1. Âyet
الٓمٓ۠قف
Elif. Lâm. Mîm.
Rûm Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 30. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 60 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 84. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
الٓمٓ۠قف
Elif. Lâm. Mîm.
غُلِبَتِ الرُّومُۙ
(2-5) Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde mağlup oldular; fakat onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç sene içinde galip geleceklerdir. (Onların) Bu (yenilgileri)nden önce de sonra da emir Allah'ındır. (Rumların galip geldikleri) O gün mü'minler de (Bedir'de müşriklere galip gelerek) Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. (Allah) Dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
ف۪ٓي اَدْنَى الْاَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَۙ
Bu âyetin meali 2. âyetle birlikte verilmiştir.
ف۪ي بِضْعِ سِن۪ينَۜ لِلّٰهِ الْاَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُۜ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ
Bu âyetin meali 2. âyetle birlikte verilmiştir.
بِنَصْرِ اللّٰهِۜ يَنْصُرُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ
Bu âyetin meali 2. âyetle birlikte verilmiştir.
وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ وَعْدَهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
(Bu zafer) Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden (asla) dönmez; fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.
يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ
Onlar, dünya hayatının (sadece) görünen yüzünü bilirler. Âhiretten ise onlar, tamamen gâfildirler.
اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠قف مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ
Onlar kendi kendilerine (tefekkür edip) Allah'ın; gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak (her şeyi yerli yerinde) hak (ve hikmet) ile belirli bir süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? Gerçekten insanlardan çoğu Rabblerine kavuşmayı inkâr ederler.
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ
Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden kuvvet bakımından daha güçlü idiler. Yeryüzünü kazıp (ekinler ekmiş, sular, madenler çıkarmak için orayı) altüst etmişler ve onu, bunların imar ettiklerinden de daha çok imar etmişlerdi. Resulleri, onlara da apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) getirmişti. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar (resullerimizi ve âyetlerimizi inkâr ederek) kendi nefislerine zulmettiler.
ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذ۪ينَ اَسَٓاؤُا السُّٓوٓاٰى اَنْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
Sonunda Allah'ın âyetlerini yalanlayarak ve onlarla alay ederek kötülük yapanların âkıbeti çok kötü oldu.
اَللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Allah (her şeyi) ilk defa yaratır, sonra (o yaratmayı Hallak ismiyle sürekli tekrar edip) iade eder. Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ
(Kıyamet) Saatin(in) gelip çattığı gün, (nefsinin hevâsına uyan) mücrimler (bütün ümitlerini yitirerek) susarlar.
وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَٓائِهِمْ شُفَعٰٓؤُ۬ا وَكَانُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ كَافِر۪ينَ
Onların, (dünyada Allah'a şirk koştukları) ortaklarından hiçbiri (o gün onlara) şefâatçi olmaz ve onlar (Allah'a şirk koştukları) ortaklarını inkâr ederler.
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ
(Kıyamet) Saatin(in) gelip çattığı gün, işte o gün (mü'minlerle kâfirler) birbirlerinden ayrılırlar.
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ ف۪ي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ
İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar (cennet) bahçeler(in)de sevinç ve mutluluk içindedirler.
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓائِ الْاٰخِرَةِ فَاُو۬لٰٓئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ
Fakat inkâr edenlere, âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar da (cehennemde) azap için hazır bulundurulacaklardır.
فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ
Öyle ise (ey iman edenler!) akşama girdiğinizde ve sabaha erdiğinizde (akşam, yatsı ve sabah namazlarında) Subhân olan Allah'ı tesbih edin!
وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِياًّ وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ
Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur. Akşama doğru ve öğlene girdiğiniz zaman da (ikindi ve öğle namazlarında da Allah'ı tesbih edin)!
يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ۟
(O) Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır, yeryüzünü ölümünden sonra da (O) diriltir. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ
Sizi topraktan yaratması da O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz.
