Nahl Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Nahl Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 16. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 128 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 70. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

Allah'ın emri(nden olan resul, vahiy ile hak olarak) gelmiştir. Artık onu(n sizi uyardığı kıyamet azabını) istemekte acele etmeyin. O (Allah) Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların şirk koştuklarından yücedir.

2. Âyet

يُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ اَنْ اَنْذِرُٓوا اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاتَّقُونِ

(O) "Muhakkak ki Benden başka İlâh yoktur ve Bana karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!" diye (insanları) uyarmaları için kullarından dilediğine melekleri emrinden olan rûh (vahiy) ile indirir.

3. Âyet

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

Gökleri ve yeri hak ile (O) yarattı. (Ve O, müşriklerin) Şirk koştuklarından yücedir.

4. Âyet

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ

İnsanı bir nutfeden (dökülen bir damla sudan, O) yarattı. Buna rağmen bir de bakarsın ki o, (nefsini şirk koşarak Bize) apaçık bir hasım kesilmiştir!

5. Âyet

وَالْاَنْعَامَ خَلَقَهَاۚ لَكُمْ ف۪يهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَاْكُلُونَۖ

Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (yünler, kürkler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan (bir kısmını da) yersiniz.

6. Âyet

وَلَكُمْ ف۪يهَا جَمَالٌ ح۪ينَ تُر۪يحُونَ وَح۪ينَ تَسْرَحُونَۖ

Sizin için onlarda (ayrıca) akşamleyin (otlaktan) getirirken ve sabahleyin (otlağa) salıverirken bir güzellik (ve çekicilik) vardır.

7. Âyet

وَتَحْمِلُ اَثْقَالَكُمْ اِلٰى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغ۪يهِ اِلَّا بِشِقِّ الْاَنْفُسِۜ اِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ

Hem (bu hayvanlar, sizi ve) yüklerinizi öyle (uzak) beldelere taşır(lar) ki (onlar olmasaydı) oraya nefislerin(izin) ancak çok meşakkat çekmesiyle varabilirdiniz. Muhakkak ki Rabbiniz Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

8. Âyet

وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةًۜ وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

O; atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve (dünya hayatında) bir ziynet olsun diye (yarattı). (Allah, şu anda) Bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtası olacak) şeyleri yaratır.

9. Âyet

وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّب۪يلِ وَمِنْهَا جَٓائِرٌۜ وَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟

Yolun doğrusu (sırât-ı mustakîm) Allah'a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Eğer O dileseydi, elbette hepinizi hidâyete erdirirdi. (Ama O size tercih hakkı vermiştir.)

10. Âyet

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ ف۪يهِ تُس۪يمُونَ

Gökten size bir su indiren (yine) O'dur. Ondan hem siz içersiniz hem de hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler.

11. Âyet

يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخ۪يلَ وَالْاَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

(Allah, bu) Su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve her çeşit meyvelerden bitirir. Muhakkak ki bunda (enine boyuna düşünüp) tefekkür eden bir kavim için elbette âyetler (ibret ve deliller) vardır.

12. Âyet

وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَۙ

O; geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı sizin hizmetinize vermiştir. Yıldızlar da O'nun emrine amadedir. Muhakkak ki bunda aklını kullanan bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

13. Âyet

وَمَا ذَرَاَ لَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ

Yeryüzünde sizin için yarattığı rengarenk (ağaçlar, çiçekler ve) muhtelif şeyleri de (sizin için yaratan O'dur). Muhakkak ki bunda (düşünüp) öğüt alan bir kavim için elbette âyetler (ibret ve deliller) vardır.

14. Âyet

وَهُوَ الَّذ۪ي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَاْكُلُوا مِنْهُ لَحْماً طَرِياًّ وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

İçinden taze et (balık) yemeniz ve takınacağınız (inci, mercan gibi) süs eşyası çıkarmanız için denizi emrinize veren de (yine) O'dur. Gemilerin orada (suları) yara yara gittiklerini görürsün. (Bütün bunlar) O'nun fazlından (rızkınızı) aramanız ve (nimetlerine) şükretmeniz içindir.

15. Âyet

وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَاَنْهَاراً وَسُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ

O, yeryüzüne sizi sarsar diye sabit dağları, yolunuzu bulmanız için de nehirleri ve yolları yerleştirdi.

16. Âyet

وَعَلَامَاتٍۜ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ

(O, sizin için) Daha nice alâmetler (yarattı). Bir de onlar yıldızlarla yollarını bulurlar (manen de her biri gökte bir yıldız gibi parlayan Allah'ın hidâyetçileriyle hidâyete ererler).

17. Âyet

اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

O hâlde (bunca şeyi sizin için) yaratan (Allah), (hiçbir şeyi) yaratamayan (putlar) gibi olur mu? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız!

18. Âyet

وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

Allah'ın (sadece üzerinizdeki) nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

19. Âyet

وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

Ve Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.

20. Âyet

وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَۜ

(Resulüm! Onların) Allah'ı bırakıp da (dua edip) yalvardıkları şeyler, hiçbir şey yaratamazlar; çünkü onlar (kendileri) yaratılmışlardır.

21. Âyet

اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَٓاءٍۚ وَمَا يَشْعُرُونَۙ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ۟

Onlar ölüdürler, diri değildirler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

22. Âyet

اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ

İlâhınız Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'tır; fakat âhirete iman etmeyenler var ya, onların kalpleri (bütün bu hakikatlere karşı) inkârcıdır, kendileri de (Allah'a karşı) kibirlenen kimselerdir.

23. Âyet

لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِر۪ينَ

Hiç şüphesiz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Muhakkak ki O, (büyüklük taslayıp) kibirlenenleri asla sevmez.

24. Âyet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۙ قَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَۙ

Onlara, "Rabbiniz ne indirdi?" denildiği zaman, "öncekilerin masallarını" derler.

25. Âyet

لِيَحْمِلُٓوا اَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۙ وَمِنْ اَوْزَارِ الَّذ۪ينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ۟

Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce dalâlete düşürdükleri kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmek için (böyle derler). Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!

26. Âyet

قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ

(Resulüm!) Onlardan öncekiler de (resullerine) tuzak kurmuşlardı. Sonunda Allah da onların binalarını temellerinden söktü, üstlerindeki tavan da tepelerine çöktü. Bu azap onlara hiç ummadıkları bir yerden geldi.

27. Âyet

ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُخْز۪يهِمْ وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ

Sonra (Allah) kıyamet günü onları rezil eder ve der ki: "Hakkında tartış(ıp o yüzden mü'minlere düşmanlık ederek, Bana şirk koş)tuğunuz ortaklarım (hani) nerede?" (O gün bu manzarayı gören ve) Kendilerine (Allah tarafından) ilim verilmiş olanlar ise derler ki: "Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kâfirlerin üzerinedir!"

28. Âyet

اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْۖ فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍۜ بَلٰٓى اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Melekler, nefislerine zulmeden kimselerin canlarını aldıklarında onlar, "biz hiçbir kötülük yapmadık" diyerek (meleklere mecburen) teslim olurlar. (Melekler ise onlara şöyle derler) "Hayır! Şüphesiz ki Allah, sizin yaptıklarınızı en iyi bilendir."

29. Âyet

فَادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ

"Haydi, içinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin! Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!"

30. Âyet

وَق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا خَيْراًۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌۜ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّق۪ينَۙ

(Allah'a karşı) Takvâ sahibi olanlara (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara), "Rabbiniz ne indirdi?" denildiğinde (ise onlar), "Hayır (iyilik ve güzelliğe dair her şeyi indirdi)" derler. Bu dünyada güzellik yapanlara güzellik vardır. Âhiret yurdu ise (onlar için) daha hayırlıdır. Takvâ sahiplerinin yurdu ne güzeldir!

31. Âyet

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَۜ كَذٰلِكَ يَجْزِي اللّٰهُ الْمُتَّق۪ينَۙ

Girecekleri o (yurt), zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar için orada diledikleri her şey vardır. İşte Allah, takvâ sahiplerini (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) böyle mükâfatlandırır.

32. Âyet

اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّب۪ينَۙ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُۙ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Melekler, onların canlarını tertemiz kimseler olarak alırken (onlara), "size selâm olsun. Yaptıklarınızdan dolayı cennete girin" derler.

33. Âyet

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَاْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَاْتِيَ اَمْرُ رَبِّكَۜ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

(Kâfirler hâlâ iman etmek için) Kendilerine (ölüm) meleklerin(in) gelmesini veya Rabblerinin (azap) emrinin gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.

34. Âyet

فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟

Sonunda yaptıkları şeylerin kötülükleri onlara isabet etti ve alay etmekte oldukları (o azap) onları kuşatıverdi.

35. Âyet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍۜ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

Bir de (Allah'a) şirk koşanlar dediler ki: "Eğer Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız O'ndan başka hiçbir şeye âbd ol(up kulluk et)mezdik. O(nun emri) olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Hâl böyleyken resuller üzerine apaçık tebliğden başka ne düşer!

36. Âyet

وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولاً اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ

Andolsun ki Biz "Allah'a âbd ol(up kulluk ed)in ve tâğuttan (Allah'ın dışındaki herhangi bir şeye kulluk etmekten) sakının" diye (nasihat etmeleri için) her ümmete bir resul gönderdik. Allah onlardan kimini (hidâyeti istemeleri sebebiyle) hidâyete erdirdi. Onlardan kiminin üzerine de (küfür ve şirklerinden dolayı) dalâlet hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da (resullerimizi ve âyetlerimizi) yalanlayanların âkıbetinin nasıl olduğuna bir bakın!

37. Âyet

اِنْ تَحْرِصْ عَلٰى هُدٰيهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ

(Resulüm!) Sen, onların hidâyete ermelerini ısrarla istesen de bil ki Allah, (küfür ve şirklerinden dolayı) dalâlette bıraktığı kimseyi hidâyete erdirmez. Onlar için (kıyamet günü) hiçbir yardımcı da yoktur.

38. Âyet

وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُۜ بَلٰى وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۙ

(Çünkü o kâfirler), "Allah ölen bir kimseyi diriltmez" diye bütün çaba ve gayretleriyle Allah'a yemin ettiler. Bilakis (Allah onları diriltecektir ve bu, Allah'ın) üzerine aldığı hak bir vaaddir; fakat insanların çoğu (bunu) bil(ip idrak et)mezler.

39. Âyet

لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذ۪ي يَخْتَلِفُونَ ف۪يهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِب۪ينَ

Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara beyan etmesi ve kâfir olanların da kendilerinin yalancılar olduklarını kesinkes bilmeleri için (Allah onları diriltecektir).

40. Âyet

اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ اِذَٓا اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟

Muhakkak ki Biz, bir şeyi(n olmasını) dilediğimiz zaman ona sözümüz sadece, "ol" dememizdir. O da hemen oluverir.

41. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَۙ

Biz, zulme uğradıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri andolsun ki dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. (Onlar için) Âhiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür. Ne olurdu (kâfirler bunu anlaya)bilselerdi!

42. Âyet

اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

Onlar, sabreden ve yalnız Rabblerine tevekkül eden kimselerdir.

