Mu'min Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Mu'min Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 40. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 85 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 60. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

2. Âyet

تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۙ

(Bu) Kitâb'ın indirilmesi, Azîz, Alîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve her şeyi, herkesi bilen) Allah tarafındandır.

3. Âyet

غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَد۪يدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ

(O) Günahı mağfiret eden, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan, (tüm mahlûkatı muhabbetiyle çepeçevre kuşatan) cazibe sahibidir. O'ndan başka İlâh yoktur, dönüş ancak O'nadır.

4. Âyet

مَا يُجَادِلُ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ

(Resulüm!) Kâfirlerden başkası Allah'ın âyetleri hakkında mücadele etmez. Onların şehirlerde (rahatlıkla) gezip dolaşması seni aldatmasın! (Muhakkak ki onların varacakları yer cehennemdir!)

5. Âyet

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْاَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْۖ وَهَمَّتْ كُلُّ اُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَاْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَاَخَذْتُهُمْ۠قف فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ

Onlardan önce Nûh kavmi ve onların ardından (Âd ve Semûd gibi çeşitli) topluluklar (da) yalanlamışlardı. Her ümmet kendi resulünü yakala(yıp onu ölümle cezalandır)maya azmetmiş ve hakkı ortadan kaldırmak için bâtıl şeyler ileri sürerek onunla mücadele etmişti. Bunun üzerine Ben onları (ansızın) yakaladım ve Benim cezalandırmam nasılmış, (gördüler!)

6. Âyet

وَكَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّهُمْ اَصْحَابُ النَّارِۢ

İşte böylece Rabbinin kâfirler üzerine, "muhakkak ki onlar, ateş ehlidirler" sözü gerçekleşmiş oldu.

7. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِه۪ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ رَبَّـنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذ۪ينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَب۪يلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ

Arşı taşıyan ve onun etrafında bulunan (melek)ler, Rabblerini hamd ile tesbih ederler ve O'na iman ederler. Bir de iman eden kimseler için mağfiret dilerler. (Derler ki) "Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tövbe ed(ip sana dön)en ve Senin yoluna tabi olanları mağfiret eyle ve onları cehennem azabından koru!"

8. Âyet

رَبَّنَا وَاَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍنِ الَّت۪ي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۚ

"Rabbimiz! Onları da onların babalarından, zevcelerinden, nesillerinden sâlih olanları da kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy! Muhakkak ki Sen Azîz'sin, Hakîm'sin (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olansın)!"

9. Âyet

وَقِهِمُ السَّيِّـَٔاتِۜ وَمَنْ تَقِ السَّيِّـَٔاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟

"Bir de onları, her türlü kötü işleri yapmaktan koru! O (kıyamet) gün(ü ki) sen kimi kötülüklerden korumuşsan, muhakkak ki ona rahmetinle muamele etmişsindir. İşte azîm kurtuluş (ve saadet) budur."

10. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللّٰهِ اَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ اِذْ تُدْعَوْنَ اِلَى الْا۪يمَانِ فَتَكْفُرُونَ

(O gün) Muhakkak ki kâfirlere şöyle seslenilir: "(Bugün) Allah'ın gazabı sizin kendinize olan kızgınlığınızdan elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyor; fakat inkâr ediyordunuz."

11. Âyet

قَالُوا رَبَّنَٓا اَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَاَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ اِلٰى خُرُوجٍ مِنْ سَب۪يلٍ

Onlar (da şöyle) derler: "Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün ve iki defa dirilttin. Şimdi biz günahlarımızı itiraf ediyoruz. (Bu ateşten) Bir çıkış yolu var mı?"

12. Âyet

ذٰلِكُمْ بِاَنَّـهُٓ اِذَا دُعِيَ اللّٰهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْۚ وَاِنْ يُشْرَكْ بِه۪ تُؤْمِنُواۜ فَالْحُكْمُ لِلّٰهِ الْعَلِيِّ الْكَب۪يرِ

(Onlara şöyle denir) "Bu duruma düşmenizin sebebi şudur: Bir (ve tek) olan Allah'a (iman etmeye) çağırıldığınız zaman inkâr ettiniz. O'na şirk koşulduğunda ise (hemen o söylenenlere) iman ettiniz. Artık hüküm, Âliyy, Kebîr (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olan) Allah'a aittir."

