Ey îman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan¹ emir sahibine de (itaat edin.)² Eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde o konunun (çözümünü) Allah’a ve Peygamber’e havâle ediniz.³ Çünkü böyle yapmanız, (sizin için) daha hayırlı ve sonuç bakımından da en iyisidir.
1 Müslümanlara kendilerinden olmayan (yani Müslüman olmayan) emir sahiplerine itaat, vacip değildir. Ancak, itaatin vacip olmaması isyanın vacip olmasını gerektirmez. Bu sebeple Müslüman olmayan bir beldede yaşayan Müslümanların, sürekli isyankârlar olarak nitelendirilmemeleri, Allah’a ve Elçisine karşı kötülüklerden kaçınıp, kendi aralarında belirleyecekleri ve kendilerinden olan emir sahiplerine itaat etmeleri ve Tağutlara asla boyun eğmemeleri gerekir. Çünkü İslâm hukukunun temel kurallarından birisi de “Allah’a isyan konusunda kimseye itaatin” helal olmayacağıdır.2 Mü’minlerin Emîri (Halîfe, Ul’ül-Emr): İslâm ümmetinin lideri, idarecisi anlamında kullanılan bu tabir, Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonra ilk olarak Hz. Ömer (r.a) için kullanılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in önemli işleri idare etmek üzere tâyin ettiği kişiler için “emîr”lik unvanı kullanılmıştır. Savaşlarda kumandan olarak tayin ettiği kişiye “emîr” ifadesini kullandığı gibi, Hz. Ebû Bekir’i de hicretin dokuzuncu yılında hacca gidecek kafilenin başına “hac emîri” olarak tayin buyurmuştur. Allahu Teâlâ, Bu ayetle Müslümanların kendileri için İslâm ile hükmedecek ve kendilerinden bir emîr tayin etmeleri gereğini ortaya koymuştur. Resulullah (s.a.v) de, toplumlara emîr tayin etme ile ilgili olarak, “Üç kişi sefere çıkarlarsa, içlerinden birini kendilerine emîr seçsinler. Kafası, siyah kuru üzüm gibi olan Habeşî bir köle başınıza emîr olarak seçilse onu dinleyin ve itaat edin” (Buhâri) buyurmuştur. İslâm’a karşı gelmekle emrolunmadıkça, Müslümanların her hususta “Ul’ül-Emr”i dinlemesi ve itaat etmesi gerekir. Bu âyetin baş tarafında Allah’a ve Peygambere itaat ayrı ayrı emredilirken, “emir sahiplerine itaat” Allah ve Peygamber üzerine atıfla emredilmiştir. Bu da; emir sahiplerine itaatin, onların Allah’a ve Peygamber’e itaatleriyle ilgili olduğunu yani, “onlar, Allah’a ve Peygambere itaat ettikleri sürece onlara itaatin” gerektiğini anlatmaktadır. Müslümanlar, aralarında meseleleri kendi keyiflerine göre halletmeye veya kendilerinden olmayan emir sahiplerine ve tağutlara hallettirmeye kalkışamazlar. Konu önce Allah’ın kitabına sonra Peygamberin sünnetine havâle edilir. Bunlarda bir çözüm bulamazlarsa kendilerinden olan emir sahiplerine müracaat ederler veya benzer olaylara ehlince kıyas yaparak çözüme kavuştururlar. Emevi, Abbâsi, Fâtımî, Hârici ve Karmatî halifeleri, “emir’ul-mü’minin”, Osmanlı Sultanları ise “Halife” unvanını kullanmışlardır. Hilâfet, kelime anlamıyla, başkasının yerine onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir. Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen kişiye denir. İslam Dininde Hilafet, Hz. Peygamber (s.a.v)’in peygamberlik dışında kalan görevlerini yüklenmek demektir. Halife’ye “Allah’ın Halifesi” demek caiz değildir. Zira Allah’ın halifesi insanoğludur. “(Ey insanlar!): Sizi, yeryüzünün halîfeleri kılan… O (Allah)tır.” (Enam: 165) Hz: Ebu Bekir (r.a.)’ın kendisine “Allah’ın halifesi” denilmesine müsaade etmemiştir. Hilafet ile saltanat arasındaki farka gelince: Hilafet şûra esasına dayanır. Yani halife Müslümanların istişaresi ve seçimi (bey’at) sonucunda işbaşına gelir. Saltanat ise babadan oğula geçen bir hak olarak kabul edilir. İslam’da hilafeti saltanata ilk defa çeviren, oğlu Yezid’i veliaht tayin edip onun için hayattayken bey’at alan Muâviye’dir. Artık bundan sonra, “Râşid Halîfeler dönemi” sona ermiştir. 3 Yani o konuyu kendi keyfinize göre halletmeye veya sizden olmayan emir sahiplerine ve tağutlara hallettirmeye kalkışmayın. Konuyu önce Allah’ın kitabına sonra Peygamberin sünnetine havâle edin. Bunlarda bulamazsanız sizden olan emir sahiplerine müracaat edin veya benzer olaylara ehlince kıyas ederek çözüme kavuşturun.