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً لِتَسْكُـنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Yanında huzur bulmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Muhakkak ki bunda (enine boyuna düşünüp) tefekkür eden bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ
O'nun delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin ise farklı olmasıdır. Muhakkak ki bunda (Allah'ı bilen) âlimler için elbette âyetler (ibret ve dersler) vardır.
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاؤُ۬كُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ
Gece olsun gündüz olsun uyumanız ve Allah'ın lütfundan (rızkınızı) aramanız da O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Muhakkak ki bunda (hakkı) işiten bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْـي۪ بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Size hem korku hem de ümit vermek için şimşeği göstermesi ve gökten bir su indirip ölümünden sonra yeryüzünü onunla diriltmesi de O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Muhakkak ki bunda aklını kullanan bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ۜ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ
Yine göğün ve yerin O'nun emri ile (sapasağlam) ayakta durması da O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Sonra (hesap günü) sizi yerden (tekrar dirilmeniz için) bir davetle çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki (kabirlerinizden dirilmiş olarak) çıkıyorsunuz.
وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ
Göklerde ve yerde olanlar (hepsi) O'nundur. Hepsi O'na (gönülden) itaat etmektedir.
وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟
O, (her şeyi) ilk defa yaratan sonra (o yaratmayı Hallak ismiyle sürekli tekrar edip) iade edendir ve bu, O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde (tecelli eden) en yüce sıfatlar (yalnız) E'Âlâ olan Allah'a aittir; çünkü O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).
ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلاً مِنْ اَنْفُسِكُمْۜ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَٓاءَ ف۪ي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَاَنْتُمْ ف۪يهِ سَوَٓاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخ۪يفَتِكُمْ اَنْفُسَكُمْۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
(Bakın, Allah ortağı olmadığına dair) Size kendinizden bir misal getirdi: Size verdiğimiz rızıklarda, ellerinizin altında bulunan (köleler, cariyeler) içinden sizinle eşit olan, birbiriniz(in hakkına dokunmak)dan çekindiğiniz gibi onlar(ın hakkına dokunmak)dan da çekindiğiniz ortaklar var mı (ki tutup kendi mülkümüzde, saltanatımızda bize ortaklar atfediyorsunuz, kendi kullarımızı ve yarattıklarımızı bize şirk koşuyorsunuz)? İşte Biz, aklını kullanan bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.
بَلِ اتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ فَمَنْ يَهْد۪ي مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ
Fakat zulmedenler (bunca uyarı ve ikazdan sonra bile) cahilce (nefislerinin) hevâlarına (arzu ve isteklerine) tabi oldular. (Küfürdeki inadı yüzünden) Allah'ın dalâlette bıraktığı kimseyi kim hidâyete erdirebilir! Onlar için (hem dünyada hem de âhirette) hiçbir yardımcı yoktur.
فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفاًۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗق وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗق
(Resulüm!) Sen (hiçbir şeyi Allah'a şirk koşmadan ve hakka yönelmiş) hanîf olarak yüzünü dine çevir. O ki Allah'ın fıtratı (El Esmâu'l Husnâ'sı)dır ve (Allah) insanları bu (fıtrat)a göre yaratmıştır. Allah'ın yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.
مُن۪يب۪ينَ اِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ
(O hâlde hepiniz yalnız) O'na yönelin, O'na karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın), namazı ikâme ed(erek her anda O'nun huzurunda durmaya çalış)ın ve sakın müşriklerden olmayın!
مِنَ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاًۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
Onlar ki dinlerini parça parça edip gruplara ayrıldılar. Her grup kendi yanındaki (parça)yla sevin(ip kibirlen)mektedir.
وَاِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُن۪يب۪ينَ اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَٓا اَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ
İnsanlara bir zarar (bir sıkıntı) dokunduğu zaman (hemen) Rabbine yönelerek O'na (yalvarıp) dua ederler. Sonra (Allah) onlara kendinden bir rahmet tattırınca bir de bakarsın ki onlardan bir grup (yine) Rabblerine şirk koşarlar.
لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ فَتَمَتَّعُوا۠قف فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
(Onlar) Kendilerine verdiğimiz (nimetler)e nankörlük etmek için (böyle yaparlar). O hâlde (dünyada bir süre daha) faydalanın (bakalım), fakat yakında (buna karşılık hak ettiğiniz azabı) bil(ip gör)eceksiniz!
اَمْ اَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِه۪ يُشْرِكُونَ
Yoksa Biz, onlara (kesin) bir delil indirdik de o mu (Allah'a) şirk koşmalarını söylüyor?
وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْ اِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ
(Gel gör ki) Biz insanlara (kendimizden) bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir (ve şımarır)lar; ama elleriyle yaptıkları yüzünden onlara bir kötülük dokunursa bir de bakarsın ki (Allah'ın rahmetinden) ümitlerini keserler.
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Onlar görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine açıyor, (dilediğine) daraltıyor. Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.
فَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
O hâlde sen, akrabaya, yoksula, yolcuya (Allah'ın sana onlar için ikram ettiği) hakkını ver. Bu, Allah'ın vechini (cemâlini müşahede etmeyi ve rızasını) isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar, felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerdir.
وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ رِباً لِيَرْبُوَ۬ا ف۪ٓي اَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِۚ وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ
(Unutmayın!) İnsanların mallarında artış olsun diye (zorunlu olarak) verdiğiniz (herhangi) bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah'ın vechini (cemâlini müşahede etmeyi ve rızasını) isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte o (zekâtlarını bu şekilde veren)ler, (Allah katında faziletlerini) kat be kat arttıranlardır.
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَيْءٍۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟
Allah; sizi yaratan, sonra sizi rızıklandıran, sonra sizi öldürecek, sonra da sizi (hesap günü tekrar) diriltecek olandır. Peki, sizin (Allah'a şirk koştuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan herhangi birini yapabilecek var mı? O (Allah), Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların şirk koştuklarından yücedir.
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
İnsanların elleriyle kazandığı (kötülükler) yüzünden karada ve denizde fesad çıktı. Belki (yaptıkları kötülüklerden imana) dönerler diye (Allah) yaptıklarının bir kısmını(n cezasını onlara dünyada) tattırır.
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلُۜ كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُشْرِك۪ينَ
(Resulüm!) De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da (sizden) öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna (nasıl helâk edildiklerine bir) bakın!" Onların çoğu müşrik (Allah'a şirk koşan zalimler) idi.
فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ الْقَيِّمِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَ يَوْمٌ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللّٰهِ يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ
Sen, Allah'tan geri çevrilmesi imkânsız bir gün (olan kıyamet) gelmeden önce yüzünü dosdoğru (olan) dine çevir! O gün (insanlar, cennet ve cehennemde) bölük bölük (birbirlerinden) ayrılırlar.
مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۚ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِاَنْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَۙ
Kim kâfir olursa küfrü kendi aleyhinedir. Kim de sâlih bir amel işlerse onlar da kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.
لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ
(Allah) İman edip sâlih ameller işleyenleri lütfundan mükâfatlandırmak için (cennete koyar). Muhakkak ki O, kâfirleri sevmez.
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذ۪يقَكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِاَمْرِه۪ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Size rahmetinden tattırması için (yağmurun önünde) rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. O'nun fazlından (nasibinizi) aramanız için emriyle gemileri (suda) yüzdürmesi de (O'nun âyetlerindendir). Umulur ki şükredersiniz.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلاً اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَانْتَقَمْنَا مِنَ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُواۜ وَكَانَ حَقاًّ عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِن۪ينَ
(Resulüm!) Andolsun ki Biz, senden önce de nice resulleri kendi kavimlerine gönderdik. (Resulleri) Onlara apaçık mucizeler getirdiler (fakat onlar iman etmediler). Bunun üzerine Biz de o (Allah'a karşı suç işleyen) mücrimlerden intikam aldık. Mü'minlere yardım etmek Bizim üzerimize bir haktır.
اَللّٰهُ الَّذ۪ي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَاباً فَيَبْسُطُهُ فِي السَّمَٓاءِ كَيْفَ يَشَٓاءُ وَيَجْعَلُهُ كِسَفاً فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ۚ فَاِذَٓا اَصَابَ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ
Allah O'dur ki rüzgârları gönderir, (bunlar da) bulut(lar)ı harekete geçirir. Derken onu gökte dilediği gibi yayar ve parça parça eder. Nihayet yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. Allah onu, dilediği kullarına isabet ettirince onlar hemen seviniverirler.
وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ مِنْ قَبْلِه۪ لَمُبْلِس۪ينَ
Oysa onlar, daha önce üzerlerine (yağmur) indirilmesinden evvel (yağmurun yağmasından) ümitlerini tamamen yitirmişlerdi.
فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْـيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz ki O, Muhyî (ismiyle), ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا ر۪يحاً فَرَاَوْهُ مُصْفَراًّ لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِه۪ يَكْفُرُونَ
Andolsun eğer Biz, (onların ekinlerine zararlı) bir rüzgâr göndersek ve onu sararmış görseler ardından muhakkak nankörlük etmeye başlarlar.
فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ
(Resulüm!) Muhakkak ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da (hakka olan bu) daveti duyuramazsın.
وَمَٓا اَنْـتَ بِهَادِ الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ۟
Sen (manevi olarak) kör olanları dalâletlerinden (vazgeçirip) hidâyete de erdiremezsin, sen ancak âyetlerimize iman edip ona teslim olanlara (âyetlerimizi) duyurabilirsin.
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةًۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْقَد۪يرُ
Allah O'dur ki sizi zayıf (ve zaaf sahibi olarak bir nutfe)den yarattı, sonra zayıf (olan çocukluk çağın)ın ardından (size) bir kuvvet (gençlik hâli), sonra da kuvvetin ardından (yine) bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi. (O) Dilediğini yaratır. O, Alîm'dir, Kadîr'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍۜ كَذٰلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ
(Kıyamet) Saatin(in) gelip çattığı gün, (nefsinin hevâsına uyan) mücrimler (dünyada) bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. İşte onlar, (dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamalarına rağmen azaptan kurtulmak için) böyle (laflarını) çevirirler.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْا۪يمَانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ اِلٰى يَوْمِ الْبَعْثِۘ فَهٰذَا يَوْمُ الْبَعْثِ وَلٰكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Kendilerine (Allah tarafından) ilim ve iman verilmiş olanlar ise (onlara) şöyle derler: "Andolsun ki siz (dünyada) Allah'ın Kitâb'ında (vaad ettiği gibi) yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bugün yeniden dirilme günüdür; fakat siz onu (dünyada) bil(ip anlamak iste)miyordunuz.
فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ
Artık o gün, (Allah'ın âyetlerini yalanlayıp kendilerine) zulmedenlerin mazeretleri (onlara) fayda vermez. Onların (yaptıkları yanlışlardan dolayı) özür dilemeleri de kabul edilmez.
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۜ وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِاٰيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُبْطِلُونَ
(Resulüm!) Andolsun ki Biz, bu Kur'ân'da insanlara her türlü misali verdik. Şayet sen onlara bir âyet getirsen de inkâr edenler kesinlikle şöyle derler: "Siz ancak bâtıl şeyler ortaya atmaktasınız."
كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
İşte (hakkı) bilmeyen (ve anlamak istemeyen)lerin kalplerini Allah böyle mühürler.
فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذ۪ينَ لَا يُوقِنُونَ
(Resulüm!) Şimdi sen sabret! Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır. (Bunca âyete rağmen yine de) İkna olmayan kimseler, (sakın) seni (âyetlerimizi tebliğde) gevşekliğe sevk etmesin!