13. Âyet

هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ رِزْقاًۜ وَمَا يَتَذَكَّرُ اِلَّا مَنْ يُن۪يبُ

Size âyetlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O'dur. Fakat (Allah'a) yönelenden (O'nu bilmek ve tanımak isteyenden) başkası (bunları düşünüp) öğüt almaz.

14. Âyet

فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

O hâlde, kâfirlerin hoşuna gitmese de dini yalnız O'na has kıl(ıp O'na hiçbir şeyi şirk koşmay)arak Allah'a dua edin.

15. Âyet

رَف۪يعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِۚ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِۙ

(O) Rafî''dir, (ihlâslı kullarının) dereceleri(ni) yükseltendir, Arş'ın sahibidir. Buluşma günü hakkında (insanları) uyarmak için kendi emrinden olan rûhu, kullarından dilediği kimseye ilka eder.

16. Âyet

يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَۚ لَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْهُمْ شَيْءٌۜ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَۜ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

O gün onlar (kabirlerinden) çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. (Allah onlara) "Bugün mülk (hakimiyet ve hükümranlık) kimindir?" (Diye sorar ve yine Allah buyurur ki: Bugün mülk) "Vâhid, Kahhâr (sıfatlarında ve isimlerinde tek olan ve dünyadayken O'nun sıfatlarına, isimlerine sahip çıkanları bugün kahredecek) olan Allah'ındır."

17. Âyet

اَلْيَوْمَ تُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۜ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı süratlice görendir.

18. Âyet

وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْاٰزِفَةِ اِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِم۪ينَۜ مَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ حَم۪يمٍ وَلَا شَف۪يعٍ يُطَاعُۜ

(Resulüm! Sen) Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü (o gün, dehşet içinde) yürekleri ağızlarına gelir (ve korkudan) yutkunur dururlar. (O gün) Zalimlerin ne candan bir dostu ne de sözü makbul bir şefâatçisi vardır.

19. Âyet

يَعْلَمُ خَٓائِنَةَ الْاَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ

Allah, gözlerin hain bakışını ve sinelerde gizlenenleri bilir.

20. Âyet

وَاللّٰهُ يَقْض۪ي بِالْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ۟

Allah, hak ile hükmeder. (Kâfirlerin) O'ndan başka yalvarmakta oldukları (ilâhlar) ise hiçbir şeye hükmedemezler. Muhakkak ki Allah, (evet) O, Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).

21. Âyet

اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُوا هُمْ اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاٰثَاراً فِي الْاَرْضِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ

Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha üstündüler. Hâl böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah(ın gazabın)dan koruyan hiç kimse de olmadı.

22. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانَتْ تَاْت۪يهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّهُ قَوِيٌّ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

Bunun sebebi; resulleri onlara apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) getirdikleri hâlde inkâr etmeleri idi. Allah da onları (ansızın azapla) yakalayıverdi. Muhakkak ki O, Kaviyy'dir (güçlü, kuvvetli ve kudretlidir), azabı (da) pek şiddetli olandır.

23. Âyet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ

(23-24) Andolsun ki Biz Mûsâ'yı mucizelerimiz ve apaçık bir delille Firavun, Hâmân ve Kârûn'a gönderdik. Onlar, "bu, çok yalancı bir sihirbazdır" dediler.

24. Âyet

اِلٰى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ

Bu âyetin meali 23. âyetle birlikte verilmiştir.

25. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا اقْتُلُٓوا اَبْنَٓاءَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَٓاءَهُمْۜ وَمَا كَيْدُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ

(Mûsâ) Onlara tarafımızdan hakkı getirince, "onunla beraber iman edenlerin (yeni doğan) oğullarını öldürün, kadınlarını (yani kızlarını) ise sağ bırakın!" dediler; fakat kâfirlerin hilesi dalâletten başka bir şey değildir (ve hep boşa çıkar).

26. Âyet

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُون۪ٓي اَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُبَدِّلَ د۪ينَكُمْ اَوْ اَنْ يُظْهِرَ فِي الْاَرْضِ الْفَسَادَ

Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Mûsâ'yı öldüreyim, (kurtulmak için iddia ettiği) Rabbine (dua edip) yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesad çıkaracağından korkuyorum."

27. Âyet

وَقَالَ مُوسٰٓى اِنّ۪ي عُذْتُ بِرَبّ۪ي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ۟

Mûsâ da: "Ben, (Allah'a karşı büyüklük taslayarak) hesap gününe iman etmeyen her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah)a sığınırım" dedi.

28. Âyet

وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌۗق مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ ا۪يمَانَهُٓ اَتَقْتُلُونَ رَجُلاً اَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ وَقَدْ جَٓاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاِنْ يَكُ كَاذِباً فَعَلَيْهِ كَذِبُهُۚ وَاِنْ يَكُ صَادِقاً يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي يَعِدُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ

Derken Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü'min bir adam şöyle dedi: "Siz bir adamı (sırf) 'Rabbim Allah'tır' diyor diye öldürecek misiniz? Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) getirmiştir. Eğer o bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelir. Muhakkak ki Allah, (dünya menfaati uğruna hayatını) israf eden yalancı kimseyi hidâyete erdirmez."

29. Âyet

يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِر۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَاْسِ اللّٰهِ اِنْ جَٓاءَنَاۜ قَالَ فِرْعَوْنُ مَٓا اُر۪يكُمْ اِلَّا مَٓا اَرٰى وَمَٓا اَهْد۪يكُمْ اِلَّا سَب۪يلَ الرَّشَادِ

"Ey kavmim! Bugün (bu) yerde hâkim kimseler olarak mülk (ve iktidar) sizindir; fakat bize (Mûsâ'nın vaad ettiği azap) gelecek olursa Allah'ın azabından (korumak üzere) kim bize yardım edebilir?" Firavun dedi ki: "Ben size kendi gördüğümden başkasını göstermiyorum ve sizi ancak (manevi olarak kemale ereceğiniz) rüşd yoluna hidâyet ediyorum."

30. Âyet

وَقَالَ الَّـذ۪ٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْاَحْزَابِۙ

İman etmiş olan (adam) dedi ki: "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin üzerinize (resullerini yalanlayan) o toplulukların (uğradıkları o dehşetli azap) günü gibi (bir günün) gelmesinden korkuyorum."

31. Âyet

مِثْلَ دَاْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعِبَادِ

"Nûh kavminin, Âd ve Semûd'un ve onlardan sonrakilerin durumu gibi (bir durumla karşılaşmanızdan endişe duyuyorum). Hâlbuki Allah, kullar(ın)a (asla) zulmetmeyi murad etmez."

32. Âyet

وَيَا قَوْمِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِۙ

"Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için o feryat (edeceğiniz kıyamet) gününden korkuyorum."

33. Âyet

يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِر۪ينَۚ مَا لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

O gün, arkanızı dönüp kaçarsınız; ama sizi Allah'tan (ve O'nun azabından) koruyacak hiç kimse yoktur. Bununla beraber Allah kimi (küfründeki inadı yüzünden) dalâlette bırakırsa artık onu hidâyete erdirecek hiç kimse yoktur.

34. Âyet

وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِمَّا جَٓاءَكُمْ بِه۪ۜ حَتّٰٓى اِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِه۪ رَسُولاًۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌۚ

Andolsun ki daha önce Yûsuf da size apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) getirmişti de siz onun getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Daha sonra o vefat edince, "Allah ondan sonra asla bir resul göndermez" dediniz. İşte Allah (dünya menfaati uğruna hayatını) israf eden şüpheci kimseleri böyle dalâlette bırakır.

35. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۜ كَبُرَ مَقْتاً عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ

Onlar ki kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücadele ederler. (Bu durum) Allah katında da iman edenlerin yanında da büyük bir gazabı gerektirir. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.

