَكَ مِنْ اٰيَاتِنَا الْكُبْرٰىۚ
"Böylece sana büyük mucizelerimizden (bazılarını) göstermiş olalım."
اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰى۟
"(Şimdi) Firavun'a git; çünkü o, azdı."
قَالَ رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪يۙ
(Mûsâ) Dedi ki: "Rabbim! Göğsüme genişlik ver!"
وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪يۙ
"İşimi bana kolaylaştır!"
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪يۙ
"Dilimden de düğümü çöz ki,"
يَفْقَهُوا قَوْل۪يۖ
"Sözümü (idrak edip) iyice anlasınlar."
وَاجْعَلْ ل۪ي وَز۪يراً مِنْ اَهْل۪يۙ
"Bir de (bu tebliğ görevi için) bana ailemden bir yardımcı ver!"
هٰرُونَ اَخ۪يۚ
"Kardeşim Hârûn'u."
اُشْدُدْ بِه۪ٓ اَزْر۪يۙ
"Onunla gücümü arttır (onu bana destekçi yap)!"
وَاَشْرِكْهُ ف۪ٓي اَمْر۪يۙ
"Ve onu işime ortak kıl!"
كَيْ نُسَبِّحَكَ كَث۪يراًۙ
"Ki (böylece), Seni çokça tesbih edelim."
وَنَذْكُرَكَ كَث۪يراًۜ
"Ve Seni çokça zikredelim."
اِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَص۪يراً
"Muhakkak ki Sen, bizi (her hâlimizle) görmektesin."
قَالَ قَدْ اُو۫ت۪يتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسٰى
(Allah) Şöyle buyurdu: "Ey Mûsâ! İstediğin (şeyler) sana verildi."
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً اُخْرٰىۙ
"Andolsun ki Biz sana başka bir defa daha lütufta bulunmuştuk."
اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ
"Hani (sen doğduğunda) annene vahyedilmesi gerekeni (şöyle) vahyetmiştik."
اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَاْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ
"(Kucağındaki) O (çocuğ)u sandığa koy sonra onu denize (Nil'e) bırak ki deniz onu kıyıya atsın da Benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu (bulup) alsın!" diye (vahyettik). "(Ey Mûsâ! Firavun ailesinin yanında) Benim nezaretimde yetiştirilmen (ve sevilmen) için sana kendimden bir sevgi verdim."
اِذْ تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَۜ وَقَتَلْتَ نَفْساً فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُوناً۠قف فَلَبِثْتَ سِن۪ينَ ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى
"O zaman kız kardeşin (Firavun ailesine) gidip, 'ona bakacak birini size göstereyim mi?' diyordu. Derken, gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni annene geri verdik. (O sana baktı, seni büyüttü) Ve (sonra kazara) bir cana kıydın da Biz seni (o) kederden kurtardık. Biz seni (ağır) imtihanlarla imtihan ettik (sonra Medyen'e gittin). Medyen halkı içinde yıllarca kaldın sonra da bir takdir üzere (bu Tûr Dağı'na) geldin ey Mûsâ!"
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪يۚ
"(Ben) Seni Kendim için (nebî olarak) yetiştirdim."
اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَات۪ي وَلَا تَنِيَا ف۪ي ذِكْر۪يۚ
"(Şimdi) Sen ve kardeşin mucizelerimle (Firavun'a) gidin ve Beni zikretmede gevşeklik göstermeyin!"
اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ
"İkiniz Firavun'a gidin; çünkü o, azdı."
فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى
"Buna rağmen ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, öğüt alır yahut haşyet duyar."
قَالَا رَبَّـنَٓا اِنَّـنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى
(Mûsâ ve kardeşi Hârûn) Dediler ki: "Rabbimiz! Doğrusu biz, (onun) bize taşkınlık yap(ıp düşmanca davran)masından yahut (daha da) azmasından korkuyoruz."
قَالَ لَا تَخَافَٓا اِنَّن۪ي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى
(Allah) Buyurdu ki: "Korkmayın! Muhakkak ki Ben, sizinle beraberim. (Sizi) İşitir ve görürüm."
فَاْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّـبَعَ الْهُدٰى
"Haydi, ona gidin ve deyin ki: 'Şüphesiz biz, senin Rabbinin resulleriyiz. İsrâîloğulları'nı hemen bizimle beraber gönder ve onlara (artık) eziyet etme! Andolsun ki biz sana Rabbinden bir mucize ile geldik.' Selam, hidâyete tabi olanların üzerine olsun."
اِنَّا قَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى
"Bize kesin olarak vahyolundu ki şüphesiz azap (kendilerine gelen hakkı) yalanlayan ve yüz çevirenlerin üzerine olacaktır."
قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى
(Mûsâ ve Hârûn, Firavun'un yanına gittiklerinde Firavun onlara) "Sizin Rabbiniz de kimdir, ey Mûsâ!" dedi.
قَالَ رَبُّنَا الَّـذ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى
(Mûsâ) "Bizim Rabbimiz her şeye yaratılış (özellikler)ini veren sonra (onları hak yola) hidâyet edendir" dedi.
قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُو۫لٰى
(Firavun) "Öyle ise önceki nesillerin hâli ne olacak?" dedi.
قَالَ عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪ي ف۪ي كِتَابٍۚ لَا يَضِلُّ رَبّ۪ي وَلَا يَنْسٰىۘ
(Mûsâ) "Onlar hakkındaki bilgi Rabbimin katında bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır. Rabbim ne yanılır ne de unutur!" dedi.
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً وَسَلَكَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۜ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْ نَبَاتٍ شَتّٰى
O, yeryüzünü size bir döşek yapan, orada size (birtakım) yollar açan ve gökten bir su indirendir. (Ey insanlar! Unutmayın ki) Böylece Biz, onunla her çeşit bitkiden çiftler çıkardık.
كُلُوا وَارْعَوْا اَنْعَامَكُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟
(Onlardan) Yiyiniz, hayvanlarınızı da otlatınız. Şüphesiz bunda (anlamak isteyen) akıl sahipleri için âyetler vardır.
مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَف۪يهَا نُع۪يدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً اُخْرٰى
(Ey insanlar!) Biz sizi (de) o (toprak)tan yarattık. (Ölümünüzle) Yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi oradan çıkaracağız.
وَلَقَدْ اَرَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَاَبٰى
Andolsun ki Biz o (Firavun)a, (iman etmesine yetecek) âyetlerimizin hepsini gösterdik; fakat o yalanladı ve (iman etmemekte) diretti.
قَالَ اَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ اَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَا مُوسٰى
(Ve Mûsâ'ya şöyle) Dedi: "Ey Mûsâ! Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?"
فَلَنَاْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِه۪ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِداً لَا نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَٓا اَنْتَ مَكَاناً سُوًى
"Öyle ise mutlaka biz de sana onun gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda senin de bizim de muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı belirle!"
قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزّ۪ينَةِ وَاَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى
(Mûsâ) "Buluşma zamanınız bayram günü, insanların toplandığı kuşluk vakti olsun" dedi.
فَتَوَلّٰى فِرْعَوْنُ فَجَمَعَ كَيْدَهُ ثُمَّ اَتٰى
Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini (kuracak en bilgili sihirbazları) topladı, sonra (bayram günü buluşma yerine) geldi.
قَالَ لَهُمْ مُوسٰى وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ كَذِباً فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍۚ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرٰى
Mûsâ o (sihirbaz)lara dedi ki: "Yazıklar olsun size! Allah hakkında yalan uydurup (O'na) iftira etmeyin sonra (O), bir azap ile kökünüzü keser. Andolsun ki (Allah'a) iftira eden harab ol(up yok olur gid)er!"
فَتَنَازَعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰى
Bunun üzerine (sihirbazlar) kendi aralarında işlerini tartıştılar ve gizli gizli konuştular.
قَالُٓوا اِنْ هٰذَانِ لَسَاحِرَانِ يُر۪يدَانِ اَنْ يُخْرِجَاكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَر۪يقَتِكُمُ الْمُثْلٰى
(Ve birbirlerine şöyle) Dediler: "Şüphesiz bu ikisi, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu (dininizi) ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdır."
فَاَجْمِعُوا كَيْدَكُمْ ثُمَّ ائْتُوا صَفاًّۚ وَقَدْ اَفْلَحَ الْيَوْمَ مَنِ اسْتَعْلٰى
(Mûsâ dedi ki) "Haydi, hilenizi toplayın sonra sıra hâlinde gelin! Bugün üstün gelen muhakkak zafer kazanmıştır."
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَلْقٰى
(Sihirbazlar) "Ey Mûsâ! Sen mi (önce) atacaksın yoksa önce atan biz mi olalım?" dediler.
قَالَ بَلْ اَلْقُواۚ فَاِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ اِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ اَنَّهَا تَسْعٰى
(Mûsâ) "Hayır! (Önce) Siz atın" dedi. (Sihirbazlar hünerlerini sergilediler, Mûsâ) Bir de baktı ki onların ipleri ve asaları (yaptıkları) sihirden dolayı kendisine hızla sürünen (yılanlar) gibi görünüyor.
فَاَوْجَسَ ف۪ي نَفْسِه۪ خ۪يفَةً مُوسٰى
Bunun üzerine Mûsâ içinde bir korku hissetti.
قُلْنَا لَا تَخَفْ اِنَّكَ اَنْتَ الْاَعْلٰى
(Fakat Biz ona şöyle) Buyurduk: "Korkma! Muhakkak ki sen üstünsün (ve üstün gelecek olan kesinlikle sensin)."
وَاَلْقِ مَا ف۪ي يَم۪ينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُواۜ اِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ اَتٰى
"Sağ elindeki (asa)nı at ki onların yaptıklarını yutsun. Onların yaptıkları sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz."
فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّداً قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى
(Mûsâ'nın asası, sihirbazların ipleriyle asalarını yuttu) Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar, "Hârûn'un ve Mûsâ'nın Rabbine iman ettik" dediler.
قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۜ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ ف۪ي جُذُوعِ النَّخْلِۘ وَلَتَعْلَمُنَّ اَيُّـنَٓا اَشَدُّ عَذَاباً وَاَبْقٰى
(Firavun) "Ben size izin vermeden önce siz ona iman ettiniz (öyle mi)! Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Öyle ise (ben de) mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama (bağlayıp) keseceğim ve sizi kesinlikle hurma kütüklerine asacağım! Böylece hangimizin azabının (Mûsâ'nın Rabbinin mi, yoksa benim mi) daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız" dedi.
قَالُوا لَنْ نُؤْثِرَكَ عَلٰى مَا جَٓاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذ۪ي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَٓا اَنْتَ قَاضٍۜ اِنَّمَا تَقْض۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ
(Sihirbazlar) Dediler ki: "Seni, bize gelen apaçık mucizelere ve bizi (âbd olma fıtratı üzere) yaratana asla tercih edemeyiz. Öyle ise sen (bizim için) ne hüküm vereceksen ver! Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verebilirsin."
اِنَّٓا اٰمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَٓا اَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِۜ وَاللّٰهُ خَيْرٌ وَاَبْقٰى
"Şüphesiz ki biz, senin bizi zorladığın sihri ve hatalarımızı mağfiret etmesi için Rabbimize iman ettik. Hayr olan Allah(ın mükâfatı) hem daha hayırlı hem de bâkidir."
اِنَّهُ مَنْ يَاْتِ رَبَّهُ مُجْرِماً فَاِنَّ لَهُ جَهَنَّمَۜ لَا يَمُوتُ ف۪يهَا وَلَا يَحْيٰى
Şu muhakkak ki kim Rabbin(in huzurun)a (nefsinin hevâsına uyan) mücrim olarak gelirse kesinlikle ona cehennem vardır. Orada ne ölür (ki bu azaptan kurtulsun) ne de (bir hayat) yaşar.
وَمَنْ يَاْتِه۪ مُؤْمِناً قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلٰىۙ
Kim de gerçek sâlih ameller işlemiş bir mü'min olarak O(nun huzurun)a gelirse işte onlar için de (cennette) üstün dereceler vardır.
جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُ۬ا مَنْ تَزَكّٰى۟
İçinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte, (şirkten ve günahtan) arınanların mükâfatı budur.
وَلَقَدْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَر۪يقاً فِي الْبَحْرِ يَبَساًۚ لَا تَخَافُ دَرَكاً وَلَا تَخْشٰى
Andolsun ki Biz Mûsâ'ya (Firavun'un imana yanaşmaması üzerine), "(İsrâîloğulları'ndan Bana iman eden) kullarımı geceleyin (Mısır'dan) yürüt(üp çıkar)" diye vahyettik. Nihayet (aşılması imkânsız bir denize vardıklarında Mûsâ'ya), "(Firavun ve ordusunun size) yetişmesinden korkmadan ve (boğulmaktan) endişe etmeden denizde onlara kuru bir yol (açmak) için (asan ile denize) vur!" (diye buyurduk).
فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِه۪ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْۜ
Derken Firavun, ordusuyla birlikte onların peşine düştü (ve onlar da açılan yoldan denize girdiler. Biz İsrâîloğulları'nı o denizde boğulmaktan kurtardık, Firavun ve ordusunu da) denizden kuşatan kuşattı (hepsi boğulup helâk oldu).
وَاَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدٰى
Firavun, kavmini dalâlete sürükledi, hidâyete götürmedi.
يَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ قَدْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوِّكُمْ وَوٰعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْاَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى
Ey İsrâîloğulları! Biz sizi (böylece) düşmanınızdan kurtardık, Tûr'un sağ tarafında (vahyimize ve resulümüze iman edeceğinize dair) sizden söz aldık. (Çölde aç kaldığınız zaman da) Size kudret helvası ve bıldırcın (eti) indirdik.
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا ف۪يهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَب۪يۚ وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَب۪ي فَقَدْ هَوٰى
(Sonra size şöyle buyurduk) "Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve bu hususta aşırı gitmeyin, yoksa üzerinize gazabım hak olur. Kime de gazabım hak olursa şüphesiz o, (nefsinin) hevâ(sına arzu ve isteklerine köle olduğu için helâk) olmuştur."
وَاِنّ۪ي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً ثُمَّ اهْتَدٰى
"Bununla beraber muhakkak ki Ben, tövbe edip iman eden ve sâlih amel işleyen sonra da hidâyette olan kimseler için Ğaffâr'ım (tekrar tekrar işlenen günahları mağfiret edenim)."
وَمَٓا اَعْجَلَكَ عَنْ قَوْمِكَ يَا مُوسٰى
(Hani bir zaman da Mûsâ, Tûr-u Sînâ'ya gelince ona şöyle buyurmuştuk) "Seni kavminden (ayırıp) aceleyle (buraya) getiren şey nedir, ey Mûsâ!"
قَالَ هُمْ اُو۬لَٓاءِ عَلٰٓى اَثَر۪ي وَعَجِلْتُ اِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضٰى
(Mûsâ) Dedi ki: "İşte, onlar (iman etmiş olarak) benim izimdeler. Rabbim! (Benden) Razı olasın diye sana (gelmekte) acele ettim."
قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ
(Allah) "Ama Biz, sen(in yola çıkman)dan (hemen) sonra doğrusu kavmini imtihan ettik ve Sâmiri onları dalâlete düşürdü" buyurdu.
فَرَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفاًۚ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْداً حَسَناًۜ اَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ اَمْ اَرَدْتُمْ اَنْ يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَخْلَفْتُمْ مَوْعِد۪ي
Bunun üzerine Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde (Tûr-u Sînâ'dan) kavmine döndü (ve onlara) dedi ki: "Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Yoksa (sizden ayrıldığım) süre size uzun mu geldi veya üstünüze Rabbinizden bir gazabın hak olmasını mı istediniz ki (buzağıya taparak) bana olan vaadinizden döndünüz?"
قَالُوا مَٓا اَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلٰكِنَّا حُمِّلْـنَٓا اَوْزَاراً مِنْ ز۪ينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذٰلِكَ اَلْقَى السَّامِرِيُّۙ
Onlar dediler ki: "Biz sana olan vaadimizden kendi irademizle dönmedik; fakat biz (Mısırlı) kavmin ziynet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik sonra onları (eritmek üzere ateşe) attık, aynı şekilde Sâmiri de attı."
فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلاً جَسَداً لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَٓا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۜ
Böylece (Sâmiri) onlar için böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yapıp ortaya) çıkardı. Daha sonra da (Sâmiri ve adamları), "işte sizin de ilâhınız, Mûsâ'nın da ilâhı budur; fakat (Mûsâ onu) unuttu" dediler.
اَفَلَا يَرَوْنَ اَلَّا يَرْجِعُ اِلَيْهِمْ قَوْلاًۙ وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاً۟
Onlar (bu heykelin), kendilerine hiçbir sözle cevap vermediğini ve onlara ne bir zarar ne de bir fayda vermeye gücü olmadığını görmüyorlar mı(ydı)?
وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هٰرُونُ مِنْ قَبْلُ يَا قَوْمِ اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِه۪ۚ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمٰنُ فَاتَّبِعُون۪ي وَاَط۪يعُٓوا اَمْر۪ي
Andolsun ki Hârûn onlara (Mûsâ, Tûr-u Sînâ'dan dönmeden) daha önce şöyle demişti: "Ey kavmim! Siz bununla (Allah'a kulluğu bırakıp buzağı heykeline tapmakla) imtihan ediliyorsunuz. Muhakkak ki sizin Rabbiniz Rahmân'dır. Gelin, bana tabi olun ve emrime itaat edin."
قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِف۪ينَ حَتّٰى يَرْجِعَ اِلَيْنَا مُوسٰى
Onlar ise, "Mûsâ biz(im aramız)a dönünceye kadar biz buna ibadet etmekten asla vazgeçmeyeceğiz!" dediler.
قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ
(Mûsâ Tûr-u Sînâ'dan döndüğünde) "Ey Hârûn!" dedi, "onların dalâlete düştüklerini gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?"
اَلَّا تَتَّبِعَنِۜ اَفَعَصَيْتَ اَمْر۪ي
"(Neden) Bana tabi olmadın? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?" (dedi ve kardeşi Hârûn'un sakalıyla başını tutup kendine doğru çekmeye başladı.)
قَالَ يَبْنَؤُ۬مَّ لَا تَاْخُذْ بِلِحْيَت۪ي وَلَا بِرَاْس۪يۚ اِنّ۪ي خَش۪يتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْل۪ي
(Hârûn) "Ey anam oğlu! Sakalımı ve başımı tutup çekme! Gerçek şu ki ben (onları bırakıp peşinden gelseydim, senin) 'İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın ve sözümü gözetmedin' demenden korktum" dedi.
قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ
(Bunun üzerine Mûsâ, Sâmiri'ye dönerek) "Ya senin maksadın neydi, ey Sâmiri?" dedi.
قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِه۪ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ ل۪ي نَفْس۪ي
(Sâmiri) "Ben onların görmedikleri bir şey (olan vahiy meleği Cebrail'i) gördüm ve (gördüğüm o) resulün (ayak) izinden bir avuç (toprak) avuçladım da onu (erimiş mücevheratın içine) attım. İşte böyle (yapmayı) nefsim bana hoş gösterdi" dedi.
قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِي الْحَيٰوةِ اَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَۖ وَاِنَّ لَكَ مَوْعِداً لَنْ تُخْلَفَهُۚ وَانْظُرْ اِلٰٓى اِلٰهِكَ الَّذ۪ي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفاًۜ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفاً
(Mûsâ) "(Gözümün önünden kaybolup defol) Git! Artık hayatın boyunca sen (öyle bir derde müptela olacaksın ki) 'bana dokunmayın!' diyeceksin. Şüphesiz sana vaad edilen (bir ceza) daha vardır ki (hiç kimsenin o cezaya çarptırılıp sana) halife olamayacağı (bir ceza). Şimdi, ibadet edip durduğun ilâhına bak! Biz onu mutlaka yakacağız sonra da onu elbette paramparça edip denize savuracağız" dedi.