İlk âyetlerinde Bizanslılar’dan (Rûm) bahsedildiği için bu adla anılmıştır. Mekke döneminin sonlarında nâzil olan sûrenin 17. âyetinin Medine’de indiği ileri sürülmüşse de bu rivayet isabetli görülmemiştir (M. Tâhir İbn Âşûr, XXI, 5-6). Altmış âyet olup fâsılaları “ر، م، ن” harfleridir. Rûm sûresinde müminlere cesaret veren bir girişten sonra Allah’ın varlığı, birliği, ilmi ve kudretiyle âhirete imandan söz edilmektedir. Sûrenin ilk âyetlerinde (1-7), daha önce başlayıp Mekke döneminde devam eden İranlılar ile Bizanslılar arasındaki savaşa değinilmektedir. Müslümanlar, kitap ehli olan Bizanslılar’ın puta tapan İranlılar’a galip gelmesini isterken Mekke müşrikleri bunun aksini arzu ediyordu. Ancak savaş Bizanslılar’ın aleyhine neticelenmiş ve Araplar’a yakın bazı topraklar İranlılar’ın eline geçmişti. Müşrikler bu durumu müslümanların aleyhine kullanmak istemiş, bunun üzerine nâzil olan sûrenin ilk âyetlerinde birkaç yıl içinde Bizanslılar’ın İranlılar’a galip geleceği, o zaman müminlerin sevineceği ve bütün bunların Allah’ın yardımıyla olacağı haber verilmiştir. Kaynaklar bu zaferin İslâmiyet’in Medine döneminde gerçekleştiğini yazmaktadır (Tirmizî, “Tefsîr”, 30; Taberî, XXI, 20-27; İbn Kesîr, V, 341-345). Hurûf-ı mukattaa ile başlayan sûrelerin ilk âyetlerinde vahiy ve nübüvvetin ispatı konu edildiği halde Rûm sûresinin de içinde yer aldığı üç sûrede (diğerleri Meryem ve Ankebût) başka konular hakkında açıklamalar yapmaktadır.
Sûrenin birinci bölümünde âhirete inanmanın dinî hayat açısından önemi üzerinde durulur. Aslında yaratılıştan sahip kılındığı akıl sayesinde Allah’ın her yerde var olan kanunlarını müşahede edebilen kimse tabiatın ve insan türünün boşuna yaratılmadığını anlar. Birçok âyette belirtildiği gibi gökler ve yer insan için, insan da Allah’a kul olmak için yaratıldığına göre (ez-Zâriyât 51/56) ölümden sonra ikinci hayatın varlığı zaruri hale gelir. Dünya hayatında iman edip yararlı işler yapanlar âhirette rableriyle karşılaşacakları cennette bulunacaklar, Allah’ın âyetlerini ve âhiret hayatını inkâr edenler ise kötü âkıbete mâruz kalacaklardır ve taptıkları putlar kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır (âyet: 8-16).
İkinci bölümde, gece ve gündüz vakitlerinde Allah’ı anmanın gereği vurgulanıp kâinatta bütün övgülerin O’na has olduğu ifade edildikten sonra tabiatın yaratılışı ve işleyişinden çeşitli örnekler verilir. Cenâb-ı Hakk’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığın temel ilkelerini oluşturan ilim, kudret ve iradesinin yetkinliğine deliller getirilir. Bu arada insan türünün devamı için gerekli olan evlilik müessesesinin temel ilkelerinin maddî ve ruhî tatmin, sevgi ve merhamet olduğu ifade edilir (âyet: 21). İnsan hayatı için elverişli olan güneş sisteminin düzeninin O’nun emrinde olduğu bildirilir ve dilediği zaman bu düzenin bozulup ikinci hayatın başlayacağı beyan edilir (âyet: 25-27). Ardından tevhid inancı bir temsille açıklandıktan sonra Hz. Peygamber’e hitap edilerek ondan müşriklere iltifat etmemesi ve Allah’ın insan türünün fıtratına yerleştirdiği dosdoğru dinin (Hanîf) gereklerini yerine getirmesi istenir. Şirkin insan onurunu kırıp şahsiyeti zedelediği belirtilir, karşılıksız yardımda bulunmaya teşvik edilir, yine tabiatın işleyişinden örnekler verilip tevhid inancı pekiştirilir. Tekrar Resûlullah’a hitap edilerek onun, yetenekleri tıpkı bir ölüdeki gibi mânevî âleme kapalı olanlara ve sağırlara hidayet yolunu gösteremeyeceği ifade edilir, bunların yerine Allah’ın âyetlerine içtenlikle inanıp O’na teslim olanlara önem vermesi istenir (âyet: 17-53).
Sûrenin bundan sonraki kısmında tekrar âhiret hayatına geçilir; insanın dünyaya gelişinden itibaren geçirdiği merhalelere işaret edilerek kıyamet söz konusu edilir. O gün günahkârların ve özellikle zalimlerin kabul edilecek hiçbir mazeretlerinin olmayacağı, hiçbir temennilerinin karşılık bulmayacağı belirtilir (âyet: 54-57). Sûrenin son üç âyetinde aklını gerçeklere yönelten, gönlünü de onlara açık tutan kimselere Kur’an’da her çeşit misalin getirildiği, ancak küfre ve inkâra sapanların bunlardan etkilenmeyeceği anlatılır. Resûl-i Ekrem’e hitap edilerek hakkın galip geleceği konusundaki ilâhî vaadin bir gün mutlaka gerçekleşeceği belirtilir. Bunun için sabretmesi ve işin iç yüzüne vâkıf olamayanların kendisini hafife almasından etkilenmemesi istenir.
İslâmiyet’in doğuşundan on yıl kadar sonra nâzil olduğu anlaşılan Rûm sûresinde Mekkî sûrelerde en çok vurgulanan Allah’ın birliğine ve âhirete iman konuları işlenmiş, bu arada imandan sonra yaratana yönelik en büyük görev olarak namaz, yaratılmışlara yönelik en büyük görev olarak malî yardım üzerinde durulmuş, başarmak için de sabır ve samimiyet tavsiye edilmiştir.
Bazı tefsir kaynaklarında Übey b. Kâ‘b yoluyla Hz. Peygamber’e nisbet edilen, “Rûm sûresini okuyan kimseye yer ve gök arasında Allah’ı tesbih eden meleklerin sayısının on katı mükâfat verilir, o gün ve gecede kaybettiği sevapları kazanmış olur” meâlindeki rivayetin (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 590; Beyzâvî, III, 353) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zemahşerî, I, 346; Muhammed et-Trablusî, II, 719). Rûm sûresi hakkında yapılan çalışmalar arasında Abdülmün‘im Abdüşşefî‘ Seyyid Hasan’ın Nemâźic mine’l-ĥađâreti’l-Ķurǿâniyye fî sûreti’r-Rûm (Kahire 1985) ve Abdülhamîd Zeynüddin Rızâ Hûce’nin ed-DaǾve ila’llāh fî sûreti’r-Rûm (doktora tezi, 1410/1990, el-Câmiatü’l-İslâmiyye [Medine]) adlı eserleri zikredilebilir.
BİBLİYOGRAFYA:
Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXI, 20-27; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1379/1959, s. 197; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 346; IV, 590; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, III, 353; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, V, 341-345; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 719; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve maķāśıdühâ fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1980, I, 289-292; M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taĥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420/2000, XXI, 5-13; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye ħaśâǿiśü’s-süver, Beyrut 1420/1999, VII, 1-25; Zuhûr Ahmed Azher, “er-Rûm”, UDMİ, X, 395-396; Seyyid Muhammed Hüseynî - Mahbûbe Müezzin, DMT, IX, 363-364.
M. Kâmil Yaşaroğlu