Ra'd Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Ra'd Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 13. sûresidir. Medenî bir sûredir, 43 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 96. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

الٓمٓرٰقف ۠تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ

Elif. Lâm. Mîm. Râ. Bunlar Kitâb'ın âyetleridir ve Rabbinden sana indirilen (bu Kur'ân) haktır; fakat insanların çoğu iman etmezler.

2. Âyet

اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ

Allah, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yükselten sonra Arş'a hükümran olan, Güneş'i ve Ay'ı (da emrine) boyun eğdirendir. Her biri belirlenmiş bir vakte (kıyamete) kadar (yörüngesinde) akıp gider. (O, her) İşi idare eder, âyetleri açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak ikna ol(up iman ed)esiniz!

3. Âyet

وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَاراًۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Yeryüzünü yay(ıp döşey)en, orada sabit dağlar ve nehirler var eden ve orada her türlü meyvelerden (erkek ve dişi olmak üzere) ikişer çift yaratan O'dur. Geceyi de gündüz(ün üzerin)e (O) örter. Muhakkak ki bunda (enine boyuna düşünüp) tefekkür eden bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

4. Âyet

وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠قف وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Ayrıca yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, (bir kökten çıkan) çok gövdeli ve tek gövdeli hurma ağaçları vardır. (Hepsi farklı özelliklerde olmalarına rağmen) Bir su ile sulanır. Hâl böyle iken yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. Muhakkak ki bunda aklını kullanan bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

5. Âyet

وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

(Resulüm!) Eğer (Allah'ın bu yarattıklarına) şaşırıyorsan, asıl şaşılacak şey onların, "biz (ölüp) toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi (ondan sonra) yeniden yaratılacağız?" demeleridir. İşte onlar, Rabblerini inkâr edenlerdir, işte onlar (kıyamet gününde) boyunlarında (demir) halkalar bulunanlardır ve işte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.

6. Âyet

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ

(Kâfirler) Senden iyilikten önce kötülüğün (kendilerine) çarçabuk gelmesini istiyorlar. Hâlbuki onlardan önce (bunu isteyip helâk olan) nice örnekler gelip geçmiştir. Muhakkak ki senin Rabbin, insanların (kendilerine) zulmetmelerine rağmen onlar için (yine de) mağfiret sahibidir. (Bununla beraber) Şüphesiz ki senin Rabbinin azabı elbette çok şiddetlidir.

7. Âyet

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟

Kâfirler diyorlar ki: "Ona (Muhammed'e) Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi!" (Resulüm!) Sen ancak bir uyarıcı (ve hidâyetçi)sin ve her toplumun bir hidâyetçisi vardır.

8. Âyet

اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ

Allah, her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi ziyade edeceğini (doğacak yavrunun sağlam veya engelli, tek veya ikiz, müddeti az veya çok olacağını) bilir; çünkü her şey O'nun katında bir ölçü iledir.

9. Âyet

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ

O, gaybı da şehadeti de (görünmeyeni de görüneni de en ince ayrıntısına kadar) bilir. (O) Kebîr'dir, Muteâl'dır (azamete, büyüklüğe ve anlaşılamayacak kadar yüceliğe sahip olan, kullarını da yüceltendir).

10. Âyet

سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ

Sizden, sözü gizleyenle onu açığa vuran kimse ve geceleyin gizlenenle gündüz (ortaya çıkıp) yürüyen kimse (O'nun ilminde) birdir.

11. Âyet

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءاً فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ

(Her insan için) Onun önünde ve arkasında Allah'ın emrinden (dolayı) onu koruyan ve takip eden (melek)ler vardır. Şüphesiz ki bir toplum (yaratılışlarında) kendisinde bulunan (güzel ahlak ve fıtrat)ı değiştirmedikçe, Allah onlar(a verdiğin)i asla değiştirmez. Fakat Allah bir topluma (kendi isyanları yüzünden) bir kötülük dilediği zaman da artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onlar için Allah'tan başka bir dost da bulunmaz.

12. Âyet

هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ

Size hem korku hem de ümit vermek için şimşeği gösteren ve (yağmur) yüklü bulutları meydana getiren O'dur.

13. Âyet

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ

Gök gürültüsü Allah'ı hamd ile tesbih eder ve melekler de Allah'ın korkusundan (Allah'ın gazabı yeryüzüne inmesin diye o anda tesbih ederler). O, yıldırımlar gönderip onlarla dilediğini çarpar. Hâl böyleyken onlar (yine de) Allah(ın kudreti) hakkında mücadele ediyorlar. O, karşı konulması mümkün olmayan (İlâh)tır.

14. Âyet

لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ

Hakiki dua ancak O'na (yapılan)dır. (İnsanların) O'nun dışında dua ettikleri, kendilerinin hiçbir isteklerini karşılayamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru avuçlarını açan kimse gibidir. Hâlbuki (elini suya doğru açmakla) o (su, onun ihtiyacını anlayıp da) onun ağzına girmez. Kâfirlerin (Allah'tan başkasına olan) duası da (bu şekilde) dalâlette olmaktan başka bir şey değildir.

15. Âyet

وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ

Göklerde ve yerde olanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez Allah'a secde ederler.

16. Âyet

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

(Resulüm!) De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." O hâlde de ki: "O'nu bırakıp da kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sahip olan dostlar mı edindiniz?" De ki: "Körle gören hiçbir olur mu? Ya da karanlıklarla nûr hiç eşit olur mu?" Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: "Allah her şeyin (yoktan yaratıcısı) Hâlık'ıdır ve O, Vâhid'dir, Kahhâr'dır (sıfatlarında, isimlerinde tek olan ve isimlerine sahip çıkan herkesi kahredecek olandır)."

17. Âyet

اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ

O, gökten bir su indirdi de vadiler kendi hacimleri kadar (suyla dolup) aktı. Bu sel, yüzeyine çıkan bir köpük yüklendi. (İnsanların) Bir süs eşyası veya faydalanılacak bir eşya yapmak için ateşte yak(ıp erit)tikleri (madenler)den de buna benzer bir köpük meydana gelir. İşte Allah, hak ile bâtıla böyle misal verir. (İşin sonunda) Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara fayda veren şey ise yeryüzünde kalır. İşte Allah, (hakkı anlamak isteyenlere) böyle misaller getirir.

18. Âyet

لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟

Rabblerin(in davetin)e icabet edenler için (yaptıklarının) en güzeli(yle onlara mükâfat) vardır. O'n(un davetin)e icabet etmeyenlere gelince, eğer yeryüzünde bulunanların hepsi ve onunla beraber bir misli daha gerçekten kendilerinin olsaydı, (kıyamet gününde azaptan kurtulmak için) elbette onları feda ederlerdi. İşte hesabın en kötüsü onlaradır. Onların varacakları yer de cehennemdir. Orası ne kötü (ateşten) bir döşektir!

19. Âyet

اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ

(Resulüm!) Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (hiç bunu inkâr eden manen) kör kimse gibi olur mu? Doğrusu ancak gönül (ve aklı selim) sahipleri (bunları tefekkür edip düşünür) anlar.

20. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْم۪يثَاقَۙ

Onlar, Allah'a verdikleri (O'na âbd olacaklarına dair) sözü yerine getirenler ve (bu) sağlam sözü bozmayanlardır.

21. Âyet

وَالَّذ۪ينَ يَصِلُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِۜ

Onlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi (resulünün ve vahyinin kendisiyle olan ünsiyet bağını) birleştirenler, Rabblerinden haşyet duyanlar ve hesabın en kötüsünden korkanlardır.

22. Âyet

وَالَّذ۪ينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ

Yine onlar, Rabblerinin vechini (cemâlini ve rızasını) isteyerek sabreden, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)an, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) gizli, açık infak eden ve kötülüğü güzellikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, (dünya) yurdun(un en güzel) sonucu (âhirette) onlarındır.

23. Âyet

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍۚ

(Bu sonuç da) Adn cennetleridir. (Onlar) Oraya atalarından, zevcelerinden ve nesillerinden sâlih olanlarla beraber girerler. Melekler de her kapıdan onların yanlarına varırlar.

24. Âyet

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِۜ

(Ve onlara şöyle derler) "(Dünyadaki imtihanlara) Sabrettiğinizden dolayı size selam olsun. (Dünya) Yurdun(un en güzel) sonucu (olan cennet) ne güzeldir!"

