Sebe Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Sebe Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 34. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 54 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 58. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ

Hamd, göklerde olanların ve yerde bulunanların (hepsinin) sahibi olan Allah'a mahsustur. Hamd, âhirette de O'na mahsustur. O, Hakîm'dir, Habîr'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyden ve herkesten haberdar olandır).

2. Âyet

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ الرَّح۪يمُ الْغَفُورُ

O, yerin içine gireni de ondan çıkanı da gökten ineni de oraya yükseleni de (en ince ayrıntısına kadar) bilir. O, Rahîm'dir, Ğafûr'dur (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden ve her türlü günahı mağfiret edendir).

3. Âyet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَاْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ

Kâfirler dediler ki: "(Kıyamet) Saat(i) bize gelmeyecek." De ki: "Hayır (öyle değil)! Gaybı bilen Rabbim hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Gökte, yerde zerre ağırlığınca bir şey O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de yoktur ki apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bulunmasın."

4. Âyet

لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ

İman edip sâlih ameller işleyenleri mükâfatlandırmak için (o kıyamet saati elbette gelecektir). İşte onlar için (büyük) bir mağfiret ve kerim (şerefli, bereketli) bir rızık vardır.

5. Âyet

وَالَّذ۪ينَ سَعَوْ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَل۪يمٌۗق

Âyetlerimizi âciz (ve hükümsüz) bırakmak için çalışanlara gelince, işte onlar için de en kötüsünden, elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

6. Âyet

وَيَرَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ الَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّۙ وَيَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ

Kendilerine ilim verilen (ehl-i kitabın mü'min)ler(i), Rabbinden sana indirilen (bu Kur'ân)ın hak olduğunu ve onun Azîz, Hamîd (bütün şerefin, kudretin, hamdların ve övgülerin kendisine ait olduğu tek zat) olan (Allah)ın yoluna hidâyet ettiğini görürler.

7. Âyet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ اِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۙ اِنَّكُمْ لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۚ

Hâl böyleyken kâfirler dediler ki: "(Size, öldükten sonra çürüyüp) Tamamen paramparça dağıldığınız vakit yeni bir yaratılışla (tekrar diriltileceğinizi) haber veren bir adam gösterelim mi?"

8. Âyet

اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَمْ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلِ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَع۪يدِ

"(Acaba o) Allah hakkında yalan uydurup (O'na) iftira mı etti, yoksa onda bir delilik mi var?" Hayır (öyle değil)! Âhirete iman etmeyenler azaptadırlar ve (haktan) uzak (derin) bir dalâlet içindedirler.

9. Âyet

اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَاْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟

Onlar, (gerek) gökten ve (gerekse) yerden, önlerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Eğer Biz dilersek onları yere batırırız ya da üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Muhakkak ki bunda (Rabbine) yönelen her bir kul için bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır.

10. Âyet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلاًۜ يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَۙ

Andolsun ki Biz Dâvûd'a katımızdan bir fazilet (üstünlük ve şeref) verdik. "Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber evvâb olun (Allah'a yönelerek O'nu tesbih edin)" (dedik) ve on(un mizacın)daki (bütün) sertliği (ve katılığı) yumuşattık.

11. Âyet

اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

(Ve ona) "Çokça (güzel işler) yap, (bu işleri yaparken de) en ince ayrıntısına kadar ölç biç ve (hepiniz) sâlih ameller işleyin. Kuşkusuz Ben, yaptıklarınızı görmekteyim" diye (vahyettik).

12. Âyet

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ

Süleymân'a da sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü de bir ay(lık mesafe) olan rüzgârı (boyun eğdirdik) ve katran (hâline gelen erimiş bakır)ı kaynağından onun için (sel gibi) akıttık. Rabbinin izniyle onun önünde çalışan bir kısım cinler de vardı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli ateş azabından tattırırdık.

13. Âyet

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْراًۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ

(O cinler) Ona mihraplardan (mescidlerden, saraylardan, yüksek binalardan), timsallerden (üzerlerinde nakış ve figürler bulunan şeylerden), havuzlar kadar (geniş) çanaklardan, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. (Bu nimetlerimizden sonra onlara buyurduk ki) "Ey Dâvûd ailesi! (Bana) Şükrederek amel işleyin; zira kullarımdan şükreden pek azdır!"

14. Âyet

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَاْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ

Süleymân'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü ancak değneğini yiyen bir yer canlısı (olan ağaç kurdu) gösterdi. (Kurdun yemesiyle değneği çürüyüp uzunca bir zamandır ona dayalı ayakta duran Süleymân yere) Yıkılınca (cinler, onun öldüğünü o zaman fark ettiler. Bunun sonucunda) anlaşıldı ki cinler eğer gaybı bilmiş olsalardı, (Süleymân'ın emri altında uzunca bir zaman zahmet çekerek çalışıp) o aşağılayıcı azap içinde kalmazlardı.

15. Âyet

لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ ف۪ي مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌۚ جَنَّتَانِ عَنْ يَم۪ينٍ وَشِمَالٍۜ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُۜ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ

Andolsun, Sebe (kavmi) için de oturdukları yerde (büyük) bir ibret vardı. (Onların) Sağdan ve soldan (olmak üzere yurtlarını çepeçevre kuşatan) iki bahçeleri vardı. (Onlara gelen resulümüz dedi ki) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. (İşte) Temiz (hoş ve güzel) bir memleket ve Ğafûr (her türlü günahı mağfiret eden) bir Rabb!"

16. Âyet

فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَل۪يلٍ

Fakat onlar (resulümüzden) yüz çevirdiler. Bu sebeple Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların (o) iki bahçesini, acı yemişli, ılgınlı ve içinde biraz da sidir ağacı bulunan iki (harab) bahçeye çevirdik.

17. Âyet

ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُواۜ وَهَلْ نُجَاز۪ٓي اِلَّا الْكَفُورَ

(Resulümüzü) İnkâr ettikleri (ve nimetlerimize karşı nankörlük yaptıkları) için onları böyle cezalandırdık. Biz (hiç) kâfirlerden başkasını cezalandırır mıyız!

18. Âyet

وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا ف۪يهَا السَّيْرَۜ س۪يرُوا ف۪يهَا لَيَالِيَ وَاَيَّاماً اٰمِن۪ينَ

Biz, onlar(ın yurdu) ile kendilerini (mübarek ve) bereketli kıldığımız memleketler arasında, (her biri diğerinden) görünen (nice) kasabalar var ettik ve bunlar arasında (kolayca) seyahat etmelerini takdir ettik. (Ve onlara dedik ki) "Oralarda (hem) geceleri (hem de) gündüzleri güven içinde seyahat edin."

19. Âyet

فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

Fakat onlar, "(ey) Rabbimiz! Seyahatlerimizin (aralarında yolculuk yaptığımız şehirlerin) arasını uzaklaştır" dediler ve (böylece bencillik yaparak) kendilerine zulmettiler. Biz de onları, (ibret) kıssalar(ı) hâline getirdik ve onları paramparça edip dağıttık. Muhakkak ki bunda sabreden (ve) şükreden herkes için âyetler (ibret ve dersler) vardır.

20. Âyet

وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْل۪يسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

Andolsun iblis, onlar hakkındaki (çoğunu azdırıp ihlâslı kulları ise kandıramayacağına dair) zannını doğru çıkardı; çünkü mü'minlerden bir zümrenin dışında (hepsi) ona tabi oldular.

21. Âyet

وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟

Hâlbuki iblisin onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti (zorlayıcı hiçbir gücü) yoktu, ancak âhirete iman edeni ondan şüphe içinde kalan o kimseden (ayırt edip) bilelim diye (iblise bu fırsatı verdik). (Unutma!) Senin Rabbin her şey üzerinde Hafîz'dir (her şeyin yönetimini elinde bulundurandır).

22. Âyet

قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ

(Resulüm! Müşriklere) De ki: "Allah'tan başka (ilâh) zannettiklerinize (haydi) yalvarın! Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca (bir şeye) sahip değillerdir. Onların bu ikisi(nin yaratılmasında ve hükmü)nde hiçbir ortaklığı yoktur ve Allah'ın onlardan bir destekçisi de yoktur."

23. Âyet

وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ

(Dikkat edin! Kıyamet günü) Allah'ın huzurunda kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez. Nihayet (insanların) kalplerinden korku giderilince (onlara), "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. Onlar da, "hakkı (buyurdu)" derler; çünkü O, Âliyy'dir, Kebîr'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).

24. Âyet

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۙ وَاِنَّٓا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

(Resulüm!) De ki: "Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?" De ki: "Allah! O hâlde ya biz yahut siz, (ikimizden biri) mutlaka ya hidâyet üzerinde veya apaçık bir dalâlet içindedir."

