36,37. Fir'avun: “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap;(1) belki sebeblere, göklerin sebeblerine (yollarına) erişirim de, Mûsâ'nın İlâhına muttali' olurum (hakikaten var mıdır diye bakarım); doğrusu ben onu, gerçekten yalancı sanıyorum” dedi. Böylece Fir'avun'a, kötü ameli süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Zâten Fir'avun'un tuzağı ancak hüsrândadır.
(1)“Kur’ân’da çok tekrâr edilen kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın cümleleri ve cüz’leridir (parçalarıdır) ki, her bir cümlesi, hattâ her bir cüz’ü, bir düstûr-ı küllînin (büyük bir kāidenin) ucu olarak gösterilmiş ve o düstûru ifâde ediyor. Meselâ: ياَ هاَماَنُ ابْنِ ل۪ي صَرْحاً Fir‘avun, vezîrine (Hâmân’a) emreder ki: ‘Bana yüksek bir kule yap, semâvâtın (gökyüzünün) hâlini rasad edip (gözleyip) bakacağım. Semânın gidişâtından, acabâ Mûsâ’nın (as) da‘vâ ettiği gibi semâda tasarruf eden (hükmeden) bir İlâh var mıdır?’ İşte صَرْحاً [bir kule] kelimesiyle ve şu cüz’î (küçük) hâdise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlık’ı(yaratıcıyı) tanımadığından tabîatperest (tabîatçı) olup rubûbiyet (rab olmayı) da‘vâ eden ve âsâr-ı ceberrutlarını (kibirli eserlerini) göstermekle ibkā-yı nâm eden (nâm salan), şöhretperest olup dağ-misâl meşhur ehrâmları (piramitleri) binâ eden ve sihir ve tenâsühe kāil olup (öldükten sonra rûhun başka bir bedende tekrar dünyaya geleceğine inanıp) cenâzelerini mumya edip, dağ misillü (gibi) mezarlarda muhâfaza eden Mısır Fir‘avun’larının an‘anesinde (âdetlerinde) hükümfermâ (uygulanan) bir düstûr-ı acîbi (acâib birdüstûru) ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)