1. Âyet
حٰمٓ
Hâ. Mîm.
Şûrâ Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 42. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 53 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 62. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
حٰمٓ
Hâ. Mîm.
عٓسٓقٓ۠قف
Ayn. Sîn. Kaf.
كَذٰلِكَ يُوح۪ٓي اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۙ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
(Resulüm!) Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır) olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, Âliyy'dir, Azîm'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).
تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
(İnsanların, Rabblerine şirk koşup başka dostlar edinmeleri ve resulü yalanlamalarından ötürü) Neredeyse üstlerinden gökler (çatlayıp) parçalanacak! (Unutmayın!) Melekler Rabblerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler(in yaptıklarından dolayı bağışlanması) için mağfiret dilerler. Dikkat edin! Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْۘ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ
Allah'tan başka dostlar edinenleri Allah daima gözetlemededir. (Resulüm!) Sen onlara vekil (onların yaptıklarından sorumlu) değilsin.
وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ لِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَر۪يقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَر۪يقٌ فِي السَّع۪يرِ
Biz, şehirlerin anası (olan Mekke halkı)nı ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günü (olan kıyamet) ile onları ikaz etmen için sana böyle Arapça bir Kur'ân vahyettik. (O gün) Bir kısım (insanlar) cennette, bir kısım (insanlar) da alevli ateştedir.
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَهُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Eğer Allah dileseydi onları (iman eden) tek bir ümmet yapardı; fakat O, dilediğini (Allah'ın rahmetiyle hem kendine hem de başkalarına merhamet edenleri) rahmetinin içine alır. (O gün) Zalimlerin ne bir dostu ne de bir yardımcısı vardır.
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۚ فَاللّٰهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْـيِ الْمَوْتٰىۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Hâlbuki Veliyy (gerçek ve hakiki dost) yalnız Allah'tır. O, ölüleri diriltir ve O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَمَا اخْتَلَفْتُمْ ف۪يهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبّ۪ي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۗق وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ
Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. (Resulüm! Onlara de ki) "İşte bu, benim Rabbim Allah'tır. Ben O'na tevekkül ettim ve ancak O'na yönelirim."
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجاًۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
O, göklerin ve yerin Fâtır'ı (yoktan yaratanı)dır. Size kendi cinsinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. (Unutmayın!) O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).
لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Göklerin ve yerin anahtarları (mutlak hükümranlığı) O'nundur. O, rızkı dilediğine açar, (dilediğine) daraltır. Muhakkak ki O, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا وَصّٰى بِه۪ نُوحاً وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِه۪ٓ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسٰٓى اَنْ اَق۪يمُوا الدّ۪ينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا ف۪يهِۜ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِك۪ينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَب۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يُن۪يبُ
(Allah) "Dini (hayatınızın her anında yaşayarak) ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nûh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya da vasiyet ettiğimizi size de din kıldı; fakat kendilerini çağırdığın bu (din), müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini (hidâyeti isteyeni) kendisine (kul olarak) seçer ve kendisine yöneleni hidâyete erdirir.
وَمَا تَفَرَّقُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫رِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ
(Ehl-i kitab) Kendilerine ilim (olarak vahyimiz) geldikten sonra sadece aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir (erteleme) söz(ü) geçmiş olmasaydı aralarında hemen hüküm verilirdi. Doğrusu onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
فَلِذٰلِكَ فَادْعُۚ وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْۚ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ كِتَابٍۚ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۜ لَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۜ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَاۚ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُۜ
(Resulüm!) İşte bundan dolayı sen (tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Onların hevâlarına (nefsani istek ve arzularına) tabi olma ve de ki: "Ben, Allah'ın (her) kitaptan indirdiğine iman ettim ve aranızda adaleti tesis etmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir konu yoktur. Allah (kıyamet günü) hepimizi bir araya toplayacaktır ve dönüş ancak O'nadır.