اِنَّـمَٓا اِلٰهُكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْماً
Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka İlâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi (çepeçevre) kuşatmıştır.
كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ مَا قَدْ سَبَقَۚ وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْراًۚ
(Resulüm!) İşte böylece Biz, geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki Biz sana katımızdan bir Zikir (olan Kur'ân'ı) verdik.
مَنْ اَعْرَضَ عَنْهُ فَاِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْراًۙ
Kim ondan yüz çevirirse muhakkak ki o, kıyamet günü ağır bir yük yüklenecektir.
خَالِد۪ينَ ف۪يهِۜ وَسَٓاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ حِمْلاًۙ
(Onlar) O (yükün altı)nda ebedi olarak kalacaklardır. (Bu ağır yük) Kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقاًۚ
O gün (ki), Sûr'a (ikinci kez) üflenir ve Biz (nefsinin hevâsına uyan) mücrimleri o gün gözleri gömgök (bir renge bürünmüş, kör) olarak bir araya toplarız.
يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْراً
Onlar kendi aralarında, "(dünyada) on (gün)den fazla kalmadınız" diye gizli gizli konuşurlar.
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ اِذْ يَقُولُ اَمْثَلُهُمْ طَر۪يقَةً اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْماً۟
Biz onların sözünü ettikleri (dünyada kalış süresi)ni daha iyi biliriz! O vakit onlara, yollarıyla örnek olanlar ise, "(siz dünyada) bir günden fazla kalmadınız" derler.
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفاًۙ
(Resulüm!) Sana dağlar hakkında ("bu dağlar da kıyamet günü yok mu olacak" diye) soruyorlar. De ki: "Rabbim onları paramparça edip savuracak."
فَيَذَرُهَا قَاعاً صَفْصَفاًۙ
"Böylece onları(n yerlerini) dümdüz, bomboş bir hâlde bırakacak."
لَا تَرٰى ف۪يهَا عِوَجاً وَلَٓا اَمْتاً
"(Öyle ki sen) Orada ne bir eğrilik göreceksin ne de bir tümsek."
يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُۚ وَخَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ فَلَا تَسْمَعُ اِلَّا هَمْساً
O gün (tüm insanlar, kabirlerinden kalkmak için Sûr'a üfleyen Allah'ın) davetçi(s)i (İsrafil'in çağrısına) uyarlar. Ona yan çizmek (ve itaatsizlik) yoktur. Artık (o gün), Rahmân(ın azametin)den dolayı (tüm) sesler kısılır. Bu yüzden fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.
يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً
O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefâati fayda vermez.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُح۪يطُونَ بِه۪ عِلْماً
(Allah, insanların) Önlerindeki (âhirette nasıl bir hâlde olacakları)nı ve arkalarındaki (dünyada neler yaptıkları)nı (çok iyi) bilir. Onlar ise O (Rahmân)ı ilmen asla kavrayamazlar.
وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِۜ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْماً
(O gün bütün) Yüzler, Hayy (ve) Kayyûm olan (diri, her şeyin kendisiyle diri olduğu ve varlığı varlıkta tutan Rahmân) için boyun eğmiştir. (Dünyada yaptıklarıyla) Zulüm yüklenen kimse de gerçekten harab olmuştur.
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْماً وَلَا هَضْماً
Fakat kim de (dünyada) mü'min olarak sâlih ameller işlerse artık o (kıyamet günü), ne zulme uğramaktan ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ وَصَرَّفْنَا ف۪يهِ مِنَ الْوَع۪يدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ اَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْراً
(Resulüm!) İşte böylece Biz onu, Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Umulur ki (kullarımız) takvâ sahibi olurlar (kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışırlar) yahut onlar için (bu anlatılanlar) bir zikir (ibret ve hatırlatma olur da kendilerine gelir, akıllarını başlarına alırlar) diye onun içinde tehditlerden nice türlüsünü tekrar tekrar açıkladık.
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْاٰنِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يُقْضٰٓى اِلَيْكَ وَحْيُهُۘ وَقُلْ رَبِّ زِدْن۪ي عِلْماً
Gerçek Melik (hükümdar) olan Allah çok yücedir. (Resulüm!) Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur'ân(ı ezberleme)de acele etme! Ve, "Rabbim! İlmimi arttır!" de.
وَلَقَدْ عَهِدْنَٓا اِلٰٓى اٰدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْماً۟
Andolsun ki Biz, daha önceden Âdem'le (yasaklandığı o ağaçtan yememesi için) ahidleşmiştik. Ne var ki o (bunu) unuttu ve Biz (bu konu hakkında) onda bir azim de bulmadık.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى
Hani, Biz bir vakit meleklere, "Âdem'e secde edin!" buyurmuştuk. Onlar hemen secde ettiler, (cinlerden olan) iblis hariç. O, diretti (ve secde etmedi).
فَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اِنَّ هٰذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقٰى
Bunun üzerine Biz (Âdem'e) şöyle dedik: "Ey Âdem! Şüphesiz ki bu (iblis), hem senin hem de eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarma(k için bir oyun yapıp sizi kandırma)sın! Yoksa bedbaht olur (sıkıntı çeker)sin."
اِنَّ لَكَ اَلَّا تَجُوعَ ف۪يهَا وَلَا تَعْرٰىۙ
"Şimdi senin için burada ne acıkmak vardır ne de çıplak kalmak."
وَاَنَّكَ لَا تَظْمَؤُ۬ا ف۪يهَا وَلَا تَضْحٰى
"Yine burada sen ne susuzluk çekersin ne de sıcakta kal(ıp bunal)ırsın."
فَوَسْوَسَ اِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ هَلْ اَدُلُّكَ عَلٰى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلٰى
Derken şeytan ona vesvese verip, "ey Âdem! Sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?" dedi (ve onu kandırdı).
فَاَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۘ وَعَصٰٓى اٰدَمُ رَبَّهُ فَغَوٰىۖ
Bunun üzerine (Âdem ve eşi Havva) ikisi de o (ağaç)tan yediler. Böylece (takvâ elbiseleri üzerlerinden soyuldu da) kendilerine ayıp yerleri göründü ve hemen cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. (iblise uymakla) Âdem, Rabbin(in emrin)e karşı geldi ve (yolunu) şaşırdı.
ثُمَّ اجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدٰى
Sonra Rabbi onu (yaptığına çokça tövbe edip samimi olduğundan dolayı rahmetiyle zatına) seçti, tövbesini kabul etti ve onu (sırât-ı mustakîme) hidâyet etti.
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَم۪يعاً بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ فَاِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنِ اتَّـبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقٰى
(Allah onlara) Buyurdu ki: "Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin! Artık Benden size bir hidâyet geldiğinde kim Benim hidâyetime tabi olursa o ne dalâlete düşer ne de bedbaht olur."
وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى
"Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse mutlaka ona (dünyada) dar bir geçimlik (olan kurtulamayacağı bir gönül darlığı) vardır ve kıyamet günü onu kör olarak haşredeceğiz."
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَـن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَص۪يراً
(O gün, o) Der ki: "Rabbim! Niçin beni kör olarak haşrettin? Hâlbuki (ben dünyada) gören biriydim!"
قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَـنَس۪يتَهَاۚ وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى
(Allah) Buyurur: "(Evet) Öyleydi, (ama) âyetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun!"
وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى
Biz (hayatını) israf eden ve Rabbinin âyetlerine iman etmeyen kimseleri işte böyle cezalandırırız. Âhiret azabı ise elbette daha şiddetli ve bâkidir.
اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟
(Resulüm!) Yurtlarında dolaşıp durdukları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları hidâyete erdirmedi mi? Şüphesiz bunda (anlamak isteyen) akıl sahipleri için âyetler vardır.
وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَاماً وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ
Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz (hüküm) ve belirlenmiş bir süre (kıyamet vakti) olmasaydı, kuşkusuz (onlara azabın hemen gelmesi) kaçınılmaz olurdu.
فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّـحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى
(Resulüm!) Sen onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan önce de (sabah namazında) batışından önce de (ikindi namazında) Rabbini hamd ile tesbih et! Gecenin bir kısım vakitleri (akşam ve yatsı namazı) ile gündüzün uçlarında (öğle namazında) da tesbih et ki (Rabbinin) rızasına kavuşasın.
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى
Sakın kendilerini imtihan etmek için o (kâfir)lerden bazı zümreleri faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine de gözlerini dikme! Zira Rabbinin (sana bahşedeceği maddi, manevi her türlü) rızkı hem daha hayırlı hem de bâkidir.
وَاْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقاًۜ نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى
(Resulüm! Sen) Ailene (ve sana uyan herkese) salâtı (her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışarak yaşamayı) emret ve (kendin de) ona sabırla devam et! Biz senden bir rızık istemiyoruz. (Aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Hem (en güzel) âkıbet takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) içindir.
وَقَالُوا لَوْلَا يَاْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ اَوَلَمْ تَاْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى
(Kâfirler) Dediler ki: "(Muhammed, Allah'ın resulü olduğuna dair) Bize Rabbinden bir âyet (mucize ve delil) getirmeli değil miydi?" (Resulüm!) Önceki sahifelerde apaçık delil(i bulunan sen ve sana indirilen bu Kur'ân'ın haberi) onlara gelmedi mi?
وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى
Şüphesiz eğer Biz, bundan önce onları bir azapla helâk etseydik elbette, "Rabbimiz! Keşke bize bir resul gönderseydin de aşağılanmadan ve rezil olmadan önce Senin âyetlerine tabi olsaydık" derlerdi.
قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى
(Resulüm! Sen onlara) De ki: "Herkes beklemektedir, öyle ise (siz de) bekleyin. Yakında dümdüz (ve Hakk'a dosdoğru varan) yolun sahipleri kimlermiş ve hidâyette olanlar kimlermiş (iyice) bil(ip anlay)acaksınız."