25. Âyet

قُلْ لَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّٓا اَجْرَمْنَا وَلَا نُسْـَٔلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ

De ki: "(Siz) Bizim işlediğimiz suçlardan sorguya çekilecek değilsiniz, biz de sizin yaptıklarınızdan sorguya çekilecek değiliz."

26. Âyet

قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّۜ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَل۪يمُ

De ki: "Rabbimiz (kıyamet günü) hepimizi bir araya toplayacak sonra hak ile (hükmünü verip) aramızı açacaktır; çünkü O, Fettâh'tır, Alîm'dir (hak ile bâtılın arasını açan ve her şeyi, herkesi hakkıyla bilendir)."

27. Âyet

قُلْ اَرُونِيَ الَّذ۪ينَ اَلْحَقْتُمْ بِه۪ شُرَكَٓاءَ كَلَّاۜ بَلْ هُوَ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

De ki: "Allah'a (şirk koşarak onun mülküne ve hükmüne) dâhil ettiğiniz ortaklarınızı bana gösterin!" Asla (hiçbir şey gösteremezler)! Bilakis O, Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır) olan Allah'tır.

28. Âyet

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يراً وَنَذ۪يراً وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

(Resulüm!) Biz seni bütün insanlara ancak bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu (bunu) bil(ip idrak et)mezler.

29. Âyet

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Onlar (bir de) "eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz kıyamet) ne zaman (gerçekleşecek)?" derler.

30. Âyet

قُلْ لَكُمْ م۪يعَادُ يَوْمٍ لَا تَسْتَاْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ۟

De ki: "Sizin için belirlenmiş öyle bir gün vardır ki ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ne de ileri geçebilirsiniz."

31. Âyet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍنِ الْقَوْلَۚ يَقُولُ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ

Ama kâfirler dediler ki: "Biz ne bu Kur'ân'a ne de ondan önceki (kitap)lara asla iman etmeyiz." (Resulüm!) Sen (kıyamet günü), Rabblerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine laf at(ıp birbirlerini suçl)arlarken o zalimleri bir görsen! (O gün) Zayıf düşürülenler, büyüklük taslayanlara, "siz olmasaydınız biz mutlaka iman eden kimseler olurduk" derler.

32. Âyet

قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُٓوا اَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدٰى بَعْدَ اِذْ جَٓاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِم۪ينَ

Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülenlere, "size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Bilakis, siz mücrim (nefsinin hevâsına uyan suçlu) kimselerdiniz" derler.

33. Âyet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اِذْ تَاْمُرُونَـنَٓا اَنْ نَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَنَجْعَلَ لَهُٓ اَنْدَاداًۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۜ وَجَعَلْنَا الْاَغْلَالَ ف۪ٓي اَعْنَاقِ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Zayıf düşürülenler de büyüklük taslayanlara, "hayır! Gece gündüz (kurduğunuz) tuzak(lar bizi hidâyetten alıkoydu), çünkü siz bize (daima) Allah'ı inkâr etmemizi, O'na (mülkünde ortak olan) eşler koşmamızı emrediyordunuz" derler. (Onlar kendileri için hazırlanan) Azabı gördükleri zaman da için için pişmanlık duyarlar. Sonra Biz o kâfirlerin boyunlarına (demir) halkalar takarız. Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılacaklardı!

34. Âyet

وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ

Biz, hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın (varlık içinde) sefahate dalmış olanları (resullerimize), "biz (sizi ve) sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz" dediler.

35. Âyet

وَقَالُوا نَحْنُ اَكْثَرُ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۙ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَ

Bir de, "biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak da değiliz" dediler.

36. Âyet

قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟

(Resulüm!) De ki: "Muhakkak ki Rabbim rızkı dilediğine açar, (dilediğine) daraltır; fakat insanların çoğu (bunu) bil(ip idrak et)mezler."

37. Âyet

وَمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ بِالَّت۪ي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاًۘ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَزَٓاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ

Bizim katımızda sizi (Bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız ne de evlatlarınızdır. Ancak iman edip sâlih amel işleyenler başka, işte onlara işledikleri ameller sebebiyle kat kat mükâfat vardır ve onlar (cennet) köşklerinde güven içindedirler.

38. Âyet

وَالَّذ۪ينَ يَسْعَوْنَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ

Âyetlerimizi âciz (ve hükümsüz) bırakmak için çalışanlara gelince, işte onlar da (cehennemde) azap için hazır bulundurulacaklardır.