43. Âyet

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالاً نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَۙ

(Resulüm!) Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz (yiğit) adamlardan başkasını (resul olarak) göndermedik. (Ey kâfirler!) Eğer bilmiyorsanız (o yiğit adamları ehl-i kitaptan ilim ve) zikir ehline sorun.

44. Âyet

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِۜ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

Biz (o resulleri kavimlerine) apaçık deliller (âyetler, mucizeler) ve kitaplarla (gönderdik). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklayasın ve (düşünüp) tefekkür etsinler diye sana da (iman edenler için bir) zikir (olan bu Kur'ân)ı indirdik.

45. Âyet

اَفَاَمِنَ الَّذ۪ينَ مَكَرُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَخْسِفَ اللّٰهُ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ يَاْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَۙ

Şimdi (sana) kötülükle tuzak kuranlar, Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya hiç ummadıkları bir yerden azabın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular?

46. Âyet

اَوْ يَاْخُذَهُمْ ف۪ي تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُمْ بِمُعْجِز۪ينَۙ

Yahut onlar (dünyada) dönüp dolaşırlarken Allah'ın (azabının) kendilerini (ansızın) yakalayıvermesinden (emin mi oldular)? Onlar (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir.

47. Âyet

اَوْ يَاْخُذَهُمْ عَلٰى تَخَوُّفٍۜ فَاِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

Yahut da (o azabın) onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (emin mi oldular)? (Eğer onlar tövbe ederlerse) Muhakkak ki Rabbiniz Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

48. Âyet

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَم۪ينِ وَالشَّمَٓائِلِ سُجَّداً لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ

(Onlar) Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi ki onun gölgeleri (dahi) küçülerek ve Allah'a secde ederek sağa sola döner.

49. Âyet

وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ مِنْ دَٓابَّةٍ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

(Unutmayın!) Göklerde olan ve yerde bulunan bütün canlılar ve melekler, (kibirlenip) büyüklük taslamadan (sadece) Allah'a secde ederler.

50. Âyet

يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ۟

Onlar, (kudret ve azametiyle) üzerlerinde (hâkim) olan Rabblerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar.

51. Âyet

وَقَالَ اللّٰهُ لَا تَتَّخِذُٓوا اِلٰهَيْنِ اثْنَيْنِۚ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ

Allah buyurdu ki: "İki ilâh edinmeyin! O ancak Vâhid (isimlerinde ve sıfatlarında tek) olan İlâh'tır. O hâlde (siz de) yalnız Benden korkun!"

52. Âyet

وَلَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَهُ الدّ۪ينُ وَاصِباًۜ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَتَّقُونَ

Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O'nundur, din (âbdiyet ve kulluk) da daima O'nadır. Hâl böyleyken siz, Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?

53. Âyet

وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ ثُمَّ اِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَاِلَيْهِ تَجْـَٔرُونَۚ

Nimet olarak size ulaşan her ne varsa (o) Allah'tandır, dahası size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarır yakarırsınız.

54. Âyet

ثُمَّ اِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنْكُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْكُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ

Sonra sizden o zararı giderince içinizden bir grup hemen Rabblerine şirk koşmaya başlar!

55. Âyet

لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ فَتَمَتَّعُوا۠قف فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

(Onlar) Kendilerine verdiğimiz (nimetler)e nankörlük etmek için (böyle yaparlar). O hâlde (dünyada) bir süre daha faydalanın (bakalım), fakat yakında (buna karşılık hak ettiğiniz azabı) bil(ip gör)eceksiniz!

56. Âyet

وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ نَص۪يباً مِمَّا رَزَقْنَاهُمْۜ تَاللّٰهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ

Bir de onlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, (mahiyetini) bilmedikleri şeylere (putlara) bir pay ayırıyorlar. (Resulüm! De ki) Allah'a andolsun ki (O'na) iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!

57. Âyet

وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُۙ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ

Onlar, kız (çocuk)ları(nı da) Allah'a isnâd ediyorlar. (Hâşâ!) O, Subhân'dır (bundan münezzehtir). Kendilerine ise arzu ettiklerini (yani erkek çocukları ayırıyorlar).

58. Âyet

وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ وَهُوَ كَظ۪يمٌۚ

O kadar ki onlardan biri kız (çocuk)la müjdelendiği zaman yüzü kapkara kesilir ve (kahrından) yutkunur durur.

59. Âyet

يَتَوَارٰى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُٓوءِ مَا بُشِّرَ بِه۪ۜ اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ اَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ

Kendisine verilen müjdenin (kendince) kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün (diye kara kara düşünür). Dikkat edin! Ne kadar da kötü hüküm veriyorlar!

60. Âyet

لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِۚ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟

Kötü sıfatlar, âhirete iman etmeyenler içindir. En yüce sıfatlar ise (yalnız) E'Âlâ olan Allah'a aittir; çünkü O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

61. Âyet

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَاْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ

Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden (hemen) cezalandırsaydı, (yeryüzü) üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı; fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler ne de bir an ileri gidebilirler.

62. Âyet

وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰىۜ لَا جَرَمَ اَنَّ لَهُمُ النَّارَ وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ

Onlar hem kendilerinin hoşlarına gitmeyen şeyleri Allah'a isnat ederler hem de en güzel (âkıbetin) kendilerinin olduğunu anlatan dilleriyle yalan söylerler. Hiç şüphesiz onlar için (âhirette) sadece ateş vardır ve elbette onlar, (ateşin) öncüler(i)dir.