وَالَّذ۪ينَ يُحَٓاجُّونَ فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُج۪يبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ
(İnsanlar tarafından bu din) Kabul edildikten sonra (hâlâ) Allah hakkında tartışanların delilleri ise Rabbleri katında boştur. (Bu dünyada) Onların üzerine bir gazap ve (âhirette) onlar için şiddetli bir azap vardır.
اَللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْم۪يزَانَۜ وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَر۪يبٌ
Kitâb'ı ve mizanı (adaleti) hak olarak indiren Allah'tır. Ne biliyorsun, belki de (kıyamet) saat(i çok) yakındır!
يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَاۚ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَاۙ وَيَعْلَمُونَ اَنَّهَا الْحَقُّۜ اَلَٓا اِنَّ الَّذ۪ينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ
Ona iman etmeyenler, onun aceleyle gelmesini isterler. İman edenler ise ondan korku ile titrerler ve onun hak olduğunu bilirler. Dikkat edin! (Kıyamet) Saat(i) hakkında tartışanlar şüphesiz (haktan) uzak (derin) bir dalâlet içindedirler.
اَللّٰهُ لَط۪يفٌ بِعِبَادِه۪ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَز۪يزُ۟
Allah, kullarına (karşı çok) lütufkârdır, dilediğini (dilediği şekilde) rızıklandırır. O Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretlidir ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ ف۪ي حَرْثِه۪ۚ وَمَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَص۪يبٍ
Kim âhiret (için) ekin (eker gibi dünyada sâlih ameller ekip onun kazanc)ını isterse, onun ekinini(n kazancını âhirette) onun için arttırırız. Kim de dünya ekinini (kazancını) isterse ona da ondan (bir şeyler) veririz. Fakat onun âhirette hiçbir nasibi yoktur.
اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لَمْ يَاْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Yoksa onların, dinden Allah'ın izin vermediklerini kendilerine meşru kılan (Allah'a şirk koştukları) ortakları mı var? Eğer ayrım (günü olan kıyamet için aralarında hüküm verileceğine dair Rabbinin erteleme) sözü olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi. Muhakkak ki (o gün) zalimlere elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
تَرَى الظَّالِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِـعٌ بِهِمْۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِۚ لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُ
(O gün) Zalimlerin (dünyadayken yapıp) kazandıkları şeyler başlarına gelirken korkudan titrediklerini görürsün. İman edip sâlih ameller işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rabblerinin yanında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte büyük fazilet (lütuf ve ihsan) budur.
ذٰلِكَ الَّذ۪ي يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراً اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰىۜ وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ ف۪يهَا حُسْناًۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ شَكُورٌ
İşte bu, iman edip sâlih ameller işleyen kullarına Allah'ın müjdelediği (nimet)tir. (Resulüm!) De ki: "Ben buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden (herhangi) bir ücret istemiyorum. Ancak (Allah'a) yaklaşmayı (O'nun rızasını, yakınlığını ve) muhabbetini (arzu ediyorum)." Kim bir güzellik yaparsa Biz onun güzelliğini (katımızdan bir güzellik vererek daha da) artırırız. Muhakkak ki Allah, Ğafûr'dur, Şekûr'dur (her türlü günahı mağfiret eden ve şükrün karşılığını verendir).
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۚ فَاِنْ يَشَاِ اللّٰهُ يَخْتِمْ عَلٰى قَلْبِكَۜ وَيَمْحُ اللّٰهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Yoksa onlar, (senin için), "Allah hakkında yalan uydurup iftira etti" mi diyorlar? Eğer (böyle bir şey olsaydı) Allah dilerse senin kalbini de mühürler (idi). Allah bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Muhakkak ki O, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
وَهُوَ الَّذ۪ي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّـَٔاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَۙ
O, kullarının tövbesini kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir.
وَيَسْتَج۪يبُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ
O, iman edip sâlih ameller işleyenlerin (dualarına) icabet eder ve kendi fazlından onlara (lütuf ve ihsanını) arttırır. Kâfirlere gelince, onlara şiddetli bir azap vardır.
وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِه۪ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرٌ بَص۪يرٌ
Eğer Allah, kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, (rızkı dilediğine) dilediği ölçüde indirir. Muhakkak ki O, kulların(ın her hâlin)den haberdardır, onları görendir.
وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُۜ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَم۪يدُ
O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini (her tarafa) yayandır. (Muhakkak) Ki O, Veliyy'dir, Hamîd'dir (gerçek ve hakiki tek dost, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ ف۪يهِمَا مِنْ دَٓابَّةٍۜ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَٓاءُ قَد۪يرٌ۟
Gökleri, yeri ve onların içine yaydığı hareket eden her canlıyı yaratması da O'nun âyetlerindendir. O, dilediği zaman onları bir araya toplamaya da Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ
Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle (yapıp) kazandığınız yüzündendir. Bununla beraber (Allah, onların) birçoğunu affeder.
وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Siz yeryüzünde (O'nu) âciz bırakacak değilsiniz! Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
وَمِنْ اٰيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِۜ
Denizde dağlar gibi akıp giden (gemi)ler de O'nun âyetlerinden (kudretinin delillerinden)dir.
اِنْ يَشَاْ يُسْكِنِ الرّ۪يحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلٰى ظَهْرِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍۙ
Eğer O dilerse (onlara hareket veren) rüzgârı durdurur da (o gemiler denizin) üstünde hareketsiz kalakalırlar. Elbette bunda sabreden (ve) şükreden herkes için âyetler (ibret ve deliller) vardır.
اَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَث۪يرٍۘ
Yahut (yapıp) kazandıkları yüzünden (rüzgârı şiddetli estirir de) onları (batırır) mahveder ve birçoğunu da (boğulmaktan kurtarıp) affeder.
وَيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَاۜ مَا لَهُمْ مِنْ مَح۪يصٍ
(Allah böyle yapar ki) Âyetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bil(ip öğren)sinler.
فَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ
Size verilen şeyler yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah katında bulunanlar ise iman edip Rabblerine tevekkül edenler için hem daha hayırlı hem de bâkidir.
وَالَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَـبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَۚ
Onlar ki büyük günahlardan ve fuhşiyattan (aşırılıktan) kaçınırlar, öfkelendikleri zaman da (karşıdakinin hatalarını) bağışlarlar.
وَالَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۖ وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْۖ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۚ
Yine onlar, Rabblerin(in davetin)e icabet ederler ve namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ırlar. Onların işleri, aralarında istişare iledir. Onlar kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de (Allah yolunda) infak ederler.
وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ
Bir zulüm (ve saldırıy)a uğradıkları zaman da (aralarında) yardımlaşırlar.
وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ
Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim (kendine yapılan kötülüğü) affeder ve ıslah ed(ip arayı düzelt)irse, onun mükâfatı Allah'a aittir. Muhakkak ki O, (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalimleri sevmez.
وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَب۪يلٍۜ
Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onların aleyhinde (ceza vermek için) herhangi bir yol yoktur.
اِنَّمَا السَّب۪يلُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere (ceza) yol(u) vardır. İşte onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ اِنَّ ذٰلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ۟
Her kim de sabreder ve (kendisine yapılan kötülüğü) bağışlarsa şüphesiz, işte bu (hareketi) azmedilmeye değer işlerdendir.
وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ وَلِيٍّ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَتَرَى الظَّالِم۪ينَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ اِلٰى مَرَدٍّ مِنْ سَب۪يلٍۚ
Allah kimi (küfründeki inadı yüzünden) dalâlette bırakırsa bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde ise o zalimlerin, "(dünyaya) geri dönecek bir yol var mı?" dediklerini görürsün.
وَتَرٰيهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِع۪ينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّۜ وَقَالَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ الْخَاسِر۪ينَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْل۪يهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَٓا اِنَّ الظَّالِم۪ينَ ف۪ي عَذَابٍ مُق۪يمٍ
Ateşe arz olunurlarken yine onların, zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli (etrafa) baktıklarını görürsün. (Bu durumu gören) İman edenler ise der ki: "İşte asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem de ehlini (ve gittiği yolda onu takip edip izinden gidenleri) hüsrana uğratanlardır." Dikkat edin! Şüphesiz ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler.
وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ يَنْصُرُونَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ سَب۪يلٍۜ
(O gün) Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek bir dostları yoktur. Allah kimi (küfründeki inadı yüzünden) dalâlette bırakırsa artık onun (kurtulması) için hiçbir yol yoktur.
اِسْتَج۪يبُوا لِرَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَ يَوْمٌ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللّٰهِۜ مَا لَكُمْ مِنْ مَلْجَاٍ يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَك۪يرٍ
Allah'tan geri çevrilmesi imkânsız bir gün (olan kıyamet) gelmeden önce Rabbiniz(in davetin)e icabet edin; çünkü o gün sizin için ne sığınacak bir yer vardır ne de sizin için (işlediğiniz günahlarınızı) inkâr (etmeye bir imkân) vardır.
فَاِنْ اَعْرَضُوا فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ اِنْ عَلَيْكَ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاِنَّٓا اِذَٓا اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِهَاۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْ فَاِنَّ الْاِنْسَانَ كَفُورٌ
(Resulüm! Bu anlatılanlardan sonra) Eğer onlar (yine de) yüz çevirirlerse (bilesin ki), Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece (hakkı) tebliğdir. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir (ve şımarır), ama elleriyle yaptıkları (işler) yüzünden onlara bir kötülük dokunursa, işte o zaman insan pek nankör olur!
لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ يَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ اِنَاثاً وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ الذُّكُورَۙ
Göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız (çocuk)lar ihsan eder ve dilediğine erkek (çocuk)lar bahşeder.
اَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَاناً وَاِنَاثاًۚ وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَٓاءُ عَق۪يماًۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ قَد۪يرٌ
Yahut onları hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift olarak verir. Kimini de kısır kılar. Çünkü O, Alîm'dir, Kadîr'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْياً اَوْ مِنْ وَرَٓائِ۬ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِـاِذْنِه۪ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ عَلِيٌّ حَك۪يمٌ
Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir resul (elçi) gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. Muhakkak ki O, Âliyy'dir, Hakîm'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, hikmete ve hayra sahip olandır).
وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ رُوحاً مِنْ اَمْرِنَاۜ مَا كُنْتَ تَدْر۪ي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْا۪يمَانُ وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُوراً نَهْد۪ي بِه۪ مَنْ نَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِنَاۜ وَاِنَّكَ لَتَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۙ
(Resulüm!) İşte böylece sana da emrimizden bir Rûh (olan bu Kur'ân'ı) vahyettik. (Bundan önce sen) Kitâb nedir, iman nedir bilmezdin; fakat Biz o (Kur'ân)ı kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidâyete erdirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz ki sen (de bu Kur'ân ile insanları) dosdoğru bir yola hidâyet etmektesin.
صِرَاطِ اللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِلَى اللّٰهِ تَص۪يرُ الْاُمُورُ
Göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah'ın yoluna. Dikkat edin! (Bütün) İşler sonunda Allah'a döner (her konuda en son hükmü verecek olan yalnız Allah'tır).
Mekke döneminde Fussılet sûresinden sonra nâzil olmuştur. İbn Abbas’tan gelen rivayetlerin birinde 23. âyetten itibaren dört âyetin Medine’de nâzil olduğu kaydediliyorsa da bu görüş isabetli bulunmamıştır (Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, IV, 197-199; Şevkânî, IV, 521-523). Adını 38. âyette geçen “şûrâ” kelimesinden almıştır. Hâmîm harfleriyle başlayan (havâmîm) sûrelerden olması dolayısıyla Hâ-mîm-ayn-sîn-kāf veya sadece Ayn-sîn-kāf diye de anılmıştır (Elmalılı, V, 4218; DMT, IX, 374). Elli üç âyet olup fâsılası “ب، د، ر، ز، ص، ق، ل، م” harfleridir. Mekke döneminin ikinci yarısında nâzil olduğu tahmin edilen Şûrâ sûresinin içeriğini Allah’ın varlığı ve birliğiyle âhiret hayatı olmak üzere iki bölüm halinde incelemek mümkündür. Sûrede ayrıca nübüvvet konusuna temas edilmektedir. Ancak bu konular telkin ve etkileme hedefine yönelik biçimde zaman zaman iç içe bulunmakta ve tekrarlanmaktadır.
İlk iki âyetini hâ-mîm-ayn-sîn-kāf harflerinin oluşturduğu sûrenin 3. âyeti hurûf-i mukattaa ile başlayan diğer sûrelerin çoğunda olduğu gibi vahye temas etmektedir. Ardından göklerin ve yerin egemenlik ve yönetiminin Allah’a ait olduğu, O’nun benzerinin bulunmadığı, bu arada Hz. Peygamber’e indirilen Arapça Kur’an’ın vahiy ürünü olduğu vurgulanmaktadır (âyet: 4-12). Yine Allah’ın birliği ve dinin diğer temel ilkelerinde ayrılığa düşmeme çizgisinde Hz. Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve son peygambere aynı şey tavsiye edildiği, fakat nefsânî arzularının baskısıyla büyük çoğunluğun buna uymadığı belirtilmekte ve Resûl-i Ekrem’e tevhid inancına çağrı yapması, şahsen de ona riayet etmesi emredilmekte, nihaî hükmün Allah’a ait olduğu bildirilmektedir (âyet: 13-16).
İkinci bölüm kıyametin kopmasını ve âhiret hayatını konu edinmektedir. Burada ebedî hayatın vukuunu müminlerin ciddiye aldığı, buna karşılık inançsızların bunu önemsemediği ifade edilmekte, âhiret hayatında mutluluğu amaç edinenlerin büyük mükâfatlara kavuşturulacağı, sadece fâni hayatın refahı peşinde koşanlara da ondan bir pay verileceği, fakat bunların âhirette hiçbir nasiplerinin olmayacağı haber verilmekte, inançsızlarla iman ve sâlih amel sahibi kişilerin âhiret hayatları hakkında kısa tasvirler yapılmaktadır. Peygamber’in -müşriklerin iddialarının aksine- vahyedilmeyen şeyleri hiçbir şekilde Allah’a nisbet edemeyeceği, Allah’ın zaten buna izin vermeyeceği belirtilmekte, insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarının O’nun tarafından hikmete bağlı şekilde karşılandığı bildirilmektedir (âyet: 17-27). 23. âyette Kur’an ve İslâm mesajının sevgi ve yakınlıktan başka herhangi bir ilkeye ve amaca dayanmadığının ilân edilmesi, bunun davet ve irşad görevi yapacak kimseler tarafından da dile getirilmesinin istenmesi dikkat çekmektedir.
Sûrenin bundan sonraki âyetlerinde tekrar Allah’ın varlığı ve birliği konusuna değinilerek tabiatın kuruluş ve işleyişinden örnekler verilmekte, bunların müşahede edilmesi suretiyle gerçeğe ulaşılması istenmektedir (âyet: 28-35). Ardından dünya metâının geçiciliği hatırlatılarak Allah rızasına yönelik davranışların değeri ve kalıcılığı vurgulanmaktadır. Ebedî mutluluğu simgeleyen bu sonuçun iman etmenin yanında şu erdemlere de sahip bulunanların hakkı olduğu belirtilmektedir: Allah’a tevekkül, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan sakınma, öfkesine hâkim olma, namaza devam edme, Allah rızası için harcama yapma, önemli işleri danışma yöntemiyle yürütme, haksızlığa karşı dayanışma içinde bulunma, affedici ve barışçı olma, güçlüklere göğüs gerip sabır gösterme (âyet: 36-43). Tekrar âhiret hayatına temas edilerek kendilerine ve başkalarına zulmedenlerin o günkü acınacak hallerinden söz edildikten sonra (âyet: 44-46) Resûlullah’ın döneminde yaşayan ve sonra gelecek olan inançsızlardan ölüm gelmeden önce ilâhî davete icabet etmeleri istenmekte, yüz çevirdikleri takdirde Hz. Peygamber’in ve ardından gelecek davetçilerin tebliğden başka yapacakları bir şeyin bulunmadığı bildirilmekte, insanlara evlât lutfetme dahil kâinatta her şeyin Allah’ın tasarrufunda olduğu bir defa daha hatırlatılmaktadır (âyet: 47-50). Şûrâ sûresinin son üç âyeti de vahiyle ilgilidir. Bunların ilkinde Allah’ın insanla konuşması şekilleri olan doğrudan psikolojik muhtevaya intikal ettirme, perde arkasından duyurma ve bir elçi (Cebrâil) vasıtasıyla bildirme hususuna temas edilmekte, diğer iki âyette Hz. Peygamber’in önceden herhangi bir hazırlık ve birikime sahip olmadığı halde ilâhî vahye mazhar kılındığı ve Allah’a götüren doğru yola kılavuzluk ettiği ifade edilmektedir. Sûre tevhid ilkesini vurgulayan bir cümle ile sona ermektedir.