39. Âyet

قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ

(Resulüm!) De ki: "Muhakkak ki Rabbim, kullarından rızkı dilediğine açar, (dilediğine) daraltır. Siz (Allah yolunda) her neyden infak ederseniz, Allah onun yerine (size daha hayırlısını) verir; çünkü O, rızık verenlerin hayırlısıdır."

40. Âyet

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ

(Allah) O gün, onların hepsini bir araya toplar sonra da meleklere, "bunlar size mi âbd ol(up kulluk ed)iyorlardı?" buyurur.

41. Âyet

قَالُوا سُبْحَانَكَ اَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْۚ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّۚ اَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ

(Melekler) "Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin), bizim Veliyy'miz (gerçek ve hakiki dostumuz) onlar değil (sadece) Sensin. Bilakis, onlar cinler(den olan şeytanlar)a âbd ol(up kulluk ed)iyorlardı. Onların çoğu buna iman etmiş kimselerdi" derler.

42. Âyet

فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ وَنَقُولُ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّت۪ي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ

(Allah da şeytana âbd olup kulluk edenlere buyurur ki) "Bugün birbirinize ne fayda ne de zarar vermeye gücünüz yeter." (O gün) Biz (âyetlerimizi yalanlayıp kendilerine) zulmedenlere, "(haydi) yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın!" deriz.

43. Âyet

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ وَقَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ مُفْتَرًىۜ وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ

Çünkü onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman onlar, "bu sadece, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır" dediler. Bir de, "bu (kıyamet hakkında söyledikleri), uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir" dediler. (Resulüm!) Hak (olan bu Kur'ân) kendilerine geldiği zaman kâfirler de, "bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir" dediler.

44. Âyet

وَمَٓا اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَٓا اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِنْ نَذ۪يرٍۜ

Hâlbuki Biz onlara (okuyup) ders alacakları kitaplardan vermediğimiz gibi senden önce onlara bir uyarıcı (resul de) göndermemiştik.

45. Âyet

وَكَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۙ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَٓا اٰتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُل۪ي۠قف فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ۟

Onlardan öncekiler de (resullerini) yalanlamıştı. (Bunlar, servet ve saltanatça) Onlara verdiklerimizin onda birine bile erişmediler. (Onlara o kadar nimet verdiğim hâlde onlar, yine de) Resullerimi yalanladılar; ama Beni inkâr (etmenin sonucu) nasılmış (gördüler)!

46. Âyet

قُلْ اِنَّـمَٓا اَعِظُـكُمْ بِوَاحِدَةٍۚ اَنْ تَقُومُوا لِلّٰهِ مَثْنٰى وَفُرَادٰى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا۠قف مَا بِصَاحِبِكُمْ مِنْ جِنَّةٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذ۪يرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَد۪يدٍ

(Resulüm!) De ki: "Size tek bir nasihatim var; (ister) ikişer ikişer (başkalarıyla), (ister) teker teker (yalnız başınızayken, her zaman Allah'ın huzurunda bulunduğunuzun farkında olarak) Allah için ayağa kalk(ıp çaba, gayret sarf ed)in! Sonra düşünün, (Allah'ın resul olarak gönderdiği) arkadaşınızda hiçbir delilik yoktur! O ancak şiddetli bir azap gelip çatmadan evvel sizin için bir uyarıcıdır."

47. Âyet

قُلْ مَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

De ki: "Ben sizden herhangi bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Benim ecrim ancak Allah'a aittir ve O, Şehîd (ismiyle) her şeye (en ince ayrıntısına kadar) şahiddir."

48. Âyet

قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَقْذِفُ بِالْحَقِّۚ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

De ki: "Muhakkak ki benim Rabbim (her zaman) hakkı ortaya koyar; çünkü (O), gaybları (gizli olan her şeyi) en iyi bilendir."

49. Âyet

قُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُع۪يدُ

De ki: "Hak geldi, artık (hakkın karşısında) bâtıl ne (bir şeyi) başlatabilir ne de geri döndürebilir."

50. Âyet

قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّـمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪يۚ وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ قَر۪يبٌ

De ki: "Eğer ben dalâlette isem kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidâyette isem bu da Rabbimin bana vahyettiği (Kur'ân) sayesindedir. Muhakkak ki O, Semî''dir, Karîb'tir (her şeyi ve herkesi işiten, her şeye ve herkese kendisinden daha yakın olandır)."