36. Âyet

وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ ل۪ي صَرْحاً لَعَلّ۪ٓي اَبْلُغُ الْاَسْبَابَۙ

Firavun dedi ki: "Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap, belki sebeplere (vasıta ve yollara) erişirim,"

37. Âyet

اَسْبَابَ السَّمٰوَاتِ فَاَطَّلِعَ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰى وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّهُ كَاذِباًۜ وَكَذٰلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُٓوءُ عَمَلِه۪ وَصُدَّ عَنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ اِلَّا ف۪ي تَبَابٍ۟

"Göklerin sebeplerine (kapılarına varırım da) Mûsâ'nın ilâhına muttali ol(up onunla karşılaş)ırım! Doğrusu ben, onun bir yalancı olduğunu zannediyorum." Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve (o, hak) yoldan alıkondu. (Sonuçta) Firavun'un tuzağı (kendisine) hüsrandan başka bir şey getirmedi.

38. Âyet

وَقَالَ الَّـذ۪ٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ اَهْدِكُمْ سَب۪يلَ الرَّشَادِۚ

İman etmiş olan (adam) dedi ki: "Ey kavmim! Siz bana tabi olun, (ben de) sizi (manevi olarak kemale ereceğiniz) rüşd yoluna hidâyet edeyim."

39. Âyet

يَا قَوْمِ اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌۘ وَاِنَّ الْاٰخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ

"Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Ama âhiret, asıl kalınacak yer (işte) orasıdır."

40. Âyet

مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَاۚ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ ف۪يهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ

Kim bir kötülük yaparsa ancak onun kadar ceza görür. Kim de kadın veya erkek, mü'min olarak sâlih bir amel işlerse işte onlar, cennete girecek, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.

41. Âyet

وَيَا قَوْمِ مَا ل۪ٓي اَدْعُوكُمْ اِلَى النَّجٰوةِ وَتَدْعُونَن۪ٓي اِلَى النَّارِۜ

"Ey kavmim! Bana (reva gördüğünüz bu eziyet) nedir? Ben sizi (hem dünyada hem de âhirette) kurtuluşa davet ediyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz."

42. Âyet

تَدْعُونَن۪ي لِاَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَاُشْرِكَ بِه۪ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۘ وَاَنَا۬ اَدْعُوكُمْ اِلَى الْعَز۪يزِ الْغَفَّارِ

"Siz beni; Allah'ı inkâr etmeye ve hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığım şeyleri O'na şirk koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Azîz, Ğaffâr (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve tekrar tekrar işlenen tüm günahları mağfiret eden Allah)a davet ediyorum.

43. Âyet

لَا جَرَمَ اَنَّمَا تَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْاٰخِرَةِ وَاَنَّ مَرَدَّنَٓا اِلَى اللّٰهِ وَاَنَّ الْمُسْرِف۪ينَ هُمْ اَصْحَابُ النَّارِ

"Hiç şüphe yok ki sizin beni (tapmaya) çağırdığınız şeyin dünyada da âhirette de çağırılmaya layık bir tarafı yoktur. Kuşkusuz dönüşümüz Allah'adır ve muhakkak (dünya menfaati uğruna hayatını) israf edenler, (işte) onlar ateş ehlidirler."

44. Âyet

فَسَتَذْكُرُونَ مَٓا اَقُولُ لَكُمْۜ وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ

"Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Muhakkak ki Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir."

45. Âyet

فَوَقٰيهُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاٰلِ فِرْعَوْنَ سُٓوءُ الْعَذَابِۚ

Nihayet Allah onu, (kavminin) kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un ailesini (ve onun yolundan gidenleri) ise azabın en kötüsü kuşatıverdi.

46. Âyet

اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُواًّ وَعَشِياًّۚ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ۠قف اَدْخِلُٓوا اٰلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ

(O öyle şiddetli bir) Ateştir (ki onlar kabirde) sabah akşam ona arz olunurlar. (Kıyamet) Saatin(in) gelip çattığı gün ise, "Firavun ailesini (ve onun yolundan gidenleri) azabın en şiddetlisine sokun" (denilecektir)!

