(Resulüm!) Kocası hakkında seninle tartışan (hakkını, hukukunu arayan ve bu konuda direnen) ve Allah’a şikâyette bulunan (mağdur kadın)ın sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah, aranızda geçen konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphe yok ki Allah (her an hakkıyla) işitendir, hakkıyla görendir. *
(*) Klasik müfessirlere göre bu ifade, kocası Evs b. Sâmit’in zihâr olarak bilinen İslam öncesi döneme ait keyfî yeminle boşadığı Havle (yahut Huveyle) binti Sa‘lebe’nin durumuna atıftır. Kadın, kendisini bütün evlilik haklarından yoksun bırakan ve aynı zamanda yeniden evlenmesini imkânsız kılan bu boşanmaya karşı Hz. Peygamber’e başvurduğunda, bu müşrik âdetini yasaklayan bu sûrenin 2-4. ayetleri nazil oldu. Sûrenin devamından ve bu konudaki muhtelif Hadisler’den anlaşıldığı kadarıyla, yukarıdaki ayetin, ilk olarak zihâr’ın kınanmasına işaret ettiği kuşkusuzdur. Ancak, ayette “kocası hakkında başvuran ... ”belirsiz herhangi bir kadından bahsedilmesi, bir kadının kocası hakkında şikayette bulunma hakkına sahip olduğu bütün durumları kapsamaktadır: Yani, sadece haksız ve zalimce bir boşamaya karşı değil, ama aynı zamanda bir kadının artık çekilmez hale gelen bir evlilikten kurtulma talebi ile ilgili başvurusunu da kapsar. Evlilik bağının bu şekilde kadın tarafından sona erdirilmesi ‘’hul’’ olarak adlandırılmış ve İslam Hukuku’nda 2: 229. ayete ve birçok sahih Hadis’e dayanılarak müeyyideye bağlanmıştır...O, (yani Hz. Peygamber) bu sûrenin nüzulünden önce zihâr yoluyla boşamanın geçerli olduğunu düşünmüş ve bu sebeple Havle’ye, “Sen gerçekten, artık [kocana] haram oldun.” demişti (Taberî). Bu düşünce, daha sonra 2. ayette ve devamında ifade edilen zihâr’ın yasaklanması hükmü ile hemen tersine döndürülmüştü. (M. Esed Meali 1.Ayet Açıklaması) Bu ayet grubu, İslam’ın kadına verdiği değerin en açık göstergelerindendir. Çünkü bir hanım, hakkını aramak için Hz. Muhammed’le çok rahat bir şekilde görüşebilmiş, derdini anlatmış, ikna olmayınca ısrar etmiş ve Yüce Allah’ın buyruklarının kendi lehine gelmesine vesile olmuştur. Ayrıca İsrailiyat ve uydurma rivayetlere dayalı geleneksel inanışa göre Hz. peygamberin içtihatları, hadisleri ve sünneti de vahiy kapsamındadır, yani vahiy sayılır. Şimdi onlara şunu sormak istiyoruz. Eğer bu iddianız doğru olsaydı, yüce Allah Hz. Peygamberin buradaki zıharla ilgili içtihadını veya düşüncesini reddeder miydi? Niye vahyi reddetsin ki? Eğer onun sünnetti, söz ve düşünceleri vahiy olsaydı, yüce Allah onun bu durumunu reddetmez, bilakis onun için onay verirdi. Demek ki, Hz. peygamberin sünnetine vahiy demek, haşa ilahi vahye, yani Kur’an’a ilave yapmak olur, ki bu da insanı küfre götürür. Zira bir tek vahiy kaynağı vardır, o da Kur’an’dır. Ayrıca vahyi, vahyi metluv ve vahyi gayri metluv diye ikiye ayırmak, Kur’an gibi başka bir vahiy kaynağına inanmak olur ki, bu da küfürdür. Hâlbuki Kur’an’ın emri (أتلو ما أحي اليك من الكتاب) (Resulüm), kitaptan sana ne vahyedilmişse onu oku (anlat ve tebliğ et)! (Ankebüt-29/45) İşte bu ayete göre vahyin tümü metluvtur, gayri metluv diye bir şey yoktur. Gayri metluv /okunmayan/ bir vahiy anlayışı ise bu ayette aykırıdır. Yok eğer deseniz, vahyi gayri metluv da vardır, o zaman haşa Allah Resulü bu ayetin gereğini yerine getirmemiş olup vahyin bir kısmını okuyup tebliğ etmemiştir, yani gizlemiştir. Çünkü iddia edilen o gayri metluv olan vahiy ortada yoktur. Hâlbuki ayet ona vahyin tümünü okumasını, yani okuyup tebliğ etmesini etmiştir.