O, kullarından tercih ettiğine “(İnsanları) uyarın! Şunu iyi bilin ki Benden başka ilâh yok! O hâlde artık, Benden (başkalarına ilâhlık yakıştırmaktan) sakının!”[²⁰⁸³] buyruğunu iletmeleri için, melekleri (ölü canlara) hayat veren vahiyle[²⁰⁸⁴] indirir.”
[2083] İlâhi ve beşeri iradenin etkileşime girdiği tüm bağlamlarda şâe/yeşâu fiiline “tercih etti/eder” anlamı verdik. Bu Âyet bu tercihimizin Kur’ani delillerinden birini oluşturur: “Kullarından tercih ettiklerine”nin metni olan men yeşâu min ‘ibâdihî ibaresindeki yeşâ’ fiiliî, “tercih etti” dışında bir karşılık kabul etmemektedir. Zira min ‘ibâdihi ibaresi, açıkça çok içinden bazılarını tercihe delâlet etmektedir. Hakikat bu iken, geleneksel tefsir kaderciliğin baskısı altında şekillenen kelâmın da etkisiyle, şâe fiilini “tercih edip yapma/yaratma” asli anlamından çıkarıp, “irade etti” (erâde) sınai anlamına taşımıştır. İlginç bir tevafuktur ki, Matüridi (ö. 333) İbrahim 4’ün tefsirinde şâe fiilini, diğer müfessirler gibi erâde ile değil, “tercih etti” anlamına gelen âsera ile karşılamıştır (Te’vîlât, VII, 458).
Fettekûn emrinin bu bağlamdaki en uygun karşılığı, ancak parantez içindeki açıklamayla birlikte anlaşılabilir (Bkz: Ebüssuûd).
[2084] Rûh, burada vahiy anlamındadır. Bu anlamda ilk kullanıldığı âyet Kadr sûresinin 4. âyetidir. (Ayrıca 40:15; 42:52.) Parantez içi açıklama Taberî’nin İbn Abbas’ı da şahit göstererek yaptığı yoruma dayanmaktadır (Krş: Zemahşerî ve Râzî). İlahî bir inşâ projesi olan vahiy, muhatabının tasavvurunu, anlamını kendi yüklediği kavramlarla inşâ eder. Buna göre vahiy, hayata “ruh” katan bir mesajdır. Nasıl ki ruhunu yitiren bir insan ceset hâline geliyorsa, vahiysiz bir hayat da odur. Kur’an Allah ve Elçi’sinin vahiyle yaptığı çağrıyı da “diriliş çağrısı” olarak niteler (8:24). Vahiy gönlün nur ve cilası, aklın ziyası, gözün ışığı, cesedin canı mesabesindedir.