47. Âyet

وَاِذْ يَتَحَٓاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْـبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا نَص۪يباً مِنَ النَّارِ

(Kâfirler cehennemdeki) Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken zayıf olanlar, o büyüklük taslayanlara: "Şüphesiz biz (dünyada iken) size tabi olmuştuk. Şimdi siz ateşin birazını bizden savabilir misiniz?" derler.

48. Âyet

قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا كُلٌّ ف۪يهَٓا اِنَّ اللّٰهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ

O büyüklük taslayanlar ise, "doğrusu hepimiz bunun içindeyiz. Şüphe yok ki Allah, kulları arasında kat'i hükmü vermiştir" derler.

49. Âyet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْماً مِنَ الْعَذَابِ

(O gün) Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine, "Rabbinize dua edin de (hiç değilse) bir gün (olsun) bizden azabı hafifletsin!" derler.

50. Âyet

قَالُٓوا اَوَلَمْ تَكُ تَاْت۪يكُمْ رُسُلُكُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ قَالُوا بَلٰىۜ قَالُوا فَادْعُواۚ وَمَا دُعٰٓـؤُا الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ۟

(Cehennemin bekçileri ise) "Size resulleriniz apaçık deliller (ve âyetler) getirmediler mi?" derler. Onlar da derler ki: "Evet (getirdiler)." (Bunun üzerine bekçiler) Şöyle derler: "Öyleyse kendiniz (dua edip) yalvarın." Hâlbuki kâfirlerin duası dalâletten başka bir şey değildir.

51. Âyet

اِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْاَشْهَادُۙ

Muhakkak ki Biz, resullerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında hem de şahidlerin (şahidlik etmek üzere) ayağa kalkacakları gün (olan kıyamet)te yardım ederiz.

52. Âyet

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِم۪ينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ

O gün (nefsine zulmeden) zalimlere mazeretleri fayda vermez. Artık onlar için lanet vardır ve yurdun (en) kötüsü onlarındır.

53. Âyet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْهُدٰى وَاَوْرَثْنَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ الْكِتَابَۙ

Andolsun ki Biz Mûsâ'ya hidâyet verdik ve İsrâîloğulları'na kitabı (Tevrât'ı) miras bıraktık.

54. Âyet

هُدًى وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ

(O) Gönül (ve akıl) sahipleri için bir hidâyet ve zikirdir (öğüt ve hatırlatmadır).

55. Âyet

فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ

(Resulüm!) Şimdi sen sabret! Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır. Günahın için de istiğfar et ve akşam sabah Rabbini hamd ile tesbih et!

56. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۙ اِنْ ف۪ي صُدُورِهِمْ اِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبَالِغ۪يهِۚ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ

Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenler var ya, hiç şüphe yok ki onların sinelerinde asla erişemeyecekleri bir kibirden (büyüklük hevesinden) başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın! Muhakkak ki O, Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).

57. Âyet

لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük (bir şey)dir. Fakat insanların çoğu (bunu) bil(ip idrak et)mezler.

58. Âyet

وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُس۪ٓيءُۜ قَل۪يلاً مَا تَـتَذَكَّرُونَ

Kör ile gören, iman edip sâlih ameller işleyenler ile kötülük yapan(lar) bir olmaz. Ne kadar da az düşün(üp öğüt al)ıyorsunuz!

59. Âyet

اِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ

(Kıyamet) Saat(i) mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu (buna) iman etmezler.

60. Âyet

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَت۪ي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِر۪ينَ۟

(Ey insanlar!) Rabbiniz şöyle buyurdu: "Bana dua edin, size icabet (edip duanızı kabul) edeyim. Çünkü Bana ibadet ed(erek kulluk et)meyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanarak cehenneme gireceklerdir."

61. Âyet

اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ

Allah, geceyi içinde dinlenesiniz diye (karanlık), gündüzü ise (çalışıp kazanmanız için) aydınlık kılandır. Muhakkak ki Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.