51. Âyet

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍۙ

(Resulüm!) Sen onları, (kıyamet günü büyük bir korkuya kapılıp) dehşete düştükleri zaman bir görsen! Artık (onlar için) kaçış yoktur, (onlar) yakın bir yerden yakalanmışlardır.

52. Âyet

وَقَالُٓوا اٰمَنَّا بِه۪ۚ وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍۚ

Onlar (iş işten geçtikten sonra), "biz o (Allah'ın resulüne ve onun getirdiğin)e iman ettik" dediler; ama uzak bir yer (olan âhiret âlemin)den (dünyada olması gereken imanı) elde etmek, onlar için nasıl (mümkün) olur?

53. Âyet

وَقَدْ كَفَرُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۚ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ

Andolsun daha önce (dünyadayken) onu inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden (bilgisizce onlar için) gayb (olan âhiret) hakkında atıp tutuyorlardı.

54. Âyet

وَح۪يلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا ف۪ي شَكٍّ مُر۪يبٍ

Artık bundan önce benzerlerine yapıldığı gibi kendileriyle arzu ettikleri şeyler arasına (bir) engel konulmuştur; çünkü onlar (bugünün geleceğine dair) derin bir şüphe içindeydiler.

Sebe Sûresi Hakkında

Mekke döneminde Lokmân sûresinden sonra nâzil olmuştur. 6. âyetinin Medine’de indiği görüşü taraftar bulmamıştır (Kurtubî, XIV, 166). Adını 15. âyette geçen Sebe’den alır. Elli dört âyet olup fâsılası “ب، د، ر، ظ، ل، م، ن” harfleridir. Nüzûl sebebi olarak Ebû Süfyân’ın ölümden sonraki ebedî hayatı ve kötülerin azaba mâruz kalacağı gerçeğini inkâr edişi zikredilirse de (Ebû Hayyân el-Endelüsî, VII, 256) bunun Ebû Süfyân’a has bir tavır olmadığı dikkate alındığında Hz. Peygamber’in muhataplarının Allah’ın birliğini ve âhiret hayatının varlığını inkâr konusunda katı bir tutum sergilemeleri şeklinde genel bir nüzûl sebebinden söz etmek daha uygun olur. Mekke döneminin ikinci yarısında indiği tahmin edilen Sebe’ sûresinin temel konusunun, Allah’ın birliğine ve âhiret inancına davetten ibaret olduğu söylenebilir. Sûrede tevhid ilkesini pekiştirmek için yer yer çok tanrı inancı eleştirilmekte ve Allah’ın dünya hayatında lutfettiği hükümranlık ve refah gibi nimetlerin geçiciliğine dikkat çekilmektedir.

Sûrenin muhtevasını dört bölüm halinde ele almak mümkündür. Bütün evrenin sahibi olup sözleri ve fiilleri yerli yerinde bulunan, her şeyin iç yüzünü bilen, merhametli ve bağışlayıcı Allah’a hamd ve senâyı içeren giriş niteliğindeki ilk iki âyetten sonra birinci bölümde inkârcılıkta direnenlerin âhiret hayatını kabullenemedikleri belirtilir. Onlara göre dünyanın düzeni bozulmayacak, çürüyüp parçalara ayrılan bedenin yeniden hayata kavuşturulması mümkün olmayacaktır. Bunun gerçekleşeceğini ileri süren kişi ya Allah adına yalan söylemekte veya cinnete yakalanmış bulunmaktadır. Buna karşılık âyetlerde kıyametin mutlaka kopacağı ve bu dünyada yapılanların karşılığının görüleceği âhiret hayatının başlayacağı haber verilmekte, aslında insanın evrene yönelik dikkatli bir bakışla bunu mümkün göreceği ifade edilmektedir (âyet: 3-9).

İkinci bölümde dünyada kendilerine egemenlik, üstünlük ve refah lutfedilen iyi kullarla âsi kullardan bazı örnekler verilmiştir. Burada önce Hz. Dâvûd’a bağışlanan mânevî imtiyazlara, bunun yanında demirin onun elinde yumuşamasına, rüzgârın ve cinlerin Hz. Süleymanın emrine verilmesine, fakat bu fâni nimetlerin ölümle son bulduğuna değinilmiştir. Ardından Arap yarımadasında meşhur olan Sebe (Krallığı) halkının müreffeh hayatı kısaca tasvir edilmiş, ancak gerçeğe boyun eğmekten yüz çevirmeleri üzerine sel felâketiyle helâk edilip efsane haline getirildiği belirtilmiştir (âyet: 10-21; ayrıca bk. SEBE).