25. Âyet

وَالَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۙ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ

Allah'a (âbd olacaklarına dair) sağlam bir söz verdikten sonra ahidlerini bozanlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi (resulünün ve vahyinin kendisiyle olan ünsiyet bağını) kesenler ve böylece yeryüzünde fesad çıkaranlara gelince, işte lanet onlar içindir ve yurdun en kötüsü (olan cehennem) de onlaradır.

26. Âyet

اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا مَتَاعٌ۟

Allah, rızkı dilediğine açar ve (dilediğine) daraltır. Hâl böyleyken onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (geçici ve değersiz) bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

27. Âyet

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ

(Yine de) Kâfirler diyorlar ki: "Ona (Muhammed'e) Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi!" De ki: "Şüphesiz ki Allah, dilediğini (küfründe inat edeni) dalâlette bırakır, (hidâyeti isteyerek) kendisine yöneleni de hidâyete erdirir."

28. Âyet

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ

Onlar ki iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olan kimselerdir. Dikkat edin! Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur.

29. Âyet

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبٰى لَهُمْ وَحُسْنُ مَاٰبٍ

İman edip sâlih ameller işleyenlere ne mutlu! Varılacak (asıl ve tek) güzel yer onlarındır.

30. Âyet

كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ

(Resulüm!) Böylece Biz seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik ki sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Onlar ise Rahmân'ı inkâr ediyorlar. De ki: "O, benim Rabbimdir. O'ndan başka İlâh yoktur. Ben (yalnız) O'na tevekkül ettim, dönüş de (ancak) O'nadır."

31. Âyet

وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعاًۜ اَفَلَمْ يَايْـَٔسِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعاًۜ وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَر۪يباً مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَاْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟

Eğer kendisiyle dağların yürütüleceği veya kendisiyle yeryüzünün parçalanacağı yahut kendisiyle ölülerin konuşturulacağı bir Kur'ân olsaydı (o, bu Kitâb olurdu; ama kâfirler yine de iman etmezlerdi). Fakat bütün işler Allah'a aittir. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki eğer Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi. Allah'ın (mü'minlere olan) vaadi gelinceye kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya bir bela gelmeye devam edecek ya da (o bela) yurtlarının yakınına inecek (ve onlar buna şahid olacaklar)dır. Muhakkak ki Allah, vaadinden (asla) dönmez.

32. Âyet

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَمْلَيْتُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثُمَّ اَخَذْتُهُمْ۠قف فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ

(Resulüm!) Andolsun ki senden önceki resullerle de alay edildi de Ben inkâr edenlere (kısa bir süre) mühlet verdim sonra da onları (azabımla kıskıvrak) yakaladım ve Benim cezalandırmam nasılmış (gördüler)!

33. Âyet

اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ قُلْ سَمُّوهُمْۜ اَمْ تُنَبِّؤُ۫نَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْاَرْضِ اَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِۜ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّب۪يلِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

Öyleyse herkes üzerine Kâim olup onların kazandıklarını bil(erek onları görüp gözeten, hiç böyle yapamay)an kimseyle bir olur mu? Onlar (böyle yaparak) Allah'a şirk koştular. De ki: "Onların isimlerini söyleyin bakalım (onlar necidir)! Yoksa siz (Allah'a) yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yahut boş laf ile (kendi kendinizi) mi (kandırıyorsunuz)?" Hayır, inkâr edenlere (inatları yüzünden) hileleri süslü gösterildi ve onlar (hak) yoldan alıkonuldular. Allah kimi (küfründeki inadı yüzünden) dalâlette bırakırsa artık onu hidâyete erdirecek hiç kimse yoktur.

34. Âyet

لَهُمْ عَذَابٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَقُّۚ وَمَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ

Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise (onlar için) elbette daha meşakkatlidir ve (o gün) onları Allah(ın gazabın)dan koruyacak kimse de yoktur.

35. Âyet

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗق وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ

Muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) vaad edilen cennetin misali (şöyledir), onun zemininden ırmaklar akar. Meyveleri ve gölgesi (sınırsız ve) daimidir. İşte bu, takvâ sahibi olanların (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların) âkıbetidir. Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.

