Nisâ Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Nisâ Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 4. sûresidir. Medenî bir sûredir, 176 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 92. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَث۪يراً وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يباً

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yaratan ve ondan da eşini (Havvâ'yı) yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Adını kullanarak birbirinizden istekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (haklarına riayetsizlik)ten de sakının! Muhakkak ki Allah sizin üzerinizde Rakîb'dir (yarattıklarına rahmet etmek, ikram etmek için onları koruyup gözetendir).

2. Âyet

وَاٰتُوا الْيَتَامٰٓى اَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَب۪يثَ بِالطَّيِّبِۖ وَلَا تَاْكُلُٓوا اَمْوَالَهُمْ اِلٰٓى اَمْوَالِكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حُوباً كَب۪يراً

Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla (helâli haramla) değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınıza (katarak) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır.

3. Âyet

وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُـقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ

Eğer (velisi olduğunuz) yetim (kız)lar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan (isterseniz) ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli olamayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya ellerinizin altında bulunan (cariye)ler (ile yetinin). Bu (tek eş veya cariye, sizin) adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.

4. Âyet

وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةًۜ فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْساً فَكُلُوهُ هَن۪ٓيـٔاً مَر۪ٓيـٔاً

(Nikâhınıza aldığınız) Kadınlara mehirlerini gönül rızasıyla (hiçbir karşılık beklemeden) verin; eğer kendi istekleriyle o (mehir)nden bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle, rahatça yiyin.

5. Âyet

وَلَا تُؤْتُوا السُّفَـهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ الَّت۪ي جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ ف۪يهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً

Allah'ın sizin için bir geçim kaynağı kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (ve reşit olmayan yetimlere) vermeyin; fakat o mallarla onları besleyin, giydirin, bir de onlara iyi (ve güzel) söz söyleyin!

6. Âyet

وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ وَلَا تَاْكُلُوهَٓا اِسْرَافاً وَبِدَاراً اَنْ يَكْـبَرُواۜ وَمَنْ كَانَ غَنِياًّ فَلْيَسْتَعْفِفْۚ وَمَنْ كَانَ فَق۪يراً فَلْيَاْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً

Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda (akılca) bir olgunluk görürseniz hemen mallarını kendilerine teslim edin! Büyüyecekler (de mallarını geri alacaklar) diye (o malları) israf ve acele ile yemeyin! (Velilerden) Kim zengin ise (yetimin malından yemeye) tenezzül etmesin! Kim de fakir ise (örfe ve adalete) uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin! Sonunda mallarını onlara teslim ettiğiniz zaman da yanlarında şahid bulundurun! Hasîb (mahlûkata muamele ederken onun kazanması için her şeyi bir hesapla yapan ve her şeyin hesabını soran) olarak ise Allah yeter.

7. Âyet

لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۖ وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ اَوْ كَثُرَۜ نَص۪يباً مَفْرُوضاً

Ana babanın ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana babanın ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. (O mallar) Az olsun çok olsun (bu, Allah tarafından) farz kılınan bir paydır.

8. Âyet

وَاِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ اُو۬لُوا الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً

Miras taksiminde (mirastan payı olmayan) akrabalar, yetimler ve yoksullar (orada) hazır bulunursa bundan onları da rızıklandırın, bir de onlara iyi (ve güzel) söz söyleyin!

9. Âyet

وَلْيَخْشَ الَّذ۪ينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافاً خَافُوا عَلَيْهِمْۖ فَلْيَتَّقُوا اللّٰهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداً

Kendileri geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde (hâlleri ne olur diye) onların durumundan endişe edecek olanlar, (yetimler hakkında da aynı endişeyi duysunlar ve onlara haksızlık etmekten) korkup titresinler. Bir de Allah'a karşı takvâ sahibi olsunlar (kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışsınlar) ve (her zaman, hak olan Allah'ın âyetleriyle) sağlam söz söylesinler.

10. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَاْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامٰى ظُلْماً اِنَّمَا يَاْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ نَاراًۜ وَسَيَصْلَوْنَ سَع۪يراً۟

Muhakkak ki yetimlerin mallarını zulüm (ve haksızlık)la yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar; zaten onlar yakında alev alev yanan bir ateşe gireceklerdir.

11. Âyet

يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُۜ وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌۚ فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ فَاِنْ كَانَ لَهُٓ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ي بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْۚ لَا تَدْرُونَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاًۚ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً

Allah size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında; erkeğe, kadının payının iki misli (vermenizi) tavsiye eder. Eğer (çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, (ölünün) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa (mirasın) yarısı onundur. Şayet (ölenin) çocuğu varsa, ana babasından her birine, bıraktığı (miras)tan altıda bir düşer. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona vâris olmuşsa, anasına üçte bir (düşer). Eğer (ölenin) kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin), yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınız(dan) hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. (İşte bu taksimatlar) Allah tarafından farz (olarak konulan hükümler)dir. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

12. Âyet

وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ اَزْوَاجُكُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ينَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَاَةٌ وَلَهُٓ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُۚ فَاِنْ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَهُمْ شُرَكَٓاءُ فِي الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصٰى بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۙ غَيْرَ مُضَٓارٍّۚ وَصِيَّةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَل۪يمٌۜ

Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra hanımlarınızın eğer çocukları yoksa, bıraktıkları (malları)nın yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin de yapacağınız vasiyetten veya borçtan sonra eğer çocuğunuz yoksa, bıraktığınız (mallar)ın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının babası ve çocukları bulunmadığı hâlde (malı mirasçılara kalırsa ve) bir erkek kardeşi yahut bir kız kardeşi varsa her birine altıda bir düşer. Fakat (kardeşler) bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksimat, vârislere) Zarar vermeksizin yapılan vasiyetten veya borçtan sonra (uygulanır). (İşte bu paylaştırma) Allah'tan (size) bir vasiyettir. Allah Alîm'dir, Halîm'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kullarına hilm sahibi olarak yumuşak muamele edendir).

13. Âyet

تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah'a ve resulüne itaat ederse (Allah) onu içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.

14. Âyet

وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَاراً خَالِداً ف۪يهَاۖ وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ۟

Kim de Allah'a ve resulüne isyan eder ve O'nun koyduğu sınırlarını ihlal ederse (Allah) onu içinde ebedi kalacağı bir ateşe koyar ve onun için (orada) aşağılayıcı bir azap vardır.

15. Âyet

وَالّٰت۪ي يَاْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً

Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahid getirin! Eğer onlar şahidlik ederlerse o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara (evlenme veya tövbe imkânı gibi) bir (çıkış) yol(u) açıncaya kadar onları evlerde alıkoyun (dışarı çıkarmayın)!

16. Âyet

وَالَّذَانِ يَاْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً

İçinizden onu yapanların her ikisine de eziyet edin. Eğer tövbe eder ve (nefislerini) ıslah ederlerse artık onlar(a eziyet etmek)ten vazgeçin; çünkü Allah Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

17. Âyet

اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً

Allah katında (kabul olacak) tövbe, ancak bilmeden bir kötülük edip de sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte, Allah bunların tövbesini kabul eder. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

18. Âyet

وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً

Yoksa kötülükleri (ısrarla) yapıp da onlardan birine ölüm gelip çatınca, "ben şimdi tövbe ettim" diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tövbe yoktur. İşte Biz onlar için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap hazırlamışızdır.

19. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَاْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir hayâsızlık yapmadıkça onlara verdiğiniz (mehr)in bir kısmını (alıp) götürmek (onlardan geri almak) için onları sıkıştırmayın! Onlarla iyi geçinin! Eğer onlardan hoşlanmazsanız (sabredin ve bilin ki) hoşlanmadığınız bir şeyi Allah hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.

20. Âyet

وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَاراً فَلَا تَاْخُذُوا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ اَتَاْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً

Eğer bir eşin yerine (başka) bir eş almak isterseniz, onlardan birine yığınla (mal) vermiş olsanız (dahi) ondan hiçbir şeyi geri almayın! (Siz şimdi) İftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri mi alacaksınız?

21. Âyet

وَكَيْفَ تَاْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً

Hem siz birbirinizle içli dışlı olduğunuz ve onlar da sizden pek sağlam bir söz almış olduğu hâlde onu nasıl geri alırsınız!

22. Âyet

وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتاًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً۟

Bir de geçmişte olanlar müstesna, babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin! Çünkü bu bir hayâsızlık, (Allah'ın) gazab(ını) gerektiren (çirkin bir hareket) ve çok kötü bir yoldur.

23. Âyet

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰت۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ الّٰت۪ي ف۪ي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَٓائِكُمُ الّٰت۪ي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ فَاِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْۘ وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذ۪ينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْۙ وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۙ

Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren (süt) analarınız, süt kız kardeşleriniz, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla (nikâhlanıp da henüz) birleşmemişseniz (onları boşayıp kızlarını almanızda) size bir günah yoktur. Kendi sulbünüzden olan (öz) oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada (nikâh altında) toplamanız da (size haram kılındı), ancak geçen geçmiştir. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

24. Âyet

وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۚ كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۘ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَٓاءَ ذٰلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَۜ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَر۪يضَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه۪ مِنْ بَعْدِ الْفَر۪يضَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً

(Harp esiri olarak) Ellerinizin altında bulunan (cariye)ler müstesna, evli kadınlar da (size haram kılındı). (Bunlar) Allah'ın üzerinize yazdığı (yasaklar)dır. Bunların dışında kalanları ise iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık kendilerine bir farz olarak (size yazılmış olan) mehirlerini verin! O farz (olan mehir belirlenmesin)den sonra (daha az veya daha çok vermek üzere) karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

25. Âyet

وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ مِنْكُمْ طَوْلاً اَنْ يَنْكِـحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِا۪يمَانِكُمْۜ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ فَاِذَٓا اُحْصِنَّ فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْۜ وَاَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

İçinizden imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan cariyeleriniz)den alsın! Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Hepiniz birbirinizdensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da edinmemeleri şartı ile onları sahiplerinin izniyle nikâhlayın ve mehirlerini de (örfe ve âdete) uygun olarak verin! Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden zorlan(ınca günaha düş)mekten korkanlar içindir. Fakat sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

26. Âyet

يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (sâlih kimse)lerin yollarına hidâyet etmek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

27. Âyet

وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُر۪يدُ الَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلاً عَظ۪يماً

Allah, sizin tövbenizi kabul etmek ister. Şehvetler(in)e (kötü arzu ve isteklerine) tabi olanlar ise sizin büyük bir meyille (şehvete ve nefsinizin isteklerine) meyletmenizi ister.

28. Âyet

يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْۚ وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفاً

Allah, (size âyetlerini böyle beyan ederek yükünüzü) sizden hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.

29. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَاْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret olması müstesna, mallarınızı aranızda bâtıl(a uyarak haksız sebepler)le yemeyin ve (böyle yaparak) kendinize kıymayın! Muhakkak ki Allah size karşı çok Rahîm'dir (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

30. Âyet

وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ عُدْوَاناً وَظُلْماً فَسَوْفَ نُصْل۪يهِ نَاراًۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً

Artık kim düşmanlık ve haksızlık ile bu (yasaklandığı) şeyleri yaparsa (bilsin ki) yakında onu ateşe koyacağız. Bu ise Allah'a göre pek kolaydır.

31. Âyet

اِنْ تَجْتَنِبُوا كَـبَٓائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَر۪يماً

Eğer yasaklandığınız büyük (günah)lardan kaçınırsanız, sizin (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi kerim (olan şerefli) bir yere koyarız.

32. Âyet

وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً

Allah'ın, bazınızı bazınızdan kendisiyle üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı hasetle) arzu etmeyin! Erkeklere kazandıklarından bir nasip vardır, kadınlara da kazandıklarından bir nasip vardır. O hâlde (arzu ettiklerinizi) Allah'ın lütfundan isteyin! Muhakkak ki Allah her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

33. Âyet

وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۜ وَالَّذ۪ينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ فَاٰتُوهُمْ نَص۪يبَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً۟

(Erkek ve kadından) Her biri için ana baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak) vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (kendilerine söz verdiğiniz) kimselere gelince, onlara da nasiplerini verin! Çünkü Allah Şehîd (ismiyle) her şeye (en ince ayrıntısına kadar) şahiddir.

34. Âyet

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِياًّ كَب۪يراً

Allah'ın, insanlardan bazısını bazısına üstün kılması sebebiyle mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın (kendilerini kocaları vasıtasıyla) korumasına karşılık (onlar da kocalarından başkasına) gizli (kalması gereken namuslarını onların yokluğund)a korurlar. (Size) İtaatsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince, onlara nasihat edin, sonra (bu fayda etmezse) onları yataklar(ın)da yalnız bırakın, sonra (yine sizi dinlemezlerse onları) dövün! Eğer size itaat ederlerse artık onları (incitmek içi)n aleyhlerine (başka) bir yol (ve bahane) aramayın! Muhakkak ki Allah Âliyy'dir, Kebîr'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).

35. Âyet

وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَماً مِنْ اَهْلِه۪ وَحَكَماً مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ يُر۪يدَٓا اِصْلَاحاً يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً خَب۪يراً

Bununla beraber (karı kocanın) aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem (kendilerine) gönderin! Eğer iki taraf da barışmak isterlerse Allah onların arasını bulur. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Habîr'dir (her şeyi, herkesi bilen ve onlardan haberdar olandır).

36. Âyet

وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـٔاً وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراًۙ

Allah'a âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve O'na hiçbir şeyi şirk koşmayın! Ana babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunan (kölelere, cariyelere, hizmetçi)lere de güzellikle davranın! Çünkü Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseyi sevmez.

37. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ وَيَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناًۚ

Onlar ki cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği şeyleri gizleyen kimselerdir. Biz, kâfirler için (âhirette) aşağılayıcı bir azap hazırladık.

38. Âyet

وَالَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَر۪يناً فَسَٓاءَ قَر۪يناً

(Ayrıca) Onlar, Allah'a ve âhiret gününe iman etmediği hâlde insanlara mallarını gösteriş için infak eden kimselerdir. (İşte) şeytan bir kimseye arkadaş olursa (onun durumu böyle olur) o ne kötü arkadaştır!

39. Âyet

وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَل۪يماً

Hâlbuki (onlar) Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan (gösteriş yapmadan O'nun yolunda) harcasalardı ne olurdu? Allah onları(n yaptıklarını en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

40. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْراً عَظ۪يماً

Şüphesiz ki Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulmetmez. Eğer (yaptığı çok küçük) bir güzellik bile olsa onu kat kat artırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.

41. Âyet

فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَه۪يداًۜ

(Resulüm! Kıyamet günü) Her ümmetten bir şahid getirdiğimiz ve seni de onların üzerine şahid olarak getirdiğimiz zaman (onların) hâlleri nice olur?

42. Âyet

يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُۜ وَلَا يَكْتُمُونَ اللّٰهَ حَد۪يثاً۟

O gün kâfir olanlar ve (Allah'ın) resul(ün)e isyan edenler (azaptan kurtulmak için toprağa karışıp) yerle bir olmayı temenni ederler ve (onlar o gün) Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler.

43. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُباً اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ غَفُوراً

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de yolcu olan(larınız) müstesna, gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın! Eğer hasta (olur) veya bir yolculuk üzerinde bulunursanız yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse ya da kadınlarla (cinsi) münasebette bulunmuşsanız, (abdest veya gusül almanızı gerektiren bu hâllerde bir de) su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin; yüzlerinizi ve (dirseklere kadar) ellerinizi (onunla ovalayıp) meshedin. Muhakkak ki Allah Afuvv'dur, Ğafûr'dur (affı sonsuz ve sınırsız olan ve her türlü günahı mağfiret edendir).

44. Âyet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ وَيُر۪يدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّب۪يلَۜ

(Resulüm!) Kendilerine kitaptan bir nasip verilen (Yahudi)leri görmedin mi? (Onlar nasıl da âhiret hayatını dünya malı gibi az bir pahaya satıp) Dalâleti satın alıyorlar ve sizin de (böyle yaparak hak) yoldan sapmanızı istiyorlar!

45. Âyet

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِياًّۗق وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يراً

Allah, sizin düşmanlarınızı çok iyi bilir. Veliyy (gerçek ve hakiki dost) olarak Allah (size) yeter ve Nasîr (yardımcı) olarak da Allah (size) kâfidir.

46. Âyet

مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي الدّ۪ينِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً

Yahudilerden öyleleri vardır ki (Tevrât'taki) kelimelerin konuldukları yerleri tahrif ed(ip değiştir)irler, (Allah'ın resulüne karşı) dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak, "işittik ve isyan ettik", "dinle, dinlemez olası", "râinâ (bizim isteklerimize uy)" derler. Eğer onlar "işittik ve itaat ettik", "dinle" ve "unzurnâ (bizim haklarımızı gözet)" deselerdi, şüphesiz (bu) kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, onları (hakikati örten) küfürleri sebebiyle lanetlemiştir, bu yüzden pek azı müstesna, iman etmezler.

47. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

Ey kendilerine kitap verilenler! Biz, birtakım yüzleri silip arkalarına çevirmeden (kör, sağır ve dilsiz bir hâle getirmeden) yahut onları, (hadlerini aşarak balık tutma yasağını çiğneyen) cumartesi halkı gibi lanetlemeden önce yanınızda bulunan (Tevrât)ı doğrulayıcı (ve tasdik edici) olarak indirdiğimiz (Kur'ân)a iman edin! Yoksa, Allah'ın (bu konudaki) emri (mutlaka) yerine gelecektir.

48. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً عَظ۪يماً

Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışında kalan (günah)ları ise (kendi rahmet ve mağfiretinden) dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa gerçekten büyük bir günah (işleyerek O'na) iftira etmiş olur.

49. Âyet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْۜ بَلِ اللّٰهُ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلاً

(Resulüm!) Kendilerini (övüp yücelterek) temize çıkaran ("biz, Allah'ın dostları ve sevgilileriyiz", "sayılı birkaç gün dışında ateş bize dokunmayacak" diyen Yahudi)leri görmedin mi? Bilakis (âhiret günü) Allah dilediğini temize çıkarır ve (onlar o gün) kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.

50. Âyet

اُنْظُرْ كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَكَفٰى بِه۪ٓ اِثْماً مُب۪يناً۟

Bak, nasıl da Allah'a karşı yalan uyduru(p iftira edi)yorlar! Apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!

51. Âyet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلاً

(Resulüm!) Kendilerine kitaptan bir nasip verilenleri görmedin mi? Onlar cibt'e (kâhinlere, âlimlere) ve tâğuta (Allah'tan başka herhangi bir varlığa) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için, "bunlar, (Muhammed'e) iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar!

52. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُۜ وَمَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَص۪يراًۜ

İşte bunlar, Allah'ın lanetlediği kimselerdir. Allah, kime lanet ederse artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.

53. Âyet

اَمْ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِنَ الْمُلْكِ فَاِذاً لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراًۙ

Yoksa onların mülkten (ve bu mülkün yönetiminden) bir payı mı var? Eğer öyle olsaydı, (onlar) insanlara bir çekirdek kabuğu (kadar) bile (bir şey) vermezlerdi.

54. Âyet

اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰه۪يمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظ۪يماً

Yoksa onlar, Allah'ın insanlara fazlından (lütuf ve ihsanından) verdiği (maddi, manevi) şeyler için hased mi ediyorlar? Muhakkak ki Biz, İbrâhîm ailesine kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik.

55. Âyet

فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُۜ وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَع۪يراً

Buna rağmen onlardan kimi ona iman etti, kimi de ondan yüz çevirdi. Artık (ona iman etmeyenlere) alevli bir ateş olarak cehennem yeter.

56. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَاراًۜ كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزاً حَك۪يماً

Şüphesiz ki âyetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe koyacağız. Ne zaman derileri (yanıp) pişse (ve acı duymaz hâle gelseler) azabı (iyice) tatsınlar diye (onların derilerini) başka derilerle değiştiririz. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

57. Âyet

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلاًّ ظَل۪يلاً

İman edip sâlih ameller işleyenleri ise içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onları (hiç güneş sızmayan) muhteşem bir gölgeye sokacağız.

58. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً

Şüphesiz ki Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Doğrusu Allah, size bununla ne kadar güzel nasihat ediyor! Muhakkak ki Allah Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).

59. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْو۪يلاً۟

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a itaat edin! Resul'e ve sizden olan ulu'l-emre (emri Allah'tan ve resulünden alan yetki sahiplerine) de itaat edin! Eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve âhiret gününe gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah'a ve resul(ün)e arz edin (onların hükmüne göre aranızda hüküm verin)! Bu hem daha hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.

60. Âyet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِه۪ۜ وَيُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَع۪يداً

(Resulüm!) Sana indirilen (Kur'ân)a ve senden önce indirilen (diğer kitap)lara iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Onlar tâğutu (ilâh olarak Allah'tan başka herhangi bir varlığı) tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde (onun önünde) muhakemeleş(ip onun hükmüne tabi ol)mak isterler. Oysa şeytan (böyle yaparak) onları (haktan) uzak (derin) bir dalâlete saptırmak ister.

61. Âyet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِق۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُوداًۚ

Üstelik onlara, "gelin, Allah'ın indirdiği (Kitâb'ı)na ve resul(ün)e (göre aramızda hüküm verelim)" denildiği zaman, (bu) münafıkların senden yüz çevirerek uzaklaştıklarını görürsün.

62. Âyet

فَكَيْفَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْ ثُمَّ جَٓاؤُ۫كَ يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّٓا اِحْسَاناً وَتَوْف۪يقاً

Peki, nasıl oluyor da kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet isabet edince hemen sana gelip, "biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik" diye Allah'a yemin ediyorlar?

63. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَعْلَمُ اللّٰهُ مَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَوْلاً بَل۪يغاً

İşte onlar, Allah'ın kalplerinde olan (şirk)i bildiği kimselerdir. (Sen) Onlara aldırma, kendilerine nasihat et ve onların içlerine işley(ip onları kendilerine getir)ecek tesirli söz söyle!

64. Âyet

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَـوَّاباً رَح۪يماً

Biz her resulü, Allah'ın izniyle ancak (kendisine) itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler ve Allah'tan mağfiret dileselerdi, resul de onlar için istiğfar etseydi, elbette onlar Allah'ı Tevvâb, Rahîm (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden) olarak bulurlardı.

65. Âyet

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ ف۪يمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْل۪يماً

Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle (sana) teslim olmadıkça (onlar) iman etmiş olmazlar.

66. Âyet

وَلَوْ اَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ اَنِ اقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْ اَوِ اخْرُجُوا مِنْ دِيَارِكُمْ مَا فَعَلُوهُ اِلَّا قَل۪يلٌ مِنْهُمْۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِه۪ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَشَدَّ تَثْب۪يتاًۙ

Eğer Biz onlara, "canlarınızı (Allah yolunda) feda edin" yahut "yurtlarınızdan çık(arak hicret ed)in!" diye (bunu bir farz olarak üzerlerine) yazsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Ama (hiç olmazsa) kendilerine verilen nasihatleri yerine getirselerdi, elbette (bu) onlar için hem daha hayırlı hem de (kalplerindeki imanın) şiddetlenerek daha sağlam ol(masını sağl)ardı.

67. Âyet

وَاِذاً لَاٰتَيْنَاهُمْ مِنْ لَدُنَّٓا اَجْراً عَظ۪يـماًۙ

Biz de o vakit, elbette onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.

68. Âyet

وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماً

Ve onları, mutlaka sırât-ı mustakîme (Allah'a dosdoğru varan yola) hidâyet ederdik.

69. Âyet

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقاًۜ

Kim Allah'a ve resul(ün)e itaat ederse, işte onlar; Allah'ın kendilerine nimet verdiği nebîler, (Rabblerine âbd olacaklarına dair verdikleri söze sadakat gösteren) sıddıklar, (her anda Allah'ın esmâsına şahidlik eden, canlarıyla, mallarıyla Allah yolunda cihad eden) şahidler ve (nefsini ıslah eden) sâlih kimselerle beraberdirler. Bunlar ne güzel yoldaştırlar!

70. Âyet

ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَل۪يماً۟

Bu lütuf Allah'tandır. (Onları) Bilen olarak Allah (onlara) yeter.

71. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا خُذُوا حِذْرَكُمْ فَانْفِرُوا ثُبَاتٍ اَوِ انْفِرُوا جَم۪يعاً

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! (Düşmanlarınıza karşı) Tedbirinizi alın! Bölük bölük savaşa çıkın yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın!

72. Âyet

وَاِنَّ مِنْكُمْ لَمَنْ لَيُبَطِّئَنَّۚ فَاِنْ اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَالَ قَدْ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيَّ اِذْ لَمْ اَكُنْ مَعَهُمْ شَه۪يداً

Şüphesiz içinizden öyle kimseler vardır ki (cihad konusunda) pek ağır davranır. Eğer size bir musibet isabet ederse, "Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.

73. Âyet

وَلَئِنْ اَصَابَكُمْ فَضْلٌ مِنَ اللّٰهِ لَيَقُولَنَّ كَاَنْ لَمْ تَكُنْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُ مَوَدَّةٌ يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ مَعَهُمْ فَاَفُوزَ فَوْزاً عَظ۪يماً

Eğer Allah'tan size bir lütuf (olarak zafer) erişirse (bu sefer de) sanki sizinle onun arasında bir sevgi (bağı ve tanışıklık) yokmuş gibi, "keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir kazanca (ve ganimete) ulaşsaydım!" der.

74. Âyet

فَلْيُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يَشْرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۜ وَمَنْ يُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيُقْتَلْ اَوْ يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً

O hâlde dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse Biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.

75. Âyet

وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِياًّۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَص۪يراًۜ

Hem size ne oluyor da Allah yolunda ve, "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir dost ver ve bize katından bir yardımcı gönder!" diyen zayıf (ve çaresiz) erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!

76. Âyet

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُٓوا اَوْلِيَٓاءَ الشَّيْطَانِۚ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفاً۟

İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tâğut (Allah'tan başka herhangi bir varlık) yolunda savaşırlar. O hâlde (sizler iman ettiğinizi iddia ediyorsanız) şeytanın dostlarıyla savaşın (ve onlardan korkmayın)! Çünkü şeytanın hilesi (pek) zayıftır.

77. Âyet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ ق۪يلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۚ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةًۚ وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَۚ لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌۚ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلاً

(Resulüm! Mekke'de iken savaşmayı isteyip de) Kendilerine, "ellerinizi (şimdilik savaştan) çekin, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın ve zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)in" denilen kimseleri görmedin mi? Şimdi (Medine'de) onlara savaş (farz olarak) yazılınca içlerinden bir fırka, Allah'tan korkar gibi hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkmaya başladılar da, "Rabbimiz! Savaşı bize niçin (farz olarak) yazdın! Ne olurdu, bizi yakın bir vakte kadar erteleseydin!" dediler. (Resulüm! Onlara) De ki: "Dünya menfaati (Allah indinde önemsiz derecede) azdır, Allah'a karşı takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için âhiret daha hayırlıdır ve (o gün) size kıl kadar haksızlık edilmez."

78. Âyet

اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَۜ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ فَمَالِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَد۪يثاً

Nerede olursanız olun, (sarp ve) sağlam kalelerde olsanız bile ölüm size ulaşır! (Resulüm!) Eğer o (münafık)lara bir güzellik isabet ederse, "bu, Allah'tandır" derler. Ama onlara bir kötülük gelirse, "bu, senin yüzündendir" derler. De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu kavme ne oluyor ki neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!

79. Âyet

مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاًۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً

(Ey insan!) Sana isabet eden her güzellik Allah'tandır. Sana isabet eden her kötülük ise kendi nefsindendir. (Resulüm!) Biz seni insanlara (ancak) bir resul olarak gönderdik ve (buna) Şehîd (ismiyle şahid) olarak da Allah yeter.

