Ve [unutmayın: Başka] insanların malvarlığı sayesinde, artsın diye faizle verdikleriniz [size] Allah katında bir artış sağlamaz. ³⁵ Oysa, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için karşılıksız verdikleriniz [O’nun tarafından bereketlendirilir: ³⁶] işte onlar, [bu şekilde Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler,] ödüllerini kat kat artıranlardır!
35 Bu, Kur’an’ın nüzul kronolojisinde ribâ terimi ve kavramının geçtiği ilk ayettir. Terim lafzen, bir şeyin ilk hacminin veya miktarının üstündeki “artış”ı veya “ilave”yi anlatır. Kur’an terminolojisinde ise, bir kimsenin veya kurumun başka birine ödünç olarak verdiği belli bir mal veya para miktarının, faiz yoluyla meşru olmayan bir artış sağlamasını ifade eder. İlk dönem Müslüman hukukçuların büyük kısmı, problemi kendi zamanlarında veya daha önceki dönemlerde geçerli ekonomik şartlar çerçevesinde mütalaa ederek bu “gayrimeşru ilave”yi, “oranına ve temelindeki ekonomik güdüye bakmadan” faiz karşılığı verilen bir borçtan sağlanan kazanç ile eş tutmuşlardı. Bununla birlikte -ve konu üzerindeki muazzam fıkıh külliyatının da gösterdiği gibi- Müslüman alimler, ribâ’nın tanımı üzerinde, yani bütün muhtemel hukukî durumları kapsayacak ve değişik ekonomik şartların bütün zorlamalarına cevap verebilecek bir tanım üzerinde henüz kesin bir anlaşmaya varabilmiş değillerdir. İbni Kesîr’in (2:275 üzerindeki yorumunda geçen) sözleriyle ifade edersek, “Ribâ, alimlerin (ehlu’l-‘ilm) en zor gördüğü konulardan biridir”. Ribâ’yı hukukî olarak yasaklayan ve mahkum eden ayetlerin (2:275-281) Hz. Peygamber’in vefatından birkaç gün önce gelen (karş. 2:281, not 268) son vahiy olduğu unutulmamalıdır: Bu sebeple Sahâbe, sözkonusu hükümlerin şer‘î sonuçları hakkında Hz. Peygamber’e soru sorma fırsatı bulamamışlardı -öyle ki, Ömer b. Hattâb’ın bile şöyle söylediği rivayet edilir: “En son vahyedilen ayetler ribâ konusundaydı, fakat Allah’ın Rasûlü, bu ayetlerin anlamını bize açıklayamadan [lafzen, “açıklamadan önce”] bu dünyadan göçtü.” (Sa‘îd b. Müseyyeb’den naklen İbni Hanbel.) Yine de Kur’an’ın ribâ’yı ve onu uygulayanları mahkum ederken kullandığı sert ifadeler, ribâ’nın niteliği ve sosyal ve ahlakî sınırları konusunda -özellikle de insanoğlunun geçen yüzyıllarda yaşadığı ekonomik tecrübeler gözönüne alındığında- yeterli bir fikir vermektedir. Genel olarak, ribâ’nın negatif muhtevası (terimin Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in birçok Hadisi’nde kullanıldığı anlamda), fâiz karşılığı borç vermek suretiyle sağlanan ve ekonomik olarak zayıf durumda bulunan kesimlerin güçlü ve servet sahibi kesimlerce sömürülmesinden doğan kazançlarla ilgilidir: borç veren, kullandırdığı sermaye mülkiyetinin tam sahibi olurken ve bu fonun kullanım amacı yahut tarzı ile ilgili hiçbir yasal endişe taşımazken, sağladığı kazanç da, borç kullananın bu işlemden dolayı uğradığı kayıplara bakılmaksızın, sözleşme gereği garanti altına alınır. Bu tanımlamayı gözönüne alınca, hangi tür malî işlemin ribâ çerçevesi içinde kalacağı sorununun, son tahlilde, “manevî/ahlakî” bir sorun olduğunu ve borç veren ile alan arasındaki ilişkilerin temelinde yatan sosyo-ekonomik motivasyon ile yakından bağlantılı bulunduğunu görürüz; ve saf ekonomik terimlerle ifade edersek bu sorunun, “kazanç ve kayıpların borç işlemine katılan her iki tarafça nasıl adil olarak paylaşılabileceği” sorunu olduğunu görürüz. Tabii ki bu ikili sorunu katı ve kapsamlı çözümlere bağlamak mümkün değildir: bizim cevaplarımız, zorunlu olarak, insanın sosyal ve teknolojik gelişmesinin -ve dolayısıyla ekonomik ortamın- tâbi olduğu değişikliklere paralel olarak değişmelidir. O halde, Kur’an’ın ribâ kavramını ve uygulamasını mahkum ettiği açık ve kesin olmasına rağmen, her Müslüman kuşak, bu terime -ki daha iyi bir karşılık olması için “fâiz” olarak adlandırabiliriz- yeni bir boyut ve taze bir ekonomik anlam yükleme sorumluluğu ile yüzyüze bulunmaktadır. Bu örnekte (ki, vurguladığım gibi, Kur’an’ın tarihinde bu konudaki ilk ayettir) henüz kesin bir yasaklama görülmemektedir, fakat bir kimsenin kendi refahını “[başka] insanların malvarlığı” sayesinde, yani başkalarını sömürerek arttırması şeklindeki gayriahlakî beklentiye atıfta bulunmak suretiyle, 2:275 ve devamında konulan yasağın ilk işaretlerini vermiş bulunmaktadır.36 Karş. 2:276.