İşte böylece sana da emrimizden bir ruh (olan Kur'ân'ı) vahyettik. (Sen bundan önce) kitab nedir, îmân nedir bilmezdin;(1) fakat (biz) onu (o Kur'ân'ı) kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidâyete erdirdiğimiz bir nûr kıldık. Ve şübhesiz ki sen, elbette dosdoğru bir yola rehberlik ediyorsun.
(1)Burada Kur’ân-ı Hakîm’e “Ruh” ta‘bîr edilmesiyle, cesedlerin ruh ile hayat bulması gibi, kalb ve nefislerin ancak Kur’ân ile canlanacağı ve ebedî hayâta böylece mazhar olunacağı beyân buyurulmaktadır. Ayrıca bununla Cebrâil (as)’ın kasdolunduğu da bildirilmiştir. “Kitab nedir, îman nedir bilmezdin” ifâdesinden maksad; Resûlullah (asm) vahiyle kendisine bildirilen hakīkatleri, nübüvvetinden evvel bilmezdi, demektir. (Celâleyn Şerhî, c. 7, 75) “Ümmî (okur-yazar olmayan) bir adam, bir fennin ulemâsıyla münâkaşaya girişerek, beyne’l-ulemâ (âlimler arasında) ittifaklı olan mes’eleleri tasdik ve ihtilâflı olanları da tashîh ederse (düzeltirse); o adamın bu hârika olan hâli, onun pek çok yüksekliğine ve onun ilminin vehbî (Allah vergisi) olduğuna delâlet etmez mi? (...) Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak ki; o Zât (asm) herkesçe müsellem (kabûl edilen)ümmîliğiyle berâber, geçmiş enbiyâ ile kavimlerinin ahvâllerini (hâllerini), görmüş ve müşâhede etmiş gibi Kur’ân’ın lisânıyla söylemiştir. Ve onların ahvâlini, sırlarını beyân ederek âleme neşr ü i‘lân etmiştir (yaymıştır). Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekîlerin nazar-ı dikkatlerini celb eden (çeken) da‘vâ-yı nübüvvetini isbât içindir. (...) Sanki o Zât (asm), vahy-i İlâhînin ma‘kesi (akis yeri) olan ma‘sum rûhuyla zaman ve mekânı tayyederek (geçerek), o zamanların en derin derelerine girmiş ve en yüksek dağların şâhikalarına (zirvelerine)çıkmış, gördüğü gibi söylemiştir. Binâenaleyh o Zât’ın (asm) bu hâli onun bir mu‘cizesi olup, nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyânın (as) da nübüvvet delilleri ma‘nevî bir delil hükmünde olup, o Zât’ın (asm)nübüvvetini isbât eder.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 158)