80. Âyet

مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ

Kim resule itaat ederse doğrusu Allah'a itaat etmiş olur. Kim de (ondan) yüz çevirirse (iyi bilsin ki) Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.

81. Âyet

وَيَقُولُونَ طَاعَةٌۘ فَاِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذ۪ي تَقُولُۜ وَاللّٰهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَۚ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً

Bununla beraber (münafıklar, kendilerine bir şey söylediğin zaman), "baş üstüne" derler; fakat senin yanından ayrılınca onlardan bir grup senin dediğinden başka bir şeyi geceleyin (gizlice) kurar. Allah da onların geceleyin kurduklarını yazar. (Sen) Onlara aldırma ve Allah'a tevekkül et (O'na güvenip dayan)! Çünkü Vekîl olarak Allah (sana) yeter.

82. Âyet

اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَۜ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا ف۪يهِ اخْتِلَافاً كَث۪يراً

Onlar hâlâ Kur'ân'ı tedebbür etmeyecekler mi (akıllarını kullanıp bu Kitâb'ın Allah katından olduğunu düşünmeyecekler mi)? Eğer (o) Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.

83. Âyet

وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً

Bir de onlara emniyet veya korkuyla ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu, resule veya içlerinden ulu'l-emre (emri Allah'tan ve resulünden alan yetki sahiplerine) götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olma(yıp tövbenizi kabul etme)seydi, pek azınız müstesna, şeytana tabi ol(up cehenneme gid)erdiniz.

84. Âyet

فَقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ لَا تُكَلَّفُ اِلَّا نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَكُفَّ بَاْسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَاللّٰهُ اَشَدُّ بَاْساً وَاَشَدُّ تَنْك۪يلاً

(Resulüm!) Artık sen, Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden mesulsün! Mü'minleri(n gönüllerini de Allah yolunda savaşmaya teşvik et ve) harla! Umulur ki Allah, kâfirlerin gücünü kırar (da size zarar vermelerini önler), çünkü Allah'ın gücü daha şiddetli ve cezası daha çetindir.

85. Âyet

مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً

Kim güzel bir (işe) destek olur (veya o işin olmasına) aracılık ederse onun o işten bir nasibi vardır. Kim de kötü bir (işe) destek olur (veya o işin olmasına) aracılık ederse onun da ondan bir payı vardır. Zira Allah her şey üzerine Mukît'tir (her şeye ve herkese gerektiği gibi karşılığını verendir).

86. Âyet

وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يباً

Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selam verin yahut (aynı ile) mukabele edin! Muhakkak ki Allah her şeyin üzerinde Hasîb'dir (mahlûkata muamele ederken onun kazanması için her şeyi bir hesapla yapan ve her şeyin hesabını sorandır).

87. Âyet

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثاً۟

Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık tek zattır). Andolsun ki (O) sizi, hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde bir araya toplayacaktır. Sözüne Allah'tan daha Sâdık kim vardır!

88. Âyet

فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِق۪ينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً

Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Hâlbuki Allah onları kazandıkları (günahlar ve şirk) yüzünden tepetaklak etmiştir. Allah'ın (küfürdeki inadı yüzünden) dalâlette bıraktığı kimseyi (siz) hidâyete erdirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi dalâlette bırakırsa artık onun (kurtulması) için asla bir yol bulamazsın!

89. Âyet

وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَٓاءً فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ اَوْلِيَٓاءَ حَتّٰى يُهَاجِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْۖ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۙ

(Onlar kendilerinin) İnkâr ettikleri gibi sizin de (Allah ve resulünü) inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. Bu sebeple Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Buna rağmen (yine de onlar, imandan) yüz çevirirlerse o takdirde onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün, ayrıca onlardan ne bir dost ne de bir yardımcı edinin!

90. Âyet

اِلَّا الَّذ۪ينَ يَصِلُونَ اِلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ اَوْ جَٓاؤُ۫كُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ اَنْ يُقَاتِلُوكُمْ اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْۚ فَاِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ فَمَا جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَب۪يلاً

Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle savaşmak ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istediklerin)den göğüsleri daralarak size gelenler müstesna. Allah dileseydi onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. O hâlde onlar sizden uzak durur ve sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse bu durumda Allah size, onlar aleyhinde (gidebileceğiniz) bir yol (onlarla savaşmak için bir müsaade) vermemiştir.

91. Âyet

سَتَجِدُونَ اٰخَر۪ينَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَاْمَنُوكُمْ وَيَاْمَنُوا قَوْمَهُمْۜ كُلَّمَا رُدُّٓوا اِلَى الْفِتْنَةِ اُرْكِسُوا ف۪يهَاۚ فَاِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُٓوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّٓوا اَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً۟

(Bunların dışında) Hem sizden emin olmak isteyen hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Onlar her ne zaman fitneye çağrılsalar ona (hiç düşünmeden) baş aşağı dalarlar. Eğer (böyleleri) sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve (savaştan) ellerini çekmezlerse onları yakalayın ve yakaladığınız yerde öldürün. İşte Biz size, onlara karşı (savaşmak için) apaçık bir yetki verdik.

92. Âyet

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً

Bir mü'minin bir mü'mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması müstesna. Kim de yanlışlıkla bir mü'mini öldürürse mü'min bir köle azat etmesi ve (ölenin) ailesine bir diyet teslim etmesi gereklidir, ancak onların (o diyeti) bağışlaması müstesna (bu takdirde diyet vermez). Eğer o (öldürülen) mü'min olduğu hâlde size düşman olan bir kavimden ise (öldürenin sadece) mü'min bir köle azat etmesi gerekir. Eğer (ölen) kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir kavimden ise (bu takdirde ölenin mü'min mi yoksa gayrimüslim mi olduğuna bakılmaksızın) ailesine bir diyet teslim etmek ve mü'min bir köleyi azat etmek gerekir. Fakat kim (bunları) bulamazsa, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması lazımdır. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

93. Âyet

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِداً ف۪يهَا وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَاَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظ۪يماً

Kim bir mü'mini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve (âhiret günü) onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

94. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِناًۚ تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَث۪يرَةٌۜ كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman (savaşacağınız toplumları) iyice araştırın! Size (Müslümanca) selam veren (veya teslim olan)a, dünya hayatının geçici menfaatini arzu ederek (ganimet elde etmek için), "sen mü'min değilsin" de(yip onların barış tekliflerini reddet)meyin! (Unutmayın ki asıl ganimet Allah katındadır ve) Allah'ın katında sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size (kendinden hidâyeti) lütfetti, öyleyse (savaşacağınız toplumu) iyi araştırın! Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

95. Âyet

لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ غَيْرُ اُو۬لِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ فَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ دَرَجَةًۜ وَكُلاًّ وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَفَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ اَجْراً عَظ۪يـماًۙ

Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihad etmeyip) oturanlarla Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenler bir olmazlar! Allah, malları ve canları ile cihad edenleri derece bakımından (özürleri dahi olsa) oturanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah hepsine (âhiret günü) güzellik (ve cenneti) vaad etmiştir; ama Allah, cihad edenleri oturanlardan çok daha büyük bir ecirle üstün kılmıştır.

96. Âyet

دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةًۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟

(Allah onlara) Kendi katından yüksek dereceler, bir mağfiret ve bir rahmet (vermiştir), çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

97. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِي الْاَرْضِۜ قَالُٓوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَاۜ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراًۙ

Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken onlara, "(dünyada Allah için ne yapıyordunuz) ne işte idiniz!" derler. Onlar da, "biz yeryüzünde zayıf (ve güçsüz) kimselerdik" diye cevap verirler. (Melekler ise) "Allah'ın arzı geniş değil miydi? (Başka bir yere) Hicret etseydiniz ya!" derler. İşte onların varacakları yer cehennemdir, (orası) ne kötü bir varış yeridir!

98. Âyet

اِلَّا الْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ح۪يلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَب۪يلاً

Erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf (ve güçsüz) olup hiçbir çareye gücü yetmeyen ve hiçbir yol bulamayanlar müstesna.

99. Âyet

فَاُو۬لٰٓئِكَ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَفُواًّ غَفُوراً

İşte, umulur ki Allah bunları affeder; çünkü Allah Afuvv'dur, Ğafûr'dur (affı sonsuz ve sınırsız olan ve her türlü günahı mağfiret edendir).

100. Âyet

وَمَنْ يُهَاجِرْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يَجِدْ فِي الْاَرْضِ مُرَاغَماً كَث۪يراً وَسَعَةًۜ وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِراً اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟

Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek birçok yer ve (maddi, manevi) birçok genişlik bulur. Kim de evinden Allah ve resulüne hicret etmek için çıkar sonra da kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı(nı vermek) Allah'a düşer. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

101. Âyet

وَاِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الْاَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلٰوةِۗق اِنْ خِفْتُمْ اَنْ يَفْتِنَكُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ اِنَّ الْكَافِر۪ينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُواًّ مُب۪يناً

Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız o takdirde namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.

102. Âyet

وَاِذَا كُنْتَ ف۪يهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلٰوةَ فَلْتَقُمْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَاْخُذُٓوا اَسْلِحَتَهُمْ۠قف فَاِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَٓائِكُمْۖ وَلْتَاْتِ طَٓائِفَةٌ اُخْرٰى لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَاْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَاَسْلِحَتَهُمْۚ وَدَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ اَسْلِحَتِكُمْ وَاَمْتِعَتِكُمْ فَيَم۪يلُونَ عَلَيْكُمْ مَيْلَةً وَاحِدَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ كَانَ بِكُمْ اَذًى مِنْ مَطَرٍ اَوْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَنْ تَضَعُٓوا اَسْلِحَتَكُمْۚ وَخُذُوا حِذْرَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناً

(Resulüm! Savaşta) Sen içlerinde bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman onlardan bir kısmı seninle beraber (namaza) dursunlar, silahlarını da (yanlarına) alsınlar. (Bu esnada diğer grup düşmanı gözetlesin. Namaz kılan grup) Secdeyi yap(ıp da rekâtı tamamlay)ınca, (düşmanı gözetlemek üzere) arkanıza geçsin. Bu arada namaz kılmamış olan diğer grup gelip seninle beraber namaz kılsın. (Hem namaz kılarken hem de yer değişimi esnasında korunma) Tedbirlerini ve silahlarını (yanlarına) alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gâfil olsanız da birden üzerinize bir baskın yapsalar. Eğer yağmurdan dolayı bir zahmet çeker yahut hasta olursanız (namaz sırasında) silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Fakat (korunma) tedbirlerinizi alın! Muhakkak ki Allah, kâfirler için aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.

103. Âyet

فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلٰوةَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِكُمْۚ فَاِذَا اطْمَاْنَنْتُمْ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۚ اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَاباً مَوْقُوتاً

Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanınız üzerine (yatarken her vakit) Allah'ı zikredin! Güvene kavuştuğunuz zaman da namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerine vakitleri belli (bir farz) olarak yazıldı.

104. Âyet

وَلَا تَهِنُوا فِي ابْتِغَٓاءِ الْقَوْمِۜ اِنْ تَكُونُوا تَاْلَمُونَ فَاِنَّهُمْ يَاْلَمُونَ كَمَا تَاْلَمُونَۚ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا يَرْجُونَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً۟

O (size düşman olan) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin! Eğer siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz, Allah'tan onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

105. Âyet

اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِن۪ينَ خَص۪يماًۙ

(Resulüm!) Muhakkak ki Biz, bu Kitâb'ı sana, Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hüküm veresin diye hak ile indirdik. Sakın hainlerden taraf olma!

106. Âyet

وَاسْتَغْفِرِ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۚ

Ve Allah'tan mağfiret dile; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

107. Âyet

وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذ۪ينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماًۚ

(Allah'a âbd olmayı kabul etmemeleri sebebiyle) Kendilerine ihanet edenleri de savunma; çünkü Allah, (ne kendine ne de başkalarına) hainlik eden günahkârları sevmez.

108. Âyet

يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلَا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّٰهِ وَهُوَ مَعَهُمْ اِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لَا يَرْضٰى مِنَ الْقَوْلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يـطاً

Onlar (hainliklerini) insanlardan gizler de Allah'tan gizle(ye)mezler; çünkü (Allah'ın) razı olmayacağı söz(ler)i geceleyin (gizlice) kurarlarken O, onlarla beraberdi. Allah, (onların) yapmakta olduklarını (ilim ve kudretiyle tamamen) kuşatmıştır.

109. Âyet

هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فَمَنْ يُجَادِلُ اللّٰهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَك۪يلاً

İşte siz öyle kimselersiniz ki haydi dünya hayatında onları savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut (o gün) onlara kim vekil olacak?

110. Âyet

وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُوراً رَح۪يماً

Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder sonra da Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı Ğafûr, Rahîm (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden) olarak bulur.

111. Âyet

وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْماً فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً

Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

112. Âyet

وَمَنْ يَكْسِبْ خَط۪ٓيـَٔةً اَوْ اِثْماً ثُمَّ يَرْمِ بِه۪ بَر۪ٓيـٔاً فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَـاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟

Kim de bir hata işler veya bir günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üzerine atarsa şüphesiz bir iftira(da bulunmuş) ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

113. Âyet

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍۜ وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُۜ وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظ۪يماً

(Resulüm!) Allah'ın sana lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir grup seni dalâlete düşürmeye azmetmişti. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını dalâlete düşüremezler ve sana da hiçbir şekilde zarar veremezler. Çünkü Allah sana (bu) Kitâb'ı ve hikmeti indirmiş, ayrıca sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. (Gerçekten) Allah'ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.

114. Âyet

لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً

Onların gizli konuşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka vermeyi veya iyilik yapmayı yahut da insanların arasını düzeltmeyi emreden(in gizli konuşması) müstesna. Kim Allah'ın rızasını kazanmak için bunu yaparsa, Biz de ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.

115. Âyet

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً۟

Kendisi için hidâyet belli olduktan sonra kim resule karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başkasına tabi olursa onu (kendi) tercih ettiği (yol)da bırakırız ve onu cehenneme sokarız. (Orası) Ne kötü bir varış yeridir!

116. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً

Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışında kalan (günah)ları ise (kendi rahmet ve mağfiretinden) dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa gerçekten (o), (haktan) uzak (derin) bir dalâlete sapmış olur.

117. Âyet

اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اِنَاثاًۚ وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَاناً مَر۪يداًۙ

O (Allah'a şirk koşa)nlar, O'nu bırakıp yalnızca (Lât ve Uzzâ gibi) bir takım dişi (isimli put)lara (dua edip) yalvarıyorlar. (Onlar aslında Allah'a) İtaat dışına çıkan (inatçı ve isyankâr) şeytandan başkasına (dua edip) yalvarmıyorlar.

118. Âyet

لَعَنَهُ اللّٰهُۢ وَقَالَ لَاَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَص۪يباً مَفْرُوضاًۙ

Allah o (şeyta)na lanet etti. Bunun üzerine (o da şöyle) dedi: "Andolsun ki senin kullarından mutlaka belli bir nasip edineceğim."

119. Âyet

وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ

"Ve onları mutlaka dalâlete düşüreceğim, muhakkak onları boş temennilere sevk edeceğim ve kesinlikle onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de şüphesiz Allah'ın (insanlarda âbd olmaları için) yarattığı (Allah'ın fıtratı)nı değiştirecekler." Artık kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette (o) apaçık bir zararla hüsrana uğramış olur.

120. Âyet

يَعِدُهُمْ وَيُمَنّ۪يهِمْۜ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُوراً

(şeytan) Onlara (birçok asılsız) vaadde bulunur ve kendilerini boş temennilere sevk eder. Hâlbuki şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.

121. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَح۪يصاً

İşte onların varacakları yer cehennemdir, ondan kaç(ıp kurtul)acak bir yer de bulamazlar.

122. Âyet

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ ق۪يلاً

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onları içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. (Bu) Allah'ın hak olan vaadidir. Sözüne Allah'tan daha Sâdık kim vardır!

123. Âyet

لَيْسَ بِاَمَانِيِّكُمْ وَلَٓا اَمَانِيِّ اَهْلِ الْكِتَابِۜ مَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً يُجْزَ بِه۪ۙ وَلَا يَجِدْ لَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً

Ne sizin boş temennileriniz ne de ehl-i kitabın asılsız kuruntuları (gerçektir). Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalandırılır ve (kıyamet günü) kendisi için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir.

124. Âyet

وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَق۪يراً

Erkek veya kadın, mü'min olarak kim sâlih amellerden işlerse işte onlar cennete girerler ve bir çekirdek kabuğu kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.

125. Âyet

وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً

Muhsin olarak (güzellik yapıp güzel olarak) yüzünü Allah'a teslim eden (her an O'nun huzurundaymış gibi yaşamaya çalışan) ve (hiçbir şeyi Allah'a şirk koşmadan Hakk'a yönelerek) hanîf olan İbrâhîm'in dinine tabi olandan din bakımından daha güzel kim vardır? Allah İbrâhîm'i (ateşe atılmakla, oğlu İsmâîl'i kurban etmekle ve daha birçok imtihana tabi tuttuktan sonra kendisine) dost edinmiştir.

126. Âyet

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطاً۟

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Ve Allah her şeyle (onu rahmeti, kudreti ve ilmiyle çepeçevre kuşatarak) Muhît'tir.

127. Âyet

وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَٓاءِۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ ف۪يهِنَّۙ وَمَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ ف۪ي يَتَامَى النِّسَٓاءِ الّٰت۪ي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ اَنْ تَنْكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الْوِلْدَانِۙ وَاَنْ تَقُومُوا لِلْيَتَامٰى بِالْقِسْطِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِه۪ عَل۪يماً

(Resulüm!) Senden kadınlar (ve onların mirasları) hakkında fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkında Allah size fetva veriyor: (Bu) Kitâb'ta, kendileri için yazılmış olan (miras)ı vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar ile zayıf (ve çaresiz) çocuklar bir de yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan (ve Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koyan âyet)ler vardır." Siz hayır namına (her) ne yaparsanız muhakkak ki Allah onu (en ince ayrıntısına kadar) bilir.

128. Âyet

وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزاً اَوْ اِعْرَاضاً فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحاًۜ وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّۜ وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً

Eğer bir kadın, kocasının geçimsizliğinden yahut (kendisinden) yüz çevir(ip uzaklaş)masından endişe ederse (boşanmaksızın) bir anlaşma ile aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Sulh (ederek anlaşmak daima) hayırlıdır; ama nefisler, kıskanç(lık ve bencil)liğe (her zaman daha) hazırdır. Eğer (siz eşlerinize karşı) güzellik yapar ve (Allah'a karşı) takvâ sahibi olursanız (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız, bu sizin için daha hayırlıdır). Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

129. Âyet

وَلَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً

Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaletli olmaya asla güç yetiremezsiniz; bari (birisine) tamamen yönelip (ilgi göstererek) diğerini (kocasızmış gibi) muallakta bırakmayın. Eğer (siz eşlerinizle aranızı) düzeltir ve (Allah'a karşı) takvâ sahibi olursanız (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız), muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

130. Âyet

وَاِنْ يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّٰهُ كُلاًّ مِنْ سَعَتِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ وَاسِعاً حَك۪يماً

Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa, Allah her birini kendi (rahmetinin) genişliğinden zengin ed(ip diğerine muhtaç olmaktan kurtar)ır; çünkü Allah Vâsi''dir, Hakîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi kuşatan ve her işinde hikmet ve hayır olandır).

131. Âyet

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَاِيَّاكُمْ اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَنِياًّ حَم۪يداً

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Andolsun ki Biz, sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size, "Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!" diye vasiyette bulunduk. Eğer (siz buna rağmen) kâfir olursanız (bilin ki) şüphesiz göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Allah Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).

132. Âyet

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Vekîl olarak Allah yeter.

133. Âyet

اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ اَيُّهَا النَّاسُ وَيَاْتِ بِاٰخَر۪ينَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى ذٰلِكَ قَد۪يراً

Ey insanlar! Eğer (Allah) dilerse sizi (bu dünyadan) giderir de (sizin yerinize) başkalarını getirir. (Hiç şüphe yok ki) Allah buna Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

134. Âyet

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً۟

Kim dünya sevabını (ve kazancını) isterse (bilsin ki) dünyanın da âhiretin de sevabı (ve kazancı yalnız) Allah katındadır. Muhakkak ki Allah Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).

135. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَق۪يراً فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahidlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun! (Haklarında şahidlik ettikleriniz) İster zengin ister fakir olsunlar Allah, ikisine de (sizden) daha yakındır. Öyleyse hevânıza (nefsinizin arzu ve isteklerine) tabi olarak adaletten şaşmayın! Eğer (şahidlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahidlikten) kaçınırsanız, (bilin ki) muhakkak Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

136. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ي نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a, resulüne, resulüne indirdiği Kitâb'a ve daha önce indirdiği kitap(lar)a iman edin! Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, resullerini ve âhiret gününü inkâr ederse gerçekten (o, haktan) uzak (derin) bir dalâlete sapmış olur.

137. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَب۪يلاًۜ

İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne mağfiret edecek ne de onları (hak) yola hidâyet edecektir.

138. Âyet

بَشِّرِ الْمُنَافِق۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ

(Resulüm!) Münafıklara, şüphesiz (âhiret günü) kendileri için elem verici (iç yakan) bir azap olduğunu müjdele!

139. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَاِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۜ

Onlar ki mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinirler. Onlar izzet (şeref ve üstünlüğ)ü onların yanında mı arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet (şeref ve üstünlük yalnızca) Allah'a aittir.

140. Âyet

وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ اَنْ اِذَا سَمِعْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَاُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۘ اِنَّكُمْ اِذاً مِثْلُهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ جَامِـعُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْكَافِر۪ينَ ف۪ي جَهَنَّمَ جَم۪يعاًۙ

Andolsun ki (Allah), size (bu) Kitâb'ta, "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuyu değiştirinceye) kadar onlarla beraber oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye (bir hüküm) indirmiştir. Şüphesiz ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde bir araya toplayacaktır.

141. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ اللّٰهِ قَالُٓوا اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۘ وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌۙ قَالُٓوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ سَب۪يلاً۟

O (münâfık)lar (öyle kimselerdir) ki sizi gözetleyip dururlar. Eğer size Allah'tan bir fetih (zafer nasip) olursa, "(biz de) sizinle beraber değil miydik? (bize de ganimetten bir pay verin)" derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir nasibi olursa (bu sefer de onlara), "biz size üstünlük sağlayıp (mü'minlere yardım edebilecekken onlara yardım etmeyerek) sizi mü'minlerden korumadık mı?" derler. Artık Allah, kıyamet günü aranızda hüküm verecek ve Allah, kâfirler için mü'minler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.

142. Âyet

اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَل۪يلاًۘ

Şüphe yok ki münafıklar (kendi akıllarınca) Allah'ı (ve iman edenleri) aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah, onları aldatır (da bunun farkında değillerdir). Onlar namaza kalktıkları zaman da üşenerek kalkarlar, (ibadetleriyle) insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak pek az zikrederler.

143. Âyet

مُذَبْذَب۪ينَ بَيْنَ ذٰلِكَۗق لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً

Bu (münafıklar iman ile küfür) arasında bocalay(arak zıplay)ıp durmaktadırlar. (Onlar) Ne bu (mü'mi)nlere ne de şu (kâfir)lere (tam manasıyla gönülden bağlanırlar). Allah'ın (içinde sakladığı küfrü yüzünden) dalâlette bıraktığı kimseye asla bir (kurtuluş) yol(u) bulamazsın.

144. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَجْعَلُوا لِلّٰهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin! (Yoksa siz bunu yaparak) Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil vermek (ve O'nun azabını üzerinize çekmek) mi istiyorsunuz?

145. Âyet

اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِۚ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَص۪يراًۙ

Şüphe yok ki münafıklar (cehennem) ateşin(in) en alt tabakasındadırlar. (Orada) Onlara asla bir yardımcı da bulamazsın!

146. Âyet

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ اَجْراً عَظ۪يماً

Ancak tövbe edip (nefislerini) ıslah edenler, Allah'a (O'nun muhabbetine) sımsıkı sarılanlar ve dinlerini (O'na hiçbir şeyi şirk koşmayarak yalnız) Allah'a has kılanlar müstesna. İşte onlar mü'minlerle beraberdirler ve Allah, mü'minlere büyük bir mükâfat verecektir.

147. Âyet

مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً

Eğer siz (Allah'tan size gelen her türlü nimete) şükreder ve (O'na) iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin ki! Allah Şâkir'dir, Alîm'dir (şükredilmeye layık hakiki zattır ve her şeyi, herkesi bilendir).

148. Âyet

لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً عَل۪يماً

Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak zulme uğrayan müstesna. Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

149. Âyet

اِنْ تُبْدُوا خَيْراً اَوْ تُخْفُوهُ اَوْ تَعْفُوا عَنْ سُٓوءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ قَد۪يراً

Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz yahut (kendinize yapılan) bir kötülüğü affederseniz, (bilin ki) muhakkak ki Allah Afuvv'dur, Kadîr'dir (affı sonsuz ve sınırsız olan, kudretiyle de her şeyi hükmü altında tutandır).

150. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍۙ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاًۙ

Şüphesiz ki Allah'ı ve resullerini inkâr edenler, Allah ile resullerinin arasını ayırmak (Allah'a inanıp resullerini inkâr etmek) isteyenler ve, "(biz resullerin) bir kısmına iman ederiz, bir kısmını da inkâr ederiz" diyenler ve böylece bu (ikisinin; yani imanla küfr)ün arasında bir yol tutmak isteyenler var ya,

151. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقاًّۚ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناً

İşte onlar hakiki kâfirlerdir. Ve Biz, kâfirler için (âhirette) aşağılayıcı bir azap hazırladık.

152. Âyet

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟

Allah'a ve resullerine iman eden ve onlardan hiçbirinin arasında ayrım yapmayanlara gelince, işte (Allah) onlara yakında mükâfatlarını verecektir. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

153. Âyet

يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً

(Resulüm!) Ehl-i kitap(tan olan Yahudiler) senden; gökten kendilerine bir kitap indirmeni istiyor. Andolsun ki onlar Mûsâ'dan bunun daha büyüğünü istemişler de, "bize Allah'ı (zahiri gözlerimizle) açıkça göster" demişlerdi. (Böyle söyleyerek nefislerine) Zulmetmeleri sebebiyle hemen onları (bir) yıldırım yakalayıverdi. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından buzağıyı (ilâh) edindiler. Biz (onları) bu (yaptıkları)ndan (sonra yine de) affettik. Ve Mûsâ'ya apaçık bir yetki (ve hâkimiyet) verdik.

154. Âyet

وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِم۪يثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً

(Tevrât ile amel edeceklerine dair) Verdikleri sağlam söz sebebiyle Tûr (Dağı'n)ı da üstlerine kaldırdık ve onlara, "(fethedeceğiniz şu kentin) kapı(sın)dan secde ederek girin" dedik. Yine onlara, "cumartesi (günü çalışma yasağı) konusunda haddi aşmayın" dedik ve onlardan pek sağlam bir söz aldık.

155. Âyet

فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِمْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَقَتْلِهِمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ طَبَعَ اللّٰهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاًۖ

Fakat (Allah'a) verdikleri sağlam sözü bozmaları, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere nebîleri öldürmeleri ve, "(senin bize anlattığın şeye karşı) bizim kalplerimiz perdelidir" demelerinden dolayı (onları lanetledik, onlara türlü belalar verdik. Onların kalpleri perdeli değildir). Bilakis küfürleri sebebiyle Allah onların (kalplerinin) üzerine mühür vurmuştur, bu yüzden pek azı müstesna, iman etmezler.