Üçüncü bölümün girişinde tevhid inancının karşıtı olan şirk telakkisinin mâkul ve tutarlı bir dayanağının bulunmadığı, Resûlullah’ın bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı bir elçi olarak gönderildiği belirtilir (âyet: 21-28). Ardından tekrar âhiret hayatının varlığına geçilir. Kur’an’a da ondan önceki ilâhî kitaplara da inanmayan ve bu yolla hem kendilerine hem de etki alanları içinde bulunan insanlara zulmeden kişilerin âhiretteki acıklı halleri etkileyenler-etkilenenler (müstekbir-müstaz‘af) kavramları çerçevesinde tasvir edilir. Daha sonra iman ve makbul davranışların eşlik etmediği mal ve evlât zenginliğinin kişiyi kurtuluşa eriştirmeyeceği ve Allah’a yaklaştıramayacağı vurgulanır, ayrıca çok tanrı inancı bir defa daha eleştirilir (âyet: 29-42).

Sebe’ sûresinin son bölümünde bir anlamda önceki âyetlerde yer alan uyarıların ve ibret verici örneklerin hedefini teşkil eden Hz. Peygamber dönemi müşriklerine hitap edilmektedir. Bunlar Resûlullah’ı atalarının dinini bozmak isteyen, kendisinin düzenlediği bir metni Allah’a nisbet eden biri, Kur’an’ı da büyüleyici bir söz olarak nitelemiştir. Halbuki onlar daha önce ne ilâhî bir kitap okumuş ne de bir peygamberle karşılaşmışlardı. Bu Câhiliye zihniyetine karşı Resûl-i Ekrem’e şu cevabı vermesi emredilir: “Size tek bir öğüt vereceğim: İster başkalarıyla birlikte ister yalnız başınıza Allah’ın huzurunda bulunduğunuzun bilinci içinde derin derin düşünün, o zaman arkadaşınızda (Muhammed) hiçbir ruhî bozukluğun bulunmadığını anlayacaksınız” (âyet: 46). Hz. Peygamber’e ayrıca, risâlet görevine karşılık hiçbir bedel talep etmediğini ve hakkın eninde sonunda üstün geleceğini muhataplarına bildirmesi emredilmiştir (âyet: 43-50). Sûre, gerçeği inkâr edenlerin kıyamet gününde korku ve telâş içinde ilâhî vahye inandıklarını söyleyeceklerini, fakat bunun kendilerine bir fayda sağlamayacağını belirten âyetlerle sona ermektedir.

Hz. Peygamber’in Sebe’ sûresinin de içinde yer aldığı otuz kadar sûre (mesânî) hakkında, “Bana İncil yerine bu sûreler verilmiştir” dediği nakledilmiştir (İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 224-227, 292). “Bütün resul ve nebîler Sebe’ sûresini okuyan kimsenin kıyamette dostu ve arkadaşı olacaktır” meâlinde Resûl-i Ekrem’e nisbet edilen hadisin (Zemahşerî, IV, 594; Beyzâvî, III, 415) mevzû olduğu belirtilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 720). Şerefeddin Ali er-Râcihî tarafından Sebe’ ve Fâtır sûrelerinin dil özellikleri üzerine bir çalışma yapılmıştır (ed-Dersü’l-luġavî fî sûretey Sebeǿ ve Fâŧır, İskenderiye 1992).

BİBLİYOGRAFYA:

Buhârî, “Tefsîr”, 34/2; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 594; İbn Atıyye el-Endelüsî, el-Muĥarrerü’l-vecîz (nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed), Beyrut 1413/1993, IV, 404; Kurtubî, el-CâmiǾ, Beyrut 1408/1988, XIV, 166; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, III, 415; Ebû Hayyân el-Endelüsî, el-Baĥrü’l-muĥîŧ, Kahire 1328-29/1910 → [baskı yeri yok] 1403/1983 (Dârü’l-fikr), VII, 256, 257; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/ 1987, II, 720; Elmalılı, Hak Dini, V, 3937; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, Feżâǿilü süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 224-227, 292.

Bekir Topaloğlu