63. Âyet

تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Allah'a andolsun ki senden önceki ümmetlere de (resuller) gönderdik; fakat şeytan onlara işlerini süslü gösterdi (de resullerimize iman etmediler). İşte o (şeytan), bugün (dünyada) onların velisidir ve onlar için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

64. Âyet

وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا ف۪يهِۙ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

(Resulüm!) Biz bu Kitâb'ı sana, ancak (insanların) hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve iman eden bir topluma bir hidâyet ve bir rahmet olsun diye indirdik.

65. Âyet

وَاللّٰهُ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ۟

Allah gökten bir su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Muhakkak ki bunda (resulümüzü) işiten bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

66. Âyet

وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَناً خَالِصاً سَٓائِغاً لِلشَّارِب۪ينَ

Kuşkusuz sizin için (süt veren) hayvanlarda da bir ibret vardır; zira size onların karınlarındaki fers (sindirilmiş gıda) ile kan arasından (süzülen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz.

67. Âyet

وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخ۪يلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَراً وَرِزْقاً حَسَناًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden de hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. Muhakkak ki bunda (yararlı ve zararlı olan iki zıt şeyin iç içe bulunmasında) aklını kullanan bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

68. Âyet

وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ

Rabbin bal arısına vahyetti: "Dağlardan, ağaçlardan ve (insanların yaptıkları) çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin."

69. Âyet

ثُمَّ كُل۪ي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاًۜ يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

"Sonra her çeşit meyvelerden ye ve Rabbinin yollarında (hamd ederek ve) boyun eğerek yürü." Onların karınlarından çeşitli renklerde bir şerbet (bal) çıkar ki onda insanlar için bir şifa vardır. Muhakkak ki bunda (enine boyuna düşünüp) tefekkür eden bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

70. Âyet

وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ ثُمَّ يَتَوَفّٰيكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْ لَا يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ قَد۪يرٌ۟

Allah sizi yarattı sonra sizi vefat ettirir. İçinizden kimileri de ömrün en düşkün çağına ulaştırılır. Hatta öyle ki bilirken hiçbir şey bilmez olur. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Kadîr'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

71. Âyet

وَاللّٰهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِۚ فَمَا الَّذ۪ينَ فُضِّلُوا بِرَٓادّ۪ي رِزْقِهِمْ عَلٰى مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَهُمْ ف۪يهِ سَوَٓاءٌۜ اَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ

Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hepsi eşit olsunlar. Hâl böyle iken onlar Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?

72. Âyet

وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ بَن۪ينَ وَحَفَدَةً وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّٰهِ هُمْ يَكْفُرُونَۙ

Allah size kendi nefislerinizden eşler verdi, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar var etti ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. Durum böyleyken onlar (hâlâ) bâtıla inanıp Allah'ın (üzerlerindeki) nimetini inkâr mı ediyorlar?

73. Âyet

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقاً مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـٔاً وَلَا يَسْتَط۪يعُونَۚ

Onlar, Allah'ı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlayamayan ve buna güçleri de yetmeyen şeylere âbd olu(p kulluk edi)yorlar.

74. Âyet

فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Artık (onun kendini vasıflandırmadığı şekillerde) Allah'a, (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya kalkmayın; çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.

75. Âyet

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً عَبْداً مَمْلُوكاً لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراًۜ هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Hamd Allah'a mahsustur; fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

76. Âyet

وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلَيْنِ اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُۙ اَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَاْتِ بِخَيْرٍۜ هَلْ يَسْتَو۪ي هُوَۙ وَمَنْ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِۙ وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟

Allah, şu iki adamı da misal verir; onlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez ve o, efendisine (sadece) bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getirmez. Şimdi, bu adamla, sırât-ı mustakîm (dosdoğru bir yol) üzerinde olan ve adaleti emreden kimse hiç eşit olur mu?

77. Âyet

وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Göklerin ve yerin gaybı yalnız Allah'a aittir. (Kıyamet) Saatin(in) emri ise ancak bir göz açıp kapama gibi veya daha yakındır. Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

78. Âyet

وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Siz hiçbir şey bilmezken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve gönüller verdi.

79. Âyet

اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ ف۪ي جَوِّ السَّمَٓاءِۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

(Peki bu söylediklerimizi inkâr edenler) Göğün boşluğunda (uçmaları için Allah'ın) emrine boyun eğdirilmiş kuşları görmediler mi? Onları (o boşlukta) Allah'tan başkası tutamaz. Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

80. Âyet

وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ بُيُوتِكُمْ سَكَناً وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ جُلُودِ الْاَنْعَامِ بُيُوتاً تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ اِقَامَتِكُمْۙ وَمِنْ اَصْوَافِهَا وَاَوْبَارِهَا وَاَشْعَارِهَٓا اَثَاثاً وَمَتَاعاً اِلٰى ح۪ينٍ

Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı ve sizin için hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde (yolculukta), gerekse konaklama gününüzde (konakladığınız zaman), kolayca taşıyacağınız hafif evler (çadırlar), yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız giyimlik ve döşemelik) eşyalar ve bir ticaret malı meydana getirdi.

81. Âyet

وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِمَّا خَلَقَ ظِلَالاً وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْجِبَالِ اَكْنَاناً وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَاب۪يلَ تَق۪يكُمُ الْحَرَّ وَسَرَاب۪يلَ تَق۪يكُمْ بَاْسَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ

Allah, yarattıklarından sizin için gölge(lik)ler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak elbiseler (zırhlar yapma imkân ve becerisini) verdi. İşte böylece (Allah), Müslüman olmanız için üzerinizdeki nimetini tamamlar.

82. Âyet

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

(Resulüm!) Buna rağmen (kâfirler) yine de (âyetlerimizden) yüz çevirirlerse artık sana düşen; ancak apaçık bir tebliğdir.