156. Âyet

وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلٰى مَرْيَمَ بُهْتَاناً عَظ۪يماًۙ

(Onların kalplerinin mühürlenmesinin sebebi, Îsâ'yı) İnkâr etmeleri ve Meryem'e büyük bir iftirada bulunmaları,

157. Âyet

وَقَوْلِهِمْ اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِۚ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُۜ مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّۚ وَمَا قَتَلُوهُ يَق۪يناًۙ

Ve "doğrusu biz, Allah'ın resulü (olan) Meryem oğlu Îsâ Mesîh'i öldürdük" demelerindendir. Hâlbuki onu ne öldürdüler ne de onu astılar; fakat kendilerine öyle (olmuş gibi) geldi. Gerçekten onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir şüphe içindedirler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur, sadece zanna uyuyorlar ve (biliniz ki) onu kesin olarak öldürmediler.

158. Âyet

بَلْ رَفَعَهُ اللّٰهُ اِلَيْهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً

Bilakis Allah onu kendi (katı)na yükseltti. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

159. Âyet

وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداًۚ

Ehl-i kitaptan hiç kimse yoktur ki ölümünden önce (sekerat hâlinde onu Allah'ın resulü olarak tanıyıp kendilerine fayda vermeyecek bir imanla) ona mutlaka iman etmeyecek olsun. Kıyamet gününde ise o, onların aleyhine şahidlik edecektir.

160. Âyet

فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ اُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ كَث۪يراًۙ

Biz, Yahudilerin (hem kendilerine hem de başkalarına) zulmetmeleri sebebiyle kendilerine (daha önce) helâl kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık. Çünkü onlar (insanlardan) birçoklarını Allah'ın yolundan alıkoyuyor,

161. Âyet

وَاَخْذِهِمُ الرِّبٰوا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَاَكْلِهِمْ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِۜ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً

Men edildikleri hâlde faizi alıyor ve bâtıl (olan haram yollar)la insanların mallarını yiyorlardı. Biz, onlardan (küfürlerinde inat edip) kâfir olanlar için (âhiret günü) elem verici (iç yakan) bir azap hazırladık.

162. Âyet

لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُق۪يم۪ينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْراً عَظ۪يماً۟

Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar, sana indirilen (Kur'ân)a ve senden önce indirilen (diğer kitap)lara iman eden mü'minler, salâtı ikâme ed(erek hem Allah'ın resulünü hem de dinini destekleyerek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)anlar, zekâtı ver(erek nefsinin cimriliğini temizley)enler, Allah'a ve âhiret gününe iman edenler var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.

163. Âyet

اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ بَعْدِه۪ۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراًۚ

(Resulüm!) Biz Nûh'a ve ondan sonraki nebîlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Yakûb'a, (onun) torunlar(ın)a ve Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleymân'a da vahyettik. Dâvûd'a da Zebûr'u verdik.

164. Âyet

وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلاً لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَۜ وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْل۪يماًۚ

Daha önce sana anlattığımız resullere ve sana anlatmadığımız (daha nice) resullere de (vahyettik). Ve Allah, Mûsâ ile (diğer resullerden farklı olarak bir de) kelimelerle konuştu.

165. Âyet

رُسُلاً مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً

(Biz) Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak resuller (gönderdik) ki insanların (kendilerine gelen) resullerden sonra (iman etmemek için) Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

166. Âyet

لٰكِنِ اللّٰهُ يَشْهَدُ بِمَٓا اَنْزَلَ اِلَيْكَ اَنْزَلَهُ بِعِلْمِه۪ۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَشْهَدُونَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً

(Resulüm! Müşrikler senin Allah'ın resulü olduğuna ve bu Kitâb'ın O'nun tarafından indirildiğine iman etmiyorlar) Fakat Allah sana indirdiği (bu Kur'ân)ı kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahidlik eder. Melekler de (buna) şahidlik ederler. Kaldı ki şahid olarak Allah yeter.

167. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالاً بَع۪يداً

(Resulümüzü ve âyetlerimizi) İnkâr edip de (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, gerçekten onlar, (haktan) uzak (derin) bir dalâlete sapmışlardır.

168. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ طَر۪يقاًۙ

Şüphesiz ki (resulünü ve âyetlerini) inkâr edip (onlara) zulmedenleri, Allah (âhiret günü) ne mağfiret edecek ne de onları (hakiki kurtuluş olan cennetin) yol(un)a iletecektir.

169. Âyet

اِلَّا طَر۪يقَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً

(Allah onları) Ancak içinde ebedi kalacakları cehennemin yoluna iletecektir. Bu ise Allah'a göre pek kolaydır.

170. Âyet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ فَاٰمِنُوا خَيْراً لَكُمْۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً

Ey insanlar! Andolsun ki resul size Rabbinizden Hakk (olan âyetler)le gelmiştir (bunda hiçbir şüphe yoktur). O hâlde (hemen ona) iman edin, sizin için hayırlı olan (budur). Eğer (onu ve getirdiği âyetleri) inkâr ederseniz, (bilin ki) şüphesiz, göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır (O'nun sizin iman etmenize ihtiyacı yoktur). Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

171. Âyet

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ اِنَّمَا الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُۚ اَلْقٰيهَٓا اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُۘ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَلَا تَقُولُوا ثَلٰثَةٌۜ اِنْتَهُوا خَيْراً لَكُمْۜ اِنَّمَا اللّٰهُ اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ سُبْحَانَهُٓ اَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌۢ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً۟

Ey ehl-i kitap! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah'a karşı haktan başkasını söylemeyin! Meryem oğlu Îsâ Mesîh, ancak Allah'ın resulü, Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir rûhtur. Öyleyse Allah'a ve resullerine iman edin! "(Allah) Üçtür" demeyin, kendi hayrınıza (bundan) vazgeçin! Allah ancak Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'tır. O, Subhân'dır, çocuk sahibi olmaktan (münezzehtir). Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey O'nundur. Vekîl olarak Allah yeter.

172. Âyet

لَنْ يَسْتَنْكِفَ الْمَس۪يحُ اَنْ يَكُونَ عَبْداً لِلّٰهِ وَلَا الْمَلٰٓئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَۜ وَمَنْ يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ اِلَيْهِ جَم۪يعاً

Ne (Îsâ) Mesîh ne de (Allah'a) yakın melekler, Allah'a âbd ol(up kulluk et)mekten asla çekinmezler. Kim O'na âbd ol(up kulluk et)mekten çekinir ve (kibirlenerek) büyüklük taslarsa (bilsin ki Allah, bu söylediklerinin hesabını sormak için) onların hepsini yakında huzuruna toplayacaktır.

173. Âyet

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْتَنْكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını tastamam verecek ve kendi fazlından onlara (lütuf ve ihsanını) arttıracaktır. (Allah'a kulluk etmekten) Çekinenlere ve (kibirlenerek) büyüklük taslayanlara gelince, onlara da elem verici (iç yakan) bir azap ile azap edecektir. Onlar, (âhiret günü) kendileri için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardır.

174. Âyet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ نُوراً مُب۪يناً

Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil (olan Allah'ın resulü) geldi ve Biz size apaçık bir Nûr (olan Kur'ân'ı) indirdik.

175. Âyet

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَاعْتَصَمُوا بِه۪ فَسَيُدْخِلُهُمْ ف۪ي رَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍۙ وَيَهْد۪يهِمْ اِلَيْهِ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۜ

Allah'a iman edip O'na (O'nun muhabbetine) sımsıkı sarılanlar var ya, (işte Allah) onları kendinden bir rahmet ve lütfun içine koyacak ve onları kendisine varan sırât-ı mustakîme (dosdoğru yola) hidâyet edecektir.

176. Âyet

يَسْتَفْتُونَكَۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ وَهُوَ يَرِثُـهَٓا اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌۜ فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

(Resulüm!) Senden (babası ve çocuğu bulunmayanların mirası hakkında) fetva istiyorlar. De ki: "Babası ve çocuğu bulunmayan kimsenin (mirası) hakkındaki fetvayı Allah size veriyor: 'Eğer çocuğu olmayan bir kişi ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa bıraktığının yarısı onundur. Eğer (ölen kadın ise ve onun da) çocuğu yoksa (sadece erkek kardeşi varsa bu sefer erkek kardeşi tamamen) ona vâris olur. Fakat (ölenin vârisleri) iki kız (kardeş) iseler, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli, kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğe, kadının payının iki misli vardır.' Dalâlete düşmeyesiniz diye Allah size (bunları) açıklıyor." Allah, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

Nisâ Sûresi Hakkında

Medine döneminde genel kabule göre Mümtehine sûresinden sonra nâzil olmuştur. Adını sûre içinde birçok yerde geçen “nisâ” (kadınlar) kelimesinden alır. Ayrıca kadınlarla ilgili bazı hususları ihtiva eden ve “sûretü’n-Nisâ es-suğrâ” diye adlandırılan Talâk sûresinden ayırt edilmesi için “sûretü’n-Nisâ el-kübrâ” şeklinde de isimlendirilir. 176 âyet olup fâsılaları ا، ل، م، ن، وharfleridir. Nisâ sûresi Medine’de müslüman toplumun oluşması, Bedir, Uhud ve Hendek savaşları gibi çetin günlerin yaşanması, geride yetimlerin ve dul kadınların bırakılması, müşriklerin yanı sıra Ehl-i kitap ve münafıklarla temel inanç ve sosyal ilişkiler bakımından problemlerin ortaya çıkmasından sonra muhtemelen 5. (626-27) yılda nâzil olmuştur.

