SEBE’ halkı, [çekici güzellikler içindeki] yurtlarında [Allah’ın rahmetinin] bir işaretine sahiptiler; ²³ sağa ve sola doğru uzanan iki [geniş] bahçe, [onlara sanki şu çağrıyı yapıyordu:] “Rabbinizin size bahşettiği rızıktan yiyin ve O’na şükredin: ne güzel topraklar ve ne bağışlayıcı bir Rab!”
23 Bu ifade, önceki pasajda geçen Allah’a şükretme çağrısı ve 13. ayetin sonundaki, kendilerini “Allah’ın kulları” olarak görenler arasında bile “gerçekten şükredenlerin çok az olduğu” (bkz. yukarıda not 19) beyanı ile bağlantılıdır. Sebe (Arapçada sebe’) Krallığı, Güneybatı Arabistan’da yerleşik bulunuyordu ve en parlak dönemlerinde (M.Ö. ilk bin yılda) yalnızca Yemen’i değil, Hadramevt’in geniş bir bölümünü, Mahrah topraklarını ve şimdiki Habeşistan’ın büyük bir bölümünü de içine alıyordu. Sebeliler, başkent Ma’rib’in -bazan Mârib olarak okunuyordu- çevresinde, yüzlerce yıllık bir zaman kesiti içinde, günümüze kadar ayakta kalabilmiş muhteşem kalıntılarıyla tarihte büyük bir ün yapmış olan olağanüstü barajlar, bentler ve suyolları şebekeleri inşa etmişlerdi. Sebe ülkesi, bütün Arap Yarımadası’nda dillere destan olan muazzam gelişmesini bu büyük barajlara borçluydu. (H. 334’de ölen coğrafya bilgini Hemedânî bu barajlar şebekesinin suladığı toprakların Doğuya, Rub‘u’l-Hâlî sınırları çevresindeki Sayhad çölüne doğru uzandığını nakleder.) Ülkenin zenginleşmesi, halkının ticarî faaliyetlere yoğun ilgisinden ve Ma’rib’den Kuzeyde Mekke, Medine ve Suriye’ye, Doğuda Arap Denizi kıyılarındaki Zufâr’a doğru ilerleyen ve böylece Hindistan ve Çin’e bağlanan deniz yolları ile birleşen “baharat yolu”nu kontrol etmelerinden ileri geliyordu. Yukarıdaki pasajın değindiği dönem, tabii, 27:22-44’de sözü edilenden daha sonraki bir zamana tekabül eder.