83. Âyet

يَعْرِفُونَ نِعْمَتَ اللّٰهِ ثُمَّ يُنْكِرُونَهَا وَاَكْثَرُهُمُ الْكَافِرُونَ۟

Onlar Allah'ın nimetinin farkındadırlar; fakat onu inkâr ederler; çünkü onların çoğu kâfirdir.

84. Âyet

وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يداً ثُمَّ لَا يُؤْذَنُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ

Her ümmetten bir şahid çıkaracağımız gün artık ne kâfirler(in konuşmaların)a izin verilir ne de (yaptıklarından dolayı) özür dilemeleri kabul edilir.

85. Âyet

وَاِذَا رَاَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الْعَذَابَ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ

(Hem kendilerine hem de başkalarına) Zulmedenler azabı gördüklerinde artık (o azap) onlardan ne hafifletilir ne de onlara göz açtırılır.

86. Âyet

وَاِذَا رَاَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا شُرَكَٓاءَهُمْ قَالُوا رَبَّـنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُرَكَٓاؤُ۬نَا الَّذ۪ينَ كُنَّا نَدْعُوا مِنْ دُونِكَۚ فَاَلْقَوْا اِلَيْهِمُ الْقَوْلَ اِنَّكُمْ لَكَاذِبُونَۚ

(O gün Allah'a) Şirk koşanlar, şirk koştukları şeyleri gördükleri zaman derler ki: "Rabbimiz! İşte bunlar, Seni bırakıp da (kendilerine dua edip) yalvardığımız ortaklarımızdır." Bunun üzerine (onlar da), "şüphesiz ki siz yalancı kimselersiniz!" diyerek bu sözle onlara laf atarlar.

87. Âyet

وَاَلْقَوْا اِلَى اللّٰهِ يَوْمَئِذٍنِ السَّلَمَ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

O gün (müşrikler, mecburen) Allah'a teslim olurlar ve (Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeyler de kendilerinden sapmış (kaybolup gitmiş)tir.

88. Âyet

اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ زِدْنَاهُمْ عَذَاباً فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يُفْسِدُونَ

(Resulümüzü ve âyetlerimizi) İnkâr edip (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, (işte o gün) fesad çıkarmaları sebebiyle onların da azaplarını kat kat arttırırız.

89. Âyet

وَيَوْمَ نَبْعَثُ ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يداً عَلَيْهِمْ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَه۪يداً عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ۟

(Resulüm!) O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahid çıkaracağız ve seni de hepsinin üzerine şahid olarak getireceğiz. Biz bu Kitâb'ı sana, her şey için bir açıklama ve Müslümanlar için bir hidâyet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.

90. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَا۪يتَٓا۬ئِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Muhakkak ki Allah; adaleti, ihsan etmeyi ve akrabaya (ikram edip) vermeyi emreder; aşırılığı, çirkin işleri ve azgınlığı da yasaklar. O, tezekkür edesiniz (düşünüp öğüt alasınız) diye size nasihat ediyor.

91. Âyet

وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

Allah'a karşı verdiğiniz (âbd olma) sözü(nü) yerine getirin! (Ayrıca) Antlaşma yaptığınız zaman da Allah'ı üzerinize Kefîl tutarak sağlamlaştırdıktan sonra yeminleri(nizi) bozmayın! Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı bilir.

92. Âyet

وَلَا تَكُونُوا كَالَّت۪ي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ اَنْكَاثاًۜ تَتَّخِذُونَ اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ اَنْ تَكُونَ اُمَّةٌ هِيَ اَرْبٰى مِنْ اُمَّةٍۜ اِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّٰهُ بِه۪ۜ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

Bir ümmet, diğer bir ümmetten (sayıca ve malca) daha çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir aldatma ve fesad sebebi yaparak ipliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan (kadın) gibi olmayın! Allah, bununla sizi ancak imtihan eder. Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyleri ise kıyamet gününde mutlaka size açıklayacaktır.

93. Âyet

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini (küfründe inat edeni) dalâlette bırakır, dilediğini (hidâyeti isteyeni) de hidâyete erdirir. Şüphesiz ki (hepiniz kıyamet gününde) yaptığınız şeylerden sorguya çekileceksiniz!

94. Âyet

وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Yeminlerinizi aranızda bir aldatma ve fesad sebebi yapmayın! Sonra (İslam'da) sebat etmişken ayağınız kayar da (insanları) Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada bu) kötülüğü(n cezasını) tadarsınız. Sonra da sizin için (âhirette) büyük bir azap vardır.

95. Âyet

وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Allah'a verdiğiniz (O'na âbd olacağınıza dair) sözü (dünya malı gibi) az bir pahaya satmayın! Eğer (idrak ede)bilirseniz, şüphesiz ki Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.

96. Âyet

مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍۜ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذ۪ينَ صَبَرُٓوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katında olan ise bâkidir. Elbette sabredenlere de (kıyamet günü) yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını veririz.

97. Âyet

مَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Erkek veya kadın, kim mü'min olarak sâlih bir amel işlerse onu mutlaka (dünyada) temiz (ve hoş) bir hayat ile yaşatırız ve elbette (kıyamet günü) yapmakta olduklarının en güzeli ile onları mükâfatlandırırız.

98. Âyet

فَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Kur'ân okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan (sadece dilinle değil, boyun bükmüş bir gönülle) Allah'a sığın!

99. Âyet

اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

Aslında iman edip yalnız Rabblerine tevekkül edenler üzerinde o (şeytan)ın hiçbir hakimiyeti yoktur.

100. Âyet

اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟

Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onunla (birlikte Allah'a) şirk koşanlaradır.

101. Âyet

وَاِذَا بَدَّلْـنَٓا اٰيَةً مَكَانَ اٰيَةٍۙ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Biz (geçmiş kitaplardaki) bir âyetin yerine (bu Kur'ân ile) başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- (kâfirler) "sen ancak bir iftiracısın (bu sözleri kendin uydurup Allah'a isnad ediyorsun)" dediler. Hayır, onların çoğu (Allah'ın bunu neden yaptığını) bilmezler.

102. Âyet

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ

(Resulüm!) De ki: "Onu, Rûhu'l-Kudüs (olan Cebrail), iman edenlere sebat vermek, Müslümanları hidâyete erdirmek ve onlara müjde vermek için Rabbin katından hak olarak indirdi."

103. Âyet

وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ

Andolsun ki Biz onların, "(Kur'ân'ı) ona ancak bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. (Hâlbuki o) Kastettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu (Kur'ân) ise apaçık Arapça bir dil(le indirilmiş)tir.

104. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۙ لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Muhakkak ki Allah'ın âyetlerine iman etmeyenleri, Allah hidâyete erdirmez ve onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

105. Âyet

اِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ

Ancak Allah'ın âyetlerine iman etmeyenler, (Allah hakkında) yalan uydurup iftira eder. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.

106. Âyet

مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Kalbi iman ile mutmain olduğu hâlde (inkâra) zorlanan müstesna, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eder ve böylece kim göğsünü küfre açarsa işte Allah'ın gazabı onların üzerine iner ve onlar için büyük bir azap vardır.

107. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

Bu (azap), onların dünya hayatını âhirete göre daha çok sevmelerinden (ve tercih etmelerinden) dolayıdır. Muhakkak ki Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.

108. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

İşte onlar (küfürleri sebebiyle) Allah'ın; kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir ve işte onlar gâfillerin ta kendileridir.

109. Âyet

لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Hiç şüphe yok ki âhirette de hüsrana uğrayanlar (yine) onlardır.

110. Âyet

ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُٓواۙ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

Buna karşılık şüphesiz Rabbin, eziyete uğratıldıktan sonra hicret edip ardından da sabrederek (mallarıyla ve canlarıyla) cihad edenlerin yanındadır. Muhakkak ki senin Rabbin (bütün) bunlardan sonra (o mü'minler için) Ğafûr (ve) Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

111. Âyet

يَوْمَ تَاْت۪ي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا وَتُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

O (mahşer) gün(ü ki) herkes gelir, kendi canı(nı cehennemden kurtarmak) için uğraşır ve herkese yaptığının karşılığı tastamam ödenir, onlara asla zulmedilmez.

112. Âyet

وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَاْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

Allah (size, şöyle) bir memleketi misal verir; (bu memleket) güven ve huzur içinde idi, ona rızkı her yerden bol bol geliyordu. Sonra (oranın halkı) Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler. Allah da onlara yaptıklarından ötürü açlık ve korku elbisesini (giydirerek böyle bir azap) tattırdı.

113. Âyet

وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ

Andolsun ki onlara kendi içlerinden bir resul geldi de onu yalanladılar. Bunun üzerine, onlar (kendi nefislerine ve insanlara) zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.

114. Âyet

فَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ وَاشْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

Artık Allah'ın sizi, helâl (ve) temiz olarak rızıklandırdığı şeylerden yiyin ve eğer yalnız O'na (âbd olup) kulluk ediyorsanız Allah'ın nimet(ler)ine şükredin.

115. Âyet

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

(Allah) Size sadece ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvanın etini yemey)i haram kıldı. Ancak (başkasının hakkına) saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere kim de (bunlardan yemek) zorunda kalırsa (bilsin ki) muhakkak Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

116. Âyet

وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ

Kendi dillerinizle uydurduğunuz asılsız nitelemelere dayanarak, "bu helâldir, şu da haramdır" demeyin; çünkü Allah hakkında yalan uydurup (O'na) iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz ki Allah hakkında yalan uydurup (O'na) iftira edenler asla felaha (kurtuluş ve saadete) eremezler.

117. Âyet

مَتَاعٌ قَل۪يلٌۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

(Böyle yapanların dünyada kazandıkları) Az bir menfaattir. (Âhirette ise) Onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

118. Âyet

وَعَلَى الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُۚ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

(Resulüm!) Sana anlattıklarımızı önceden Yahudi olanlara da (anlatmış ve onlara da) haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar (âyetlerimizi inkâr ederek ve resullerimizi yalanlayarak) kendi nefislerine zulmettiler.

119. Âyet

ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ عَمِلُوا السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُٓواۙ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

Buna karşılık şüphesiz Rabbin, cehaletle kötülük yapan sonra da bunun ardından tövbe edip (nefsini) ıslah edenleri (mağfiret edecektir). Muhakkak ki senin Rabbin bu (samimi hâlleri)nden sonra (o mü'minler için) Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

120. Âyet

اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتاً لِلّٰهِ حَن۪يفاًۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ

Hiç şüphe yok ki İbrâhîm, Allah'a itaat eden, (hakka yönelmiş) Hanîf olan (tüm güzellikleri kendinde toplamış başlı başına) bir ümmet idi ve o, müşriklerden değildi.

121. Âyet

شَاكِراً لِاَنْعُمِهِۜ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

O'nun nimetlerine şükrediciydi; çünkü (Allah) onu seçmiş ve sırât-ı mustakîme (dosdoğru olan yoluna) hidâyet etmişti.

122. Âyet

وَاٰتَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَۜ

Biz ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o, âhirette de sâlihlerdendir.

123. Âyet

ثُمَّ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِـعْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

Sonra da sana, "(hakka yönelmiş) hanîf olan İbrâhîm'in dinine tabi ol! Çünkü o müşriklerden değildi" diye vahyettik.

124. Âyet

اِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

Cumartesi (günü çalışma yasağı) ancak onun (İbrâhîm'in dini) hakkında ihtilafa düşen (Yahudi)lere (yasak) kılındı. Muhakkak ki Rabbin, kıyamet günü onların ihtilafa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir.

125. Âyet

اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ

(Resulüm!) Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel nasihatle davet et ve onlarla (sana yaraşır bir biçimde) en güzel şekilde mücadele et! Muhakkak ki senin Rabbin, yolundan sapanı da en iyi bilendir, hidâyette olanı da en iyi bilendir.

126. Âyet

وَاِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِه۪ۜ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِر۪ينَ

Eğer (size eziyet edenlere bir) ceza verecekseniz, size yapılan azabın benzeriyle (onlara) ceza verin; ama sabrederseniz elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.

127. Âyet

وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ اِلَّا بِاللّٰهِ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُ ف۪ي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ

(Resulüm! Sen) Sabret! Senin sabrın da ancak Allah iledir. Onlar(ın yaptıkların)dan dolayı mahzun olma, tuzaklarından dolayı da sıkıntı duyma!

128. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَالَّذ۪ينَ هُمْ مُحْسِنُونَ

Çünkü Allah, takvâ sahibi olanlarla (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlarla) ve muhsinlerle (güzellik yapıp güzel olanlarla) beraberdir.

Nahl Sûresi Hakkında

Mekke döneminde hicretten kısa bir süre önce nâzil olmuştur. Son taraflarındaki bazı âyetlerin Medine devrinde indiğini ifade eden rivayetler bulunmakla birlikte bu âyetlerin üslûp ve muhtevası onların da Mekke’de nâzil olduğunu göstermektedir (Âlûsî, XIV, 445; Elmalılı, IV, 3082). Sûre adını, 68-69. âyetlerde geçen “nahl” (bal arısı) kelimesinden alır. Ayrıca muhtevasında insanlara verilen nimetlere temas edildiği için Niam (nimetler) sûresi olarak da anılır. 128 âyet olup fâsılası ر، م، ن harfleridir.

Sûrenin muhtevası ile nâzil olduğu dönem arasında sıkı bir bağlantının bulunduğu görülmektedir. İslâmiyet’in ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri, on yılı aşkın bir süre içinde Hz. Peygamber’e ve ashabına yönelik saldırgan tutumlarını sertleştirerek devam ettirmiş, bunun sonucunda Habeşistan’a, ardından Medine’ye hicret başlamıştı. Mekke’de kalanlar ise hayatlarını çetin şartlar altında sürdürmeye çalışıyordu. Kur’an, geçmiş peygamberlerden örnek göstererek hak dine karşı çıkanların dünyada yenilgiye uğrayıp yok olacağını, ölümden sonra da mutsuz bir hayat yaşayacağını haber veriyor, müşrikler ise bu tehditlerin ne zaman gerçekleşeceğini alaylı ifadelerle soruyordu. Nahl sûresinin ilk âyetinde bu ilâhî buyruğun mutlaka gerçekleşeceği belirtilmekte ve acele edilmemesi gerektiği ihtar edilmektedir.

Nahl sûresinde işlenen temel konular şirkin eleştirilmesi, kıyametin vuku bulacağının haber verilmesi ve Kur’an’ın İbrâhimî gelenek çizgisinde bir vahiy ürünü olduğunun beyan edilmesi şeklinde özetlenebilir. Sûre, değerli bir varlık olan insanın bütün kâinatı yaratan ve yöneten Allah’tan başkasını mâbud tanıması ve ona ulûhiyyet nisbet etmesinin yanlışlığını vurgulamakla başlar. Yaratıcının tek oluşunun ispatı için tabiatın mükemmel kuruluş ve işleyişinden örnekler verilir ve bunun insan hayatının düzenlenmesindeki rolüne dikkat çekilir. Bu örnekler arasında evcil hayvanlar, su ve bu sayede yetişen besinler, yer küresinin uzay içindeki konumu, denizler ve dağlar zikredilmektedir (âyet 1-21). Ardından gelen âyetler grubunda insana sorumluluk duygusu telkin eden âhiret hayatına yer verilmektedir. Bu âyetlerde âhirete inanmayanların kalplerinin inkâr ve kibirle dolu olduğu, bu sebeple vahiy ürünü Kur’an’ı “eskilerin masalları” diye nitelendirdikleri anlatılmakta, aynı davranışı ortaya koyan geçmiş kavimlerin helâk edildiği bildirilmektedir. Vahye karşı direnenle ona inananların ölüm sonrası durumu tasvir edilmekte, ardından Allah’a ortak koşma, âhirete inanmama, peygamberlerin tebliğine önem vermeme şeklindeki inkârcılığın eskiden olduğu gibi Hz. Peygamber döneminde de görüldüğü, inkârcıların hem dünyada hem âhirette helâk ve azapla karşılaşacağı haber verilmekte, muhtemelen Habeşistan’a ve Medine’ye hicret edenlere işaretle onları dünyada ve âhirette iyi bir âkıbetin beklediği bildirilmektedir (âyet 22-47).

Sûrenin bundan sonraki kısmında yine şirk inancı eleştirilmekte, insanın bir sıkıntı ile karşılaştığında tek olan Allah’a sığındığı, sıkıntısı Allah tarafından giderilince tekrar O’na şerik koştuğu ifade edilmektedir. Câhiliye Arapları’nın kız babası olmayı kendilerine yakıştırmadıkları halde meleklerin Allah’ın kızları olduğunu ileri sürdükleri belirtilmekte, âhirete imanın önemine değinilmekte, Hz. Muhammed’e indirilen kitapla dinî ihtilâfların ortadan kaldırılması, müminlere hidayet ve rahmet vesilesi olmasının hedeflendiği anlatılmaktadır (âyet 48-64). Dünya nimetlerinden su, süt veren hayvanlar, hurma, üzüm ve özellikle arıdan, ayrıca insana lutfedilen eş, oğullar ve torunlardan söz edilmekte, ardından şirk anlayışının çarpıklığına tekrar vurgu yapıldıktan sonra insanların faydalandığı bazı tabiat nimetleri hatırlatılmaktadır. Bu kısmın sonunda âhiret gününde inkârcılarla müşriklerin karşılaşacağı kötü durumlara temas edilmektedir (âyet 65-89).

Nahl sûresinin 90. âyeti, gerek fert gerekse toplum hayatının âhenkli ve erdemli olmasını hedefleyen üç emir ve üç yasağı içermektedir. Bunlar âdil olmak, iyilik yapmak, akrabaya yardım etmek; çirkin işlerden, fenalıktan ve azgınlıktan kaçınmaktır. Bu âyet, Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz döneminden itibaren cuma hutbesinin sonunda okunmaktadır (Âlûsî, XIV, 613; M. Tâhir İbn Âşûr, XIII, 208-209). Bunun ardından antlaşmalara sadık kalmaya ve yapılan meşrû yeminlerin gereğini yerine getirmeye dair ilâhî tâlimat yer almaktadır (âyet 91-97).

Sûrenin son kısmında Kur’an’ın peyderpey nüzûlünün devam etmesi ve âhenkli bir bütünlük taşıması özelliğine temas edilmekte, onun beşer sözü değil Allah kelâmı olduğu vurgulanmakta, dünya hayatını âhirete tercih edenlerin Allah’ın âyetlerine inanmadıkları ve yanlış değerlendirmeler yaptıkları bildirilmektedir. Ardından Allah’ın helâl kıldığı nimetlerden yenilmesi ve O’na şükredilmesi, Allah’a yalan atıfta bulunarak helâl ve haram belirlemesi cihetine gidilmemesi istenmektedir. Bilmeden işlenen ve hemen ardından tövbe edilen kötülüklerin ise affedileceği haber verilmektedir (âyet 98-119). Hz. İbrâhim’in -müşriklerin iddiasının aksine- Allah’a ortak koşan bir kimse değil hakka yönelen ve rabbine itaat eden, O’na şükretmekten geri durmayan ve doğru yoldan ayrılmayan seçkin bir kul olduğu ifade edilmekte, Resûlullah’a onun peşinden gitmesi yolunda vahiy indirildiği bildirilmektedir. Hz. Peygamber’e Allah yoluna davet metotları öğretilmekte, karşılaştığı haksızlıklara bir gün mukabelede bulunacak olursa aşırıya gitmemesi emri verilmekte, sabretmenin ise daha hayırlı olduğu belirtilmektedir (âyet 120-128).

Mekke müşrikleri ve civar kabilelerle Hz. Peygamber arasındaki gerginliğin had safhaya ulaştığı bir dönemde nâzil olduğu anlaşılan Nahl sûresi bir taraftan müşrikleri uyarırken diğer taraftan müslümanlara sabır ve metanet tavsiye etmekte, hak dini samimiyetle benimseyenlerin gelecekte zafer kazanacaklarını dolaylı ifadelerle dile getirmektedir.

Bazı tefsir kaynaklarında râvisi belirtilmeden, “Allah Nahl sûresini okuyan kimseyi dünyada kendisine verdiği nimetler sebebiyle hesaba çekmez. Sûreyi okuduğu gün ya da gece vefat ettiği takdirde en güzel vasiyeti yaparak vefat eden kişinin ecrine nâil olur” meâlinde bir hadis zikredilmektedir (Zemahşerî, III, 490; Beyzâvî, II, 432). Ancak Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ında yer alan bu tür hadisleri sıhhatleri açısından değerlendirmeye tâbi tutan muhaddisler bu hadisi de tenkide tâbi tutmuştur (Zemahşerî, I, 684-685).

Nahl sûresi Hakkında yapılan çalışmalar arasında İbrâhim b. Hasan el-İşkodrevî’nin Tefsîru sûreti’n-Naĥl (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 990), Hatice bint Abdullah b. Hamd el-Hindî’nin Min belâġati’l-Ķurǿâni’l-Kerîm fî sûreti’n-Naĥl (Riyad Külliyyetü’l-âdâb li’l-benât, 1408/1988) ve Mahled b. Akl b. Necâ el-Mutayrî’nin Uśûlü’l-Ǿaķīde fî đavǿi sûreti’n-Naĥl (yüksek lisans tezi, 1409, Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd [Riyad]) isimli çalışmaları sayılabilir. Ayrıca A. J. Halepota, Nahl sûresi çerçevesinde İslâm’ın sosyal düzenine dair bir makale yayımlamıştır (“Islamic Social Order”, Islamic Studies, XIV [1975], s. 115-122). Tuncay Erbaş, Nahl Sûresi 90. Âyetin Tefsiri adıyla bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır (2004, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü).

BİBLİYOGRAFYA:

Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Seyyid el-Cümeylî), Beyrut 1410/1990, s. 228-235; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 684-685; III, 490; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, II, 432; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (M. Ahmed el-Emed - Amr Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1420/1999, XIV, 445, 613; Elmalılı, Hak Dini, IV, 3082; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye, Beyrut 1420/1999, V, 3-5, 15, 23; M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taĥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420-21/2000, XIII, 208-209; Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i Naĥl”, DMT, IX, 348-349.

M. Kâmil Yaşaroğlu