Sûrenin bir girişten sonra üç bölüm halinde incelenmesi mümkündür. On âyetten oluşan girişte bütün insanların aynı nefisten yaratılıp kadın-erkek olarak dünyaya dağıtıldığı, Allah’a saygının yanında akrabalığa ve bir anlamda bütün insanlığa da saygılı olmanın gerektiği ifade edilmektedir. Ardından yetimlerin hukukunun gözetilip mallarının korunması istenmekte, bu arada âdil davranmak şartıyla birden çok kadınla evlilik yapmanın câiz olduğu belirtilmektedir. Nisâ sûresinin birinci bölümü (âyet: 11-43) mirasın paylaştırılmasına dair âyetlerle başlar. Gayri meşrû cinsî ilişkilerin önlenmesi için alınacak tedbirlere değinildikten sonra kadınların miras veya mehir yoluyla sahip oldukları malî imkânların baskı ile ele geçirilmesi şeklindeki Câhiliye âdetinin yasaklandığı ifade edilir. Burada özellikle kadınlarla iyi geçinmenin gereğine vurgu yapılır ve kişinin hoşlanmadığı bir hususta müsamaha göstermesinin bazan güzel sonuçlar doğurduğu hatırlatılır. Ardından kendileriyle evlenilmesi yasak olan kadınlardan bahsedilir. Ticaret gibi meşrû yolların dışında başkalarının servetinin zimmete geçirilmemesi emredilir. Kadınla erkekten her birinin kendine has üstünlüklerinin bulunduğu, ancak başta geçimin sağlanması olmak üzere aileden sorumlu olan erkeğin aile reisi kabul edildiği belirtilir, eşler arasındaki geçimsizliğin giderilme yöntemlerine değinilir. Birinci bölüm namaza dair bazı meselelerle sona erer.

İkinci bölümde (âyet: 44-126) kendilerine kitap verilen yahudilerin tutumuna temas edilerek gerek kendi kitaplarını incelemek gerekse Medine’deki müslüman toplumu müşahede etmek suretiyle gerçeğe vâkıf oldukları halde bâtılı hakka tercih ettikleri belirtilir. Bu bölümün 58. âyetinde şöyle buyrulur: “Allah, emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasındaki anlaşmazlıklar hakkında karar vereceğiniz zaman adalete riayet etmenizi emreder.” Münafıkların çelişkili davranışlarına değinildikten sonra hicrete gücü yetmeyip Mekke’de zalimlerin arasında kalan çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklara temas edilerek bu uğurda çaba harcamanın gereği vurgulanır, bu arada münafıkların dönek tavırları gözler önüne serilir. Bu kısımda savaş hükümlerine dair bazı açıklamalar da yer alır. Bölüm münafıklara, müşriklere ve Ehl-i kitaba yönelik eleştiriler, samimi iman ve sâlih amel sahiplerini övücü ve müjdeleyici açıklamalarla son bulur.

Sûrenin üçüncü bölümü (âyet: 127-176) kadınlara, yetim kızlara, küçük çocuklara ve bütün yetimlere âdil davranılmasının istenmesiyle başlar. Ardından eşler arasında ortaya çıkacak anlaşmazlıkların barış yoluyla giderilmesi önerilir, bu mümkün olmadığı takdirde ayrılmanın da câiz olduğu ifade edilir. Birden çok kadınla evlilik durumunda eşlerden birine tamamen bağlanmak suretiyle diğerinin askıda bırakılmaması emredilir. Allah’a tam anlamıyla bağlanma, hâkim ve şahit olarak adaletten ayrılmama gibi davranışlar tavsiye edilir ve inanç temellerinin hepsine samimiyetle inanılması istenir. Ardından münafıkların bazı davranışlarına değinilir; tövbe edip iyi ameller işleyen ve samimiyetle Allah’a bağlananların dışında bütün münafıkların cehennemin en çetin azaplı kısmında bulunacakları belirtilir. Bu arada İslâm’a karşı direnen yahudi ve hıristiyanların durumuna temas edilir. Hz. Peygamber’e hitap edilerek Hz. Nûh’tan itibaren gelen peygamberlere olduğu gibi kendisine de vahiy indirildiği; bu elçilerin müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmesinden sonra artık insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir mazeretlerinin kalmayacağı bildirilir. Buna rağmen küfür yolunu tutmakla kalmayıp başkalarını da saptırmaya çalışan, ayrıca bunlara baskı uygulayanların ebedî felâkete mâruz kalacağı haber verilir. Daha sonra hıristiyanlara hitap edilerek dinde aşırılığa düşmemeleri ve teslîs inancından vazgeçmeleri istenir. Başta Ehl-i kitap olmak üzere bütün insanların son peygambere ve son kitaba inanmaları emredilir. Sûre miras hukukuna ait bir âyetle sona erer (âyet: 127-176).

Nisâ sûresinin fazileti hakkında kaynaklarda bazı rivayetler yer almıştır. Hz. Peygamber’in kıldığı gece namazlarında bu sûreyi de okuduğu nakledilmiş (Müsned, VI, 119; Müslim, “Śalâtü’l-müsâfirîn”, 203; Ebû Dâvûd, “Śalât”, 152), Abdullah b. Mes‘ûd’a büyük günahların nelerden ibaret olduğu sorulduğunda bunlar Nisâ sûresinin başından 30. âyetine kadar yer alan yasaklar diye belirtilmiştir (İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 217-218). İbn Abbas’ın, Nisâ sûresinin Allah’ın kullarına karşı merhametli, bağışlayıcı ve tövbeleri kabul edici olduğunu vurgulayan 26, 27, 28, 31, 40, 48, 64, 110. âyetlerinin bu ümmet için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlı sayıldığını belirttiği nakledilir (Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, III, 332). Bazı kaynaklarda Hz. Peygamber’e nisbet edilen, “Nisâ sûresini okuyan kimse miras almaya elverişli kadın ve erkek müminlerin hepsine sadaka vermiş gibi olur; ayrıca köle satın alıp âzat edenin sevabına nâil kılınır, şirk inancından uzak tutulur ve Allah’ın affa mazhar kılacağı kulları arasına alınır” şeklindeki rivayetin (Zemahşerî, II, 189; Beyzâvî, I, 406) uydurma olduğu belirtilmiştir (Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, I, 239; Muhammed et-Trablusî, II, 715).

Nisâ sûresi hakkında yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır: Mahmûd Şeltût, “Sûretü’n-Nisâ’” (Risâletü’l-İslâm, III/3 [1951], s. 231-243; III/4 [1951], s. 343-361; IV/1 [1952], s. 5-19; IV/2 [1952], s. 117-135; IV/3 [1952], s. 229-249); Muhammed el-Medenî, el-MüctemaǾu’l-İslâmî kemâ tünažžimuhû sûretü’n-Nisâǿ (Kahire 1377/1957); Muhammed Yûsuf Îd, Ķażâye’l-merǿe fî sûreti’n-Nisâǿ (yüksek lisans tezi, 1401, Medine el-Câmiatü’l-İslâmiyye); Nûreddin Sammûd, eŧ-Ŧaberî ve mebâĥiŝühü’l-luġaviyye min ĥilâli tefsîrihî li-sûreti’n-Nisâǿ (Tunus 1987); Sa‘d Mansûr Arefe, el-Mesâǿilü’l-ħilâfiyye Ǿinde’n-naĥviyyîn ve’l-luġaviyyîn fî sûreti’n-Nisâǿ (Kahire 1987); Ayşe Hümeyra Aslantürk, Ebû Mansûr Muhammed İbn Muhammed el-Matürîdî’nin “Te’vîlâtü’l-Kur’ân”ından “Sûretü’n-Nisâ” (yüksek lisans tezi, 1991, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü). Bunların dışında Arne A. Ambros’un Nisâ sûresinin 46. âyetinde geçen, “Dinle, dinlemez olası!” meâlindeki ibârenin çeşitli mânalarını konu alan makalesi (ZDMG, CXXXVI [1986], s. 14-22), A. H. Mathias Zahniser’in Nisâ sûresinin rehberliği ve teşvik ettiği hususlar açısından muhteva tahlilini esas alan makalesi (Humanism, Culture, and Language in the Near East [ed. Asma Asfaruddin - A. H. Mathias Zahniser], Eisenbrauns 1997, s. 71-86), Marie-Thérèse Urvoy’ın, bazı müfessirlerin bakışı açısından Hz. Peygamber’in dördüncü sûre çerçevesindeki otoritesini konu alan makalesi (En hommage au Père Jacques Jomier, O. P. [ed. Marie-Thérèse Urvoy], Paris 2002, s. 235-245) zikredilebilir.

BİBLİYOGRAFYA:

Müsned, VI, 119; Müslim, “Śalâtü’l-müsâfirîn”, 203; Ebû Dâvûd, “Śalât”, 152; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1379/1959, s. 81-107; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, II, 189; Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, el-MevżûǾât (nşr. Abdurrahman M. Osman), Medine 1386/1966, I, 239; Kurtubî, el-CâmiǾ, V, 1-427; VI, 1-29; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, I, 406; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm (nşr. Mustafa Seyyid M. Fazl el-Acmâvî v.dğr.), Cîze 1421/2000, III, 331-481; IV, 5-402; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 715; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (nşr. M. Ahmed el-Emed - Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1420/ 1999, IV, 528-529; Elmalılı, Hak Dini, II, 1267-1542; M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taĥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420/2000, IV, 5-8; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, Feżâǿilü süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 213-218; Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i Nisâ”, DMT, IX, 334-335.

M. Kâmil Yaşaroğlu