40-41. Hani, (tahta bir sandık içerisinde Nil nehrine bırakılmandan sonra seni takip eden ve Firavun’un ailesi tarafından evlatlık edinildiğini öğrenen) kız kardeşin, (beslenmek üzere, hiçbir kadının sütünü emmediğini işitince, saraya giderek) onlara: “Size, ona iyi bakacak (emzirecek) birini göstereyim mi?” demişti. Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun da (senden ayrı kalmakla) üzülmesin. Ve sen, (kazayla Mısır’ın yerli halkından olan Kıptîlerden) birini öldürmüştün de seni (adam öldürme üzüntüsünden) kederinden (ve kısastan) kurtarmıştık. Ve seni daha birçok sıkıntıdan da kurtarmıştık. Sonra (hicret ederek) yıllarca Medyen halkı arasında yaşadın ve sonunda takdirimiz mucibince (Tûr dağına) geldin. (Sonra sana keyfiyetsiz kelâmımız ile şöyle buyurduk: “Ey Mûsâ! Ben) *seni, (emir ve yasaklarımı tebliğ etmek üzere) kendim (ve kullarım arasında elçilik vazifesi yapman) için (peygamber olarak) seçip, (üstün meziyetlerle donatıp) yetiştirdim.”
Peygamberlik makamı, Allah Teâlâ’nın kuluna ihsanıdır/lütfudur, kulun, gayreti ile elde edileceği bir makam değildir.
* “… seni, (emir ve yasaklarımı tebliğ etmek üzere) kendim (ve kullarım arasında peygamberlik vazifesi yapman) için (resûl olarak) seçip, (üstün meziyetlerle donatıp) yetiştirdim”; Rabbimizin ilminde, önceden bilinmeyip sonradan tercih edilen/seçilen bir şey olmaz. Âyet-i kerîmedeki ifadeden anlamamız gereken mana; Ezelî ve ebedî ilmi ile her şeyi hakkıyla bilen Rabbimizin, peygamberlik ihsan ettiği kuluna, o anda vazifesini bildirmesidir.