36. Âyet

وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمِنَ الْاَحْزَابِ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ قُلْ اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪ۜ اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ

(Resulüm!) Kendilerine kitap verdiğimiz (ehl-i kitaptan olan imanlı) kimseler, sana indirilen (Kur'ân) ile sevinirler. Fakat (senin aleyhinde birleşen) gruplardan onun bir kısmını inkâr edenler de vardır. De ki: "Ben sadece Allah'a âbd ol(up kulluk et)mekle ve O'na (hiçbir şeyi) şirk koşmamakla emrolundum. Ben (insanları yalnız) O'na davet ederim, dönüşüm de ancak O'nadır."

37. Âyet

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْماً عَرَبِياًّۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟

Böylece Biz bu (Kur'ân)ı Arapça bir hüküm (ve hikmet kaynağı) olarak (sana) indirdik. Eğer sana gelen (bu) ilimden sonra onların hevâlarına (nefsani arzu ve isteklerine) tabi olursan, (işte o zaman) Allah'tan senin için ne bir dost ne de bir koruyucu vardır.

38. Âyet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلاً مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجاً وَذُرِّيَّةًۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَاْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ

Andolsun ki Biz, senden önce de nice resuller gönderdik, onlara da eşler ve çocuklar verdik (onları beşer olmaktan çıkarmadık). (Bir de inkâr edenler senden bir mucize getirmeni istiyorlar) Nitekim Allah'ın izni olmadan hiçbir resulün bir mucize getirmesi mümkün değildir. (Allah indinde her şey ve) Her vakit için (neyin ne zaman gerçekleşeceğinin yazıldığı) bir kitap vardır.

39. Âyet

يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ

Allah (o kitaptan) dilediğini siler, (dilediğini de) sabit kılar ve ana kitap (bütün kitapların aslı olan Levh-i Mahfuz) O'nun yanındadır.

40. Âyet

وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ

(Resulüm! Sen sabret!) Onlara vaad ettiğimiz (azab)ın bir kısmını sana (dünyada iken onları helâk ederek) göstersek veya seni (daha önce) vefat ettirsek de sana düşen ancak (hakkı) tebliğdir. Hesap görmek (yalnız) Bize aittir.

41. Âyet

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَاْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

Onlar Bizim yere geldiğimizi (onun topraktan olan bedenine tecelli edip) onu(n bedenini zayıflattığımızı, ömrünü de) etrafından (azar azar) kısalttığımızı görmüyorlar mı? Allah (dilediği gibi) hükmeder, O'nun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve O, hesabı süratlice görendir.

42. Âyet

وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعاًۜ يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ

Onlardan öncekiler de (resullerine) tuzak kurmuşlardı; fakat bütün tuzaklar Allah'a aittir (Allah dilemeden hiçbir şey olmaz). Çünkü O, herkesin ne (kazandığını ve ne) kazanacağını bilir. Bu (dünya) yurdun(un en güzel) sonucu (olan cennet)in kimin olduğunu yakında kâfirler de bilecektir.

43. Âyet

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلاًۜ قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ

Buna rağmen kâfirler, "sen (Allah tarafından bize) gönderilmiş (bir resul) değilsin" diyorlar. (Resulüm!) De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah ve yanında kitabın (vahyin) bilgisi bulunanlar yeter."

Ra'd Sûresi Hakkında

Adını on üçüncü âyetinde geçen ve “gök gürültüsü” anlamına gelen ra‘d kelimesinden alır. Kırk üç âyet olup fâsılası “ب، د، ر، ع، ق، ل، ن” harfleridir. Tamamının Mekkî veya Medenî olduğu söylendiği gibi bazı bölümlerinin Mekke döneminde ve bir bölümünün Medine’de nâzil olduğu da belirtilmiştir. Bununla birlikte üslûbu ve içerdiği konular dikkate alındığında sûrenin Mekke döneminde indiği şeklindeki görüş ağırlık kazanır. Mekke devrinde nâzil olan ve hurûf-ı mukattaa ile başlayan Yûnus, Hûd, Yûsuf ve İbrâhîm sûreleri arasında yer alması da buna işaret eder. Sûrede, Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretine dair çeşitli delillerin öne çıkarılması ve Hz. Peygamber’i Mekkeli müşriklerin baskılarına karşı teselli eden bir üslûbun hâkim olması, sûrenin Resûlullah’ın amcası Ebû Tâlib ile hanımı Hz. Hatice’nin vefatından sonra müşriklerin eziyetlerinin arttığı dönemde nâzil olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Ra‘d sûresinin muhtevasını üç bölüm halinde ele almak mümkündür. Asıl konusu ulûhiyyet olan birinci bölümde Hz. Peygamber’e indirilen vahyin gerçekliğine vurgu yapan ilk âyetten sonra muhatapların dikkati evrenin yaratılışı ve işleyişine çekilir; bu arada tabiata hâkim olan düzenle bunun insan hayatının devamına yönelik işleyişine değinilir; ardından iman hayatında en önemli engeli oluşturan âhiretin inkâr edilişinin şaşılacak bir davranış olduğu belirtilir (âyet: 1-5). Daha sonra Mekkeli müşriklerin Resûl-i Ekrem’den maddî-hissî mûcizeler istediği ifade edilir. Resûlullah’ın, geçmiş dönemlerde olduğu gibi hissî mûcize gösterilmesinin ardından inanmadıkları için ümmetleri helâk edilen peygamberlerden olmadığı, onun görevinin hak yola dönmeleri için insanları uyarmaktan ibaret bulunduğu anlatılır. Allah’ın engin ilim ve kudretine çeşitli örnekler verilir. 11. âyette Cenâb-ı Hakk’ın meşrû düzenlerini bozmayan toplumlara lutfettiği nimetlerinin devam edeceği belirtilir; Allah’ın birliğine vurgu yapılır, insan onuruyla bağdaşmayan putperestlik eleştirilir. Allah’ın davetine olumlu cevap verenler için ebedî âlemde en güzel mükâfatın hazırlandığı, olumsuz davranış sergileyenlerin karşılaşacakları kötü âkıbetten kurtulabilmek için yeryüzünün tamamını fedaya razı oldukları ifade edilir (âyet: 6-18).

Sûrenin ikinci bölümünde, Hz. Peygamber’e gönderilen vahyin hak olduğunu kabul eden ile bu apaçık gerçek karşısında kör gibi davranan kimsenin asla eşit olmayacağı dile getirilir ve bunu ancak aklından faydalanmasını bilenlerin anlayabileceği ifade edilir. Sözü edilen akıl sahiplerinin nitelikleri şöylece sıralanır: Bezm-i elestte Allah’a verdikleri itaat sözünde duranlar, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeylere riayet edenler, rablerinden korkanlar, kıyamet günü Allah’ın huzurunda hesap vermeyi önemseyenler, rablerinin rızasını elde etme uğrunda sabır gösterenler, namaz kılanlar, Allah’ın lutfettiği nimetlerden başkalarını faydalandıranlar, kötülüğü iyilikle savanlar. Bu kimselerin cennet ehli olduğu ve oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla birlikte girecekleri haber verilir. Buna karşılık bezm-i elestte Allah’a verdikleri sözü tutmayanlar, Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetmeyenler ve yeryüzünde fesat çıkaranların ilâhî rahmetten yoksun kalıp kötü âkıbete uğrayacakları belirtilir. İkinci bölüm rızkı genişletip daraltanın Allah olduğunu ve dünya hayatının refahıyla şımarıp âhiret mutluluğundan mahrum kalanların ziyana uğrayacaklarını ifade eden âyetle sona erer (âyet: 19-26).