62. Âyet

ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍۢ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

İşte her şeyin Hâlık'ı (yoktan yaratıcısı) olan Rabbiniz Allah budur. O'ndan başka İlâh yoktur. O hâlde nasıl oluyor da (haktan) döndürülüyorsunuz!

63. Âyet

كَذٰلِكَ يُؤْفَكُ الَّذ۪ينَ كَانُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ

Allah'ın âyetlerini inkâr edenler işte (haktan) böyle döndürülür.

64. Âyet

اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ قَرَاراً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ فَـتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

Allah, yeryüzünü sizin için yerleşmeye elverişli bir yer, göğü ise (üstünüze) bir bina (tavan) kılandır. Hem size şekil verip şekillerinizi güzel kılan hem de sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte, Rabbiniz olan Allah budur. Âlemlerin Rabbi olan Allah mübarek (ve şanı yüce)dir.

65. Âyet

هُوَ الْحَيُّ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

O Hayy'dır (diridir ve her şey onunla diridir), O'ndan başka İlâh yoktur. O hâlde dini yalnız O'na has kılarak (ve O'na hiçbir şeyi şirk koşmayarak) O'na dua edin. (Unutmayın!) Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

66. Âyet

قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَمَّا جَٓاءَنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبّ۪ي وَاُمِرْتُ اَنْ اُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

(Resulüm!) De ki: "Bana Rabbimden apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) gelince, sizin Allah'tan başka (dua edip) yalvardıklarınıza âbd ol(up kulluk et)mekten kesin olarak men edildim ve bana, âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi."

67. Âyet

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخاًۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى مِنْ قَبْلُ وَلِتَبْلُغُٓوا اَجَلاً مُسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

O, sizi (önce) topraktan, sonra bir nutfeden (dökülen bir damla sudan), sonra alakadan (bir kan pıhtısından) yaratan, sonra sizi bir bebek olarak (anne karnından) çıkaran, sonra güçlü (kuvvetli bir) çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız için (sizi yaşatandır). İçinizden daha önce vefat edenler de vardır. (Allah bunları) Belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için (yapar).

68. Âyet

هُوَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۚ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟

O, hayat veren ve öldürendir. O, bir işe hükmettiği zaman ona sadece "ol!" der ve o da hemen oluverir.

69. Âyet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِۜ اَنّٰى يُصْرَفُونَۚۛ

(Resulüm!) Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenleri görmedin mi? (Haktan) Nasıl da döndürülüyorlar?

70. Âyet

اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَٓا اَرْسَلْنَا بِه۪ رُسُلَنَا۠ۛقف فَسَوْفَ يَعْلَمُونَۙ

Onlar, kitabı ve resullerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır, artık onlar yakında (gerçeği) bil(ip anlay)acaklar!

71. Âyet

اِذِ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُۜ يُسْحَبُونَۙ

(71-72) O zaman onların boyunlarında (demir) halkalar ve zincirler bulunur. (Onlar) Kaynar suda sürüklenecekler sonra da ateşte yakılacaklardır.

72. Âyet

فِي الْحَم۪يمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَۚ

Bu âyetin meali 71. âyetle birlikte verilmiştir.

73. Âyet

ثُمَّ ق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تُشْرِكُونَۙ

Sonra onlara denilir: "Şirk koştuklarınız (hani) nerede?"

74. Âyet

مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَلْ لَمْ نَكُنْ نَدْعُوا مِنْ قَبْلُ شَيْـٔاًۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ الْكَافِر۪ينَ

"Allah'tan başka (sığındıklarınız)?" Onlar, "(bizi yüzüstü bırakıp) bizden kayboldular, daha doğrusu biz önceden (nefsimizden başka) hiçbir şeye tapmıyormuşuz" derler. İşte Allah, kâfirleri böyle dalâlette bırakır.

75. Âyet

ذٰلِكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَمْرَحُونَۚ

(Devamında onlara denir ki) "Bu (azap), sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanızdan ve böbürlenmenizden ötürüdür."

76. Âyet

اُدْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ

"İçinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!"

77. Âyet

فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّۚ فَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ

(Onun için Resulüm!) Sen sabret! Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır. Onlara vaad ettiğimiz (azab)ın bir kısmını sana (dünyada iken onları helâk ederek) göstersek veya seni (daha önce) vefat ettirsek de sonunda (onlar) bize döndürüleceklerdir.

78. Âyet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلاً مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَاْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِـاِذْنِ اللّٰهِۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ۟

Andolsun ki Biz, senden önce de resuller gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Nitekim Allah'ın izni olmadan hiçbir resulün bir âyet (ve bir mucize) getirmesi mümkün değildir. Allah'ın emri gelince de hak yerine getirilir (ve mucize gerçekleşir), o zaman da bunu bâtıl sayanlar hüsrana uğrar.

79. Âyet

اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَاْكُلُونَۘ

Allah, kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için hayvanları (nimet) kılandır.

80. Âyet

وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً ف۪ي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَۜ

Onlarda sizin için (daha nice) faydalar vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya, onlara binerek ulaşırsınız. Hem onlar üzerinde hem de gemiler üzerinde taşınırsınız.

81. Âyet

وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ۗق فَاَيَّ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُنْكِرُونَ

Böylece (Allah) size âyetlerini gösterir. Şimdi, Allah'ın âyetlerinden hangisini inkâr edersiniz?

82. Âyet

اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْهُمْ وَاَشَدَّ قُوَّةً وَاٰثَاراً فِي الْاَرْضِ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

(Resulüm!) Onlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Hâlbuki onlar, kendilerinden daha çok, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından da daha şiddetli idiler; fakat kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda sağlamadı.

83. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِنْدَهُمْ مِنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

Öyle ki resulleri onlara apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) getirince, onlar kendilerinde bulunan (beşerî) bilgiden dolayı şımardılar da (azabımızı alaya aldılar). Sonunda alaya aldıkları (azap) onları kuşatıverdi.

84. Âyet

فَلَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِه۪ مُشْرِك۪ينَ

(Onlar, o çetin) Azabımızı gördükleri zaman, "tek olan Allah'a iman ettik ve O'na şirk koştuğumuz şeyleri de inkâr ettik" dediler.

85. Âyet

فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ ا۪يمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَاۜ سُنَّتَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ ف۪ي عِبَادِه۪ۚ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ

Fakat azabımızı gördükleri zaman (kâfirlerin) imanları kendilerine fayda vermez. Allah'ın, kulları hakkında süregelen sünneti (kanunu ve âdeti) budur. İşte orada kâfirler hüsrana uğramışlardır.

Mu'min Sûresi Hakkında

Mekke döneminde nâzil olmuştur. Seksen beş âyettir. Sûre Firavun’un ailesine mensup olan mümin bir kişiden bahsedildiği için bu adı almıştır. Mukattaa harflerinden “hâ mîm”lerle başlayıp ardarda devam eden yedi sûrenin ilkidir. Üçüncü âyetinde Allah’ı niteleyen iki kavramdan hareketle Gāfir ve Tavl sûresi olarak da adlandırılır. Fâsılası ب، د، ر، ع، ق، ل، م، ن harfleridir.

Mü’min sûresinin temel konusunun İslâm’a karşı direnmeyip ona samimiyetle bağlanmaya davet etmekten ibaret olduğunu söylemek mümkündür. Sûrede bunun için insanlara bahşedilen imkân ve nimetler, âhirette iyilerle kötülerin karşılaşacağı hayat tarzı, insanlık tarihinde imanla küfür arasındaki mücadele vb. konular ibret amacıyla zikredilir. Sûrenin ilk üç âyetinde Allah’ın mutlak kudret ve ilim sahibi, günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden, kötüleri şiddetle cezalandıran, iyilere lutuf ve ihsanda bulunan tek ilâh olduğu ve herkesin mutlaka O’nun huzuruna çıkıp hesap vereceği ifade edilir. Bundan sonraki muhtevayı iki bölüm halinde ele almak mümkündür. Birinci bölümde, Hz. Nûh’un kavmi ve ardından gelen diğer inkârcı grupların dünya ve âhiretteki âkıbetlerinden söz edildikten sonra azap haberi veren âyetlerin yanında ilâhî rahmet ve cennetten bahsedilmiş, kâfir ve zalimlerin hesap gününde ve cehennemdeki durumlarına temas edilmiştir (âyet 5-22). Daha sonra Mûsâ-Firavun mücadelesine yer verilmiş, bu arada Firavun ailesinden olup imanını gizlemiş olan bir müminin aklıselime ve temiz fıtrata hitap eden konuşmaları aktarılmış, fakat Firavun ve hânedanının bunların hiçbirini benimsemediği için kötü âkıbete uğratıldığı ve akşam sabah ateşe arzedilmek suretiyle cezalandırıldığı bildirilmiştir (âyet 23-46). Ardından cehennem ehlinden olup dünya hayatında başkalarının etkisi altında kalanlarla onları etkileyip felâkete sürükleyen gruplar arasında âhirette ortaya çıkacak tartışmalara temas edilmiş ve her iki tarafın azaplarının bir gün bile hafifletilmeyeceği belirtilmiştir (âyet 47-50).

Sûrenin ikinci bölümü Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere ve onlara iman edenlere dünya hayatında zafer vereceğini, ebediyet âleminde de kendilerini mutlu kılacağını, zalimlere ise lânet edileceğini ve onlar için kötü bir mekân hazırlanacağını ifade eden âyetlerle başlar; Allah’ın âyetlerine karşı direnenlerin hayal ürünü bir kibre kapıldıkları anlatılır (âyet 51-61). İlâhî nimetlerden olmak üzere insanlara tabiat içinde verilen üstün konum ve lutfedilen imkânların bir kısmına temas edilir. Ardından yine ilâhî âyetlere karşı gelenlerin cehennemdeki acıklı durumları anlatılır (âyet 62-76). Daha sonra geçmiş peygamberlerin hak dine davet ettikleri çeşitli kavimlerin kendi bilgilerine güvenerek onları alaya aldıkları bildirilir. Ancak bu kavimler, çok güçlü oldukları halde Allah’ın tertip ettiği dünyevî ceza ile karşılaşıp son nefesleri yaklaşınca iman ettiklerini söylemişlerse de bu iman onlara hiçbir fayda sağlamamış ve helâk olmaktan kurtulamamışlardır (âyet 77-85).

Mü’min sûresinde insanlar dine davet edilirken iki noktanın öne çıktığı görülmektedir. Bunlardan biri, Allah’ın âyetlerine karşı mücadeleye girişenlerin servet ve iktidar sahibi, kibirli, zorba ve şımarık kimseler olduğunun bildirilmesidir. İkincisi Hz. Peygamber ve müminlerden her durumda sabır göstermeleri, Allah’tan af dilemeleri, içten gelen duygularla O’na dua etmeleri, Allah’a teslim olmaları, dünyada elde edilebilecek zafer ve muvaffakiyeti Allah’a bırakmalarının istenmesidir. Birinci nokta inkârcı zalimlerin ruhî portresinin tesbiti, ikincisi de inanmış zümrenin davet ve irşad görevinde bağlı kalacağı ilkelerin bilinmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Sûrenin faziletiyle ilgili olarak Ebû Hüreyre’den rivayet edilen hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Âyetü’l-kürsî ve Mü’min sûresinin ilk üç âyetini sabahleyin okuyan kimse akşama kadar, akşam okuyan kimse sabaha kadar korunmuş olur” (Şevkânî, IV, 480). Mü’min sûresi üzerine yapılmış çalışmalar arasında Hâdim müftüsü Abdullah Hâdimî’nin Tefsîru sûreti’l-Müǿmin (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 544, vr. 125-128) ve Mustafa Abdüsselâm Mahmûd’un el-Mededü’l-vâfir fî tefsîri Ġāfir (Kahire 1988) adlı eserleri zikredilebilir.

BİBLİYOGRAFYA:

Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, IV, 479-480; Elmalılı, Hak Dini, V, 4141.

M. Kâmil Yaşaroğlu