Mekke döneminin ortalarına doğru Meryem sûresinden sonra nâzil olmuş, adını iki harften oluşan birinci âyetinden almıştır. Muhtevasının üçte ikisi Hz. Mûsâ’nın nübüvvetine, Firavun’la ve kendi kavmiyle mücadelesine dair olduğundan Mûsâ için kullanılan “kelîmullah” nitelemesine işaretle “Kelîm sûresi” diye de isimlendirildiği kaydedilmektedir (Âlûsî, XVI, 615). Âyet sayısı 135 olup fâsılası أ، م، و، ى harfleridir. Bunlardan mîm ve vâv birer, yâ ise birkaç defa yer almış, âyetlerin büyük çoğunluğu yâ şeklinde yazılan elifle (elif-i maksûre) son bulmuştur. Hz. Ömer’in, müslüman oluşu sırasında yeni indiği anlaşılan Tâhâ sûresinin okuduğu âyetlerinden etkilendiği rivayet edilmektedir (İbn Hişâm, I, 343-345).
Resûl-i Ekrem’e, dolayısıyla Kur’an’ın varlığından haberdar olan herkese hitap mahiyetindeki girişten sonra Hz. Mûsâ’nın nübüvveti ve mücadeleleri, Hz. Âdem’in şeytanın iğvâsına kapılması, ardından tövbesinin kabul edilmesi ve kıyameti konu edinen sûrenin muhtevasını bir giriş, dört bölüm ve bir sonuç halinde incelemek mümkündür. Bazı sûrelerin başında yer alan ve isimleriyle telaffuz edilen harflerden (hurûf-ı mukattaa) tâ ve hâ ile başlayan sûrenin başında Kur’an’ın, muhatabını güçlüğe veya sıkıntıya sokmak için inmediği belirtilir. Ardından bu son ilâhî tebliğin bütün kâinatı yaratan, oradaki her şeyin mülkiyet ve yönetimine sahip bulunan Allah tarafından O’na karşı saygılı olan herkese öğüt ve uyarı vesilesi teşkil etmesi için gönderildiği belirtilir. Kulun sözlü davranışlarının gizli veya âşikâr olmasının Cenâb-ı Hak tarafından bilinmesi açısından farklılık arzetmeyeceği beyan edilir (âyet: 1-8).
Sûrenin birinci bölümü Hz. Mûsâ’ya nübüvvetin gelişinin anlatılmasıyla başlar. Mûsâ’nın aile fertleriyle birlikte Mısır’a giderken Tuvâ mevkiinde veya dürülüp yaklaştırılmış yerde (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ŧvy” md.) ilâhî hitaba mazhar kılınıp kendisine tevhid dininin ilkelerinin öğretildiği, asâsı ve eliyle mûcize göstereceğinin bildirildiği anlatılır. Ayrıca Hz. Mûsâ’nın Firavun’a gidip hak dini tebliğ etmek ve işkenceye mâruz kalan İsrâiloğulları’nı serbest bırakmasını istemekle görevlendirildiği, Mûsâ’nın da kardeşi Hârûn’un kendisine yardımcı olarak verilmesini talep ettiği ve talebinin yerine getirildiği ifade edilir (âyet: 9-46). İkinci bölümde Hz. Mûsâ’nın Firavun’la mücadelesine yer verilerek Firavun’un gösterilen mûcizeleri sihir diye nitelendirdiği ve buna karşılık verileceğini söylediği belirtilir. Ancak büyük bir kalabalığın önünde, Hz. Mûsâ’nın asâsının bir yılana dönüşüp sihirbazların halka yılan şeklinde gösterdikleri ipleri ve sopalarını yutması üzerine sihirbazların secdeye kapanarak, “Hârûn’un ve Mûsâ’nın rabbine iman ettik” dedikleri beyan edilir. Ardından Firavun’un ağır tehditlerine rağmen sihirbazların imanlarından dönmedikleri ve çeşitli mücadeleler sonunda Mısır’ı terketmek mecburiyetinde kalan İsrâiloğulları’nı takip eden Firavun’un onların geçtiği denizde askerleriyle birlikte boğulduğu bildirilir (âyet: 47-79). Daha sonra Hz. Mûsâ’nın kavmiyle olan mücadelesine yer verilerek düşmanların işkencesinden kurtarılan, uzun yolculukları esnasında kudret helvası ve bıldırcın etiyle beslenen İsrâiloğulları’nın taşkınlık göstermemeleri için uyarıldıkları halde Mûsâ’nın vahiy almak için Tûr’a gittiği sırada onların -Hârûn’un bütün uyarılarına rağmen- Sâmirî’nin yaptığı puta taptıklarından bahsedilir ve neticede putun Hz. Mûsâ tarafından imha edildiği belirtilir (âyet: 80-98).
Tâhâ sûresinin üçüncü bölümünde geçmiş ümmetlere ait haberlerin ibret alınması için nakledildiği, buna rağmen uyarılardan etkilenmeyen kimselerin altından kalkamayacakları büyük bir vebal taşıyacağı ifade edilir. Daha sonra kıyametin kopmasından itibaren âhiret gününün bazı safhalarına etkileyici bir üslûpla ve kısaca temas edilir. Ardından Allah tarafından Arapça’ya büründürülmüş ilâhî kelâm olan ve uyarıcı tebliğler ihtiva eden Kur’an’ın sorumluluk bilinci aşılamak ve düşünmeye yöneltmek amacıyla indirildiği anlatılır. Peyderpey gelen Kur’an vahyinin kendisine okunuşu bitmeden acele ile onun kelimelerini telaffuza çalışmaması hususunda Hz. Peygamber uyarılır. Bu sonuncu âyet, Kur’an’ın lafzı ile mi yoksa mânası ile mi nâzil olduğu konusundaki tartışmalar açısından büyük önem taşır. Mâtürîdî’nin naklettiğine göre bâtınî grupların (Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân, I, 185), ayrıca son dönemlerde bazı müsteşriklerle onların yolunu izleyen kişilerin kanaatine göre Kur’an muhteva olarak Hz. Muhammed’e indirilmiş, bu muhteva onun tarafından lafız kalıbına dökülerek bilinen şekliyle ifade edilmiştir. Ancak Tâhâ sûresinin 114. âyetiyle diğer bazı âyetler bunun aksini göstermektedir (âyet: 99-114). Sûrenin dördüncü bölümünde şeytanın Hz. Âdem’i etkilemesiyle Âdem ile Havvâ’nın yasak meyveden yemeleri ve bu sebeple cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirildikleri belirtilir (âyet: 115-123).
Sûrenin sonuç kısmında Allah’ı anıp O’na bağlanmaktan yüz çevirenlerin âhirette kör olarak haşredileceği beyan edilir. Dünyada akıllarını kullanmayanların tarihî olaylardan ibret almadıklarına dikkat çekildikten sonra Hz. Peygamber’den sabırlı olması istenir; zorluklara katlanabilmesi için gece ve gündüz etrafındakilerle birlikte namaza, hamd ve tesbihe devam etmesi emredilir; kalbi kararmış kimselerin bir kısmına verilen dünya nimetlerine özenmemesi tavsiye edilir (âyet: 124-135). Sûre, “Herkes beklemektedir, siz de bekleyin. Yakında doğru yolda yürüyüp selâmete erenin kim olduğunu anlayacaksınız” meâlindeki âyetle sona erer. Tâhâ sûresi hem inanç hürriyeti hem de can ve mal güvenliği açısından müslümanların büyük sıkıntılar çektiği ve bir kısmının Habeşistan’a hicret etmek zorunda kaldığı bir dönemde nâzil olmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kanunlar gereği zafer için katedilmesi gereken mesafenin ancak bir kısmı katedilmişti. Bu dönemde benzer tarihî olaylardan ibret almak, sabır merhalelerinden geçmek ve Allah’a daha çok bağlanmak gerekiyordu. Nitekim sûrenin başında ilâhî hâkimiyetin, kudret ve merhametin her şeyi kuşattığı, hedefe ulaşma zamanının yaklaştığı belirtilerek Hz. Peygamber’e ve onunla birlikte eziyetlere katlanan ilk müslümanlara ümit verilmiş, zaferin uzak olmayan bir gelecekte gerçekleşeceğine işaret edilmiştir.
Tâhâ sûresinin fazileti hakkında Dârimî tarafından rivayet edilen (“Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 20) “Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmadan bin yıl önce Tâhâ ve Yâsîn sûrelerini okudu, O’nun okuyuşunu duyan melekler, ‘Bu vahyin nâzil olacağı ümmete, bunu ezberleyecek hâfızalara ve okuyacak dillere ne mutlu!’ dedi” meâlindeki hadis sahih görülmemiştir (Şevkânî, III, 342-343; krş. İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 464-465). Ayrıca cennet ehlinin Kur’an’dan sadece Tâhâ ve Yâsîn sûrelerini okuyacağı (Zemahşerî, IV, 123) ve Tâhâ sûresini okuyan kimseye kıyamet gününde muhâcirlerin ve ensarın sevabının verileceği (a.g.e., a.y.; Beyzâvî, III, 103) yolunda rivayet edilen hadislerin mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zemahşerî, I, 684-685; Muhammed et-Trablusî, II, 717). Karabaş Velî Tefsîr-i Sûre-i Tâhâ adlı eserinde sûrenin tasavvufî açıklamasını yapmıştır (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 332).
BİBLİYOGRAFYA:
İbn Hişâm, es-Sîre², I, 343-345; Mâtürîdî, Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân (nşr. Ahmet Vanlıoğlu), İstanbul 2005, I, 185; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 684-685 [nâşirlerin notu]; IV, 123; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-CâmiǾ li-aĥkâmi’l-Ķurǿân, Beyrut 1408/1988, XI, 110-111; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, III, 103; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, Kahire 1350, III, 342-344; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (nşr. M. Ahmed el-Emed - Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XVI, 615-616; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 717; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye ħaśâǿiśü’s-süver, Beyrut 1420/1999, V, 221-261; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, Fežâǿilü süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 464-465; Seyyid Muhammed Hüseynî, “Sûre-i Ŧâhâ”, DMT, IX, 352-353.
Bekir Topaloğlu