Üçüncü bölüm genel anlamda nübüvvet ve özelikle Hz. Peygamber’in risâletiyle ilgilidir. İnkârcıların Hz. Muhammed’den maddî-hissî mûcize talep ettiklerinin bildirilmesiyle başlayan bu bölümde Allah’a yönelen kimseye O’nun hidayet nasip edeceği, böylelerinin Allah’ı anmak ve O’na bağlanmakla huzur bulduğu ifade edilir. Peygambere düşen görevin vahyedilen âyetleri muhataplarına okumaktan ibaret olduğu belirtilir. İnkâra sapanların, sayesinde dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an getirilse bile yine iman etmeyecekleri haber verilir (Mâtürîdî, VII, 429-430). Geçmiş peygamberlerle de alay edildiği, ancak kendilerine mühlet verildikten sonra bunların cezalandırıldığı bildirilir. Allah’ın birliğine ve âhirete temas edildikten sonra (âyet: 33-35) Kur’an’ın ilâhî vahiy ürünü olduğu vurgulanır. Ardından Resûlullah’a hitap edilerek kendisine ve beraberindeki müslümanlara her türlü eza ve cefayı reva görenlerin mutlaka kötü âkıbetle karşılaşacakları bildirilir; onun görevinin tebliğden ibaret olduğu, inkârcılardan hesap sorma işinin ise Allah’a ait bulunduğu hatırlatılır. Mekke müşriklerinin geçmişteki inkârcı ümmetlerde görüldüğü gibi hezimete uğrama zamanlarının yaklaştığı haber verilir. Sûre Hz. Peygamber’in, nübüvvetini kabul etmeyenlere şöyle söylemesini emreden âyetle son bulur: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve kitap bilgisine sahip olan kimseler yeter”. Vahyin inmeye başlamasından on yıl sonra nâzil olduğu anlaşılan Ra‘d sûresinde İslâm dininin temel inanç konularının yanı sıra ibadet ve ahlâk konularına da değinilmekte, inanmayan gruplar aklıselime davet edilmektedir. Bunun yanında Hz. Peygamber’e ve ilk müslümanlara sabır tavsiye edilmekte ve geleceğe ümitle bakmaları istenmektedir. Çünkü her zaman olduğu gibi hak galip gelecek ve bâtıl yok olup gidecektir.

Bazı tefsir kaynaklarında (Zemahşerî, III, 359; Beyzâvî, II, 349) Hz. Peygamber’e nisbet edilen, “Ra‘d sûresini okuyan kimseye daha önce geçmiş ve kıyamet gününe kadar gelecek olan bulutların ağırlığının on katı sevap verilir ve o kişi kıyamet günü Allah’la olan ahidlerini yerine getiren kimseler arasında bulundurulur” meâlindeki rivayetin mevzû olduğu kabul edilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 716). Ra‘d sûresi hakkında yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır: Halîl el-Gazzâlî Îd, Tefsîru sûreti’r-RaǾd (Riyad 1403/1983); Seyyid Muhammed Desûkī, Tefsîru sûreti’r-RaǾd (Kahire 1986); Hasan Abdülhamîd Veted, Leǿâli’s-saǾd fî tefsîri sûreti’r-RaǾd (baskı yeri yok, 1996); Yûsuf el-Kardâvî, Dürûs fî tefsîri sûreti’r-RaǾd (Kahire 1998); Muhammed Abdüllatîf Abdül‘âtî, Tefsîru sûreti’r-RaǾd (baskı yeri yok, 1999). Sûre hakkında bazı tezler hazırlanmıştır: Muhammed b. Sa‘d ed-Debl, en-Nažmü’l-Ķurǿânî fî sûreti’r-RaǾd (1399, yüksek lisans tezi, Riyad Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye; baskı: Kahire 1981); Muhammed Abduh Abdurrahman, Taħrîcü eĥâdîŝi sûreti’r-RaǾd min Tefsîri İbn Keŝîr (1401, yüksek lisans tezi, Medine el-Câmiatü’l-İslâmiyye). Cevdet Saîd’in Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları (trc. İlhan Kutluer, İstanbul 1984) adlı eserinin ana temasını Ra‘d sûresinin 11. âyetinde yer alan, “Gerçekten bir toplum kendi meşrû düzenini değiştirmedikçe Allah da o toplumun halini değiştirmez” meâlindeki cümle oluşturmaktadır.

BİBLİYOGRAFYA:

Mâtürîdî, Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân (nşr. Hatice Boynukalın), İstanbul 2006, VII, 429-430; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, III, 359; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, IV, 299-342; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XVIII, 230-235; XIX, 2-71; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, II, 349; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 716; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve maķāśıdühâ fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1986, I, 150-160; M. İzzet Derveze, et-Tefsîrü’l-Hadîs: Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri (trc. Muharrem Önder - Vahdettin İnce), İstanbul 1997, IV, 365-401; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye, Beyrut 1420/1999, IV, 185-221; Seyyid Muhammed Hüseynî - Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i RaǾd”, DMT, IX, 345-346.

M. Kâmil Yaşaroğlu