Vahyin gelmeye başlamasının üzerinden on yıla yakın bir zaman geçtiği halde Resûlullah’ın muhatapları çoğunlukla vahye karşı direnmeye ve tutumlarını sertleştirmeye devam ediyordu. Nüzûl sırasına göre altmış ikinci sûre olan Şûrâ sûresinde de dinin üç temel ilkesini oluşturan ulûhiyyet, nübüvvet ve âhiret konusunda uyarılar yapılmakta ve defalarca tekrarlanan davet bir defa daha dile getirilmektedir. Bu sûredeki uyarı ve davetlerde şefkat, dostluk, sevgi ve yakınlık öne çıkarılmakta, direnmeye devam edenlere karşı müeyyide olarak hayatın acı tatlı tasvirleri yapılmaktadır. Mekkî sûrelerde dikkat çeken bu yöntem bazı kişilerin kalbini yumuşatmış ve onların müslüman olmasını sağlamıştır. Buradan hareketle, Medine döneminde nâzil olan bazı âyet ve sûrelerde görülen ve savaşa kadar varan sert ifadelerin karşı taraftan başlatılan saldırıları önleme amacına yönelik olduğunu söylemek mümkündür.
Şûrâ sûresinin de içinde yer aldığı otuz kadar sûrenin (mesânî) Hz. Peygamber’e İncil yerine verildiğini ifade eden hadisin sahih olduğu kabul edilmiştir (Müsned, IV, 107; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 224-227, 301). Bazı tefsir kitaplarında yer alan (Zemahşerî, IV, 235; Beyzâvî, IV, 98), “Hâ-mîm-ayn-sîn-kāf sûresini okuyan kimse meleklerin, üzerine rahmet okuyup bağışlanmasını ve kendisine merhamet edilmesini talep ettiği gruba dahil olur” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kaydedilmiştir. (Muhammed et-Trablusî, II, 721). Şevket Muhammed el-Ömerî, Şûrâ sûresinin çeşitli istidlâl şekillerini kullanarak inanca ulaşma yöntemleri üzerine bir makale yazmıştır (“Esâlîbü’l-Ķurǿâni’l-Kerîm fî tenmiyeti’t-tefkîr-Nemûźecü sûreti’ş-Şûrâ”, Mecelletü’ş-şerîǾa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye, XVIII/52 [Küveyt 1423/2003], s. 133-180).
BİBLİYOGRAFYA:
Müsned, IV, 107; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXV, 10, 61; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 235; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 98; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, IV, 197-199; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 721; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, Kahire 1350, IV, 510, 521-523; Elmalılı, Hak Dini, V, 4218; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye ħaśâǿiśü’s-süver, Beyrut 1420/1999, VIII, 55-76; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, Feżâǿilü süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 224-227, 301; Seyyid Muhammed Hüseynî, “Sûre-i Şûrâ”, DMT, IX, 374-375.
Bekir Topaloğlu