ve onlar ki, Rablerinin teveccühünü umarak güçlüklere göğüs gerip, namazda kararlılık gösterirler; kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli-açık başkaları için harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar. ⁴⁴ İşte, ahirette erişilecek olan nihaî huzur böylelerine özgüdür; ⁴⁵
44 Bazı müfessirler, bu ifadeyi, “bir günah işledikleri zaman bunu [yani, bunun etki ya da sonucunu] pişmanlık duymak, tevbe etmek suretiyle giderirler” şeklinde yorumlamışlar (Zemahşerî’nin kaydettiğine göre İbni Keysân); bazıları ise, ayetteki “savmak” ya da “gidermek” tabirinin -muhtemelen bilmeden, istemeden- yapılan bir kötülüğün telafîsi için bir iyilik ya da iyi bir iş yapmak (Râzî), yahut (Zemahşerî’nin bahsettiği bir başka yorum) kötü ve olumsuz durumları söz ya da fiille düzeltmeye, ıslah etmeye çalışmak anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat klasik müfessirlerin ekseriyeti sözkonusu cümlenin en açık anlamının “kötülüğü iyilikle savarlar” şeklinde olduğu görüşündedir; bunun içindir ki, (Beğavî, Zemahşerî ve Râzî’nin kaydettiğine göre) aynı görüşü ifade etmek üzere Hasan Basrî, “[bir şeyden] yoksun bırakıldıkları zaman, verirler; kendilerine yapılan kötülüğü bunu yapana iyilik yaparak savarlar” ve “kötülüğü kötülükle değil, iyilikle giderirler”. Keza bkz. 41:34-36.45 Lafzen, “[Ahiret] yurdunun sonucu/mahsulü onlarındır”. ‘Ukbâ ismi hemen hemen bütün dil otoriteleri tarafından ‘âkibet (“sonuç”, “netice”, “her şeyin sonu” ve bundan hareketle “ödül”, “karşılık” ve mecazî olarak “kader” ya da “ergi/nail olma” sözcüğüyle eş anlamlı bir sözcük olarak görülmüştür. Dâr terimi ise ed-dâru’l-âhira) “nihaî yurt”/“ahiret yurdu” yani, öte dünya anlamındadır.