(O zaman Zülkarneyn): "Bu (Eser benim değil) Rabbimin bir rahmetidir, Rabbimin va'di geldiğinde (kıyamet yaklaşınca) onu yerle bir eder, Rabbimin va'di ise haktır. (Muhakkak gerçekleşecektir)" dedi.
Zülkarneyn Kıssası
Zülkarneyn Kıssası Kehf suresinin 83-98. ayetleri arasında yer almakta olup mealleri şöyledir:
83-84. Sana Zülkarneyn’den sorarlar. De ki: Size onu anlatacağım! Doğrusu, Biz ona yeryüzünde (büyük bir) imkan verdik!.. Ve ona, ulaşmak istediği her şey için bir sebep (bir araç, bir yol) bahşettik!.. (Ki sebepsiz hareket etmezdi, el tuttuğu her iş bir sebep olurdu..sebep olmak ise eşyanın aslına ait değildir, Allah Teala’nın bir tahsisidir)
85. O da, bir yol izledi,
86. Sonunda, güneşin battığı yere vardığında, onu (güneşi) kara bir balçıkta batıyor buldu ve orada (şirk ve küfür batağına saplanmış olan) bir kavme rastladı. Ona: “Ey Zülkarneyn!” dedik, “ Onlara azap etmekte, ya da güzellik tarafını tutmakta serbestsin. ”
87. O da: “Kim zulmederse. (Hak daveti kabul etmeyip şirk ve küfürde direnirse) ona azap edeceğiz. Sonra da o (ahirette) Rabbine döndürülecek ve O da onu (eşi benzeri) görülmemiş bir azaba uğratacaktır!..
88. İman eden ve sâlih amel işleyene gelince (elbette) onun için (ahirette) en güzel mükafat vardır. (Biz de) Ona yerine getirilmesi kolay olanı buyuracağız!” dedi (böylece Zülkarneyn zulmetmeyi, Rabbinin emrini yerine getirmeyenlere has kıldı..)
89. Sonra da o, başka bir yol izledi,
90-91. Ve sonunda, güneşin doğduğu yere vardığında; onu, kendileri için ona karşı (koruyucu) hiç bir siper yapmadığımız bir kavnıin üzerine doğuyor buldu. Öyle ki Biz, onun yanında (Zülkarneyn ile o kavim arasında) olanları ilmimizle kuşatmıştık ve (bilmesi gereken her şeyi ona) haber veriyorduk!.. (Zülkarneyn, o kavimden de umut kesince)
92. Başka bir (orta) yol izledi.
93. Sonunda iki dağ arasına vardığında, onların önünde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu!..
94, Onlar (ona): Ey Zülkarneyn! dediler, “Ye’cuc ve Me’cuc bu beldede bozgunculuk yapıyorlar; bizimle onlar arasına bir set yapman için sana vergi verelim mi?”
95. (Zülkarneyn) Dedi ki: “Rabbimin bana verdiği nimet (sizin bana vereceğinizden) çok daha hayırlıdır. (Bu dileğinize karşılık sizden bir şey beklemiyorum., yeter ki) Kendi gücünüzle bana yardım edin de, sizinle onlar arasına sağlam bir set yapayım.
96. “Bana demir kitleleri getirin” iki dağın arasındaki boşluk (yığılan demir kitleleriyle) dolduğunda (Zülkarneyn bir ateş yaktı ve haydi şimdi de:)
“Körükleyin” dedi. Sonunda. (Alev demiri kızdırıp) kor haline getirdiğinde de; “bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyiml” dedi. (Böylece o kavmi bozgunculardan ayıran set yapıldı ve)
97. Artık (Ye’cuc ve Me’cuc) onu ne (üstünden) aşabildiler, ne de (altından) delip geçebildiler! (Zülkameyn:)
98. “Bu Rabbimden bir rahmettir; Rabbimin vaadi geldiğinde (kıyamet yaklaştığında) onu yerle bir edecektir. Rabbimin vaadi ise haktır! (Gerçek-leşeceğinde asla kuşku yoktur)” dedi
Kıssayı ve kısada geçen beyanları bütünüyle ve en ince detaylarıyla araştırdığımızda müfessirlerin özellikle Zülkameyn'in kimliği üzerinde görüş birliğine varamadıklarını müşahede ediyoruz!.. Nitekim Razi bu konuda ilkin, “Allah Teala, Doğrusu Biz ona yeryüzünde imkan verdik! Buyurmuştur. Bu imkan vermenin, din hususunda imkan verme olması daha evladır. Dinde tam manasıyla imkan verme ise, peygamberlik vermedir. Allah Teala “Ona her şeyin vesilesini bahşettik!'' de buyurmuştur. Peygamberlik de, bu her şey cıimlesindendir...Çünkü, nübüvvet vererek kudretli kılmak, mülk vererek kudretli kılmaktan daha üstündür ve Allah’ın sözünü, en mükemmel ve en efdal manaya hamletmek uygundur!” diyerek Zülkameyn ’in peygamber olduğunu savunurken (bkz. a.g.e., C.15, s.248); daha sonra o bu fikrinden vazgeçmekte ve Zülkar- neyn’in cihangir olduğu görüşüne ağırlık vererek şu açıklamalarda bulunabilmektedir:
Alimler, Zülkarneyn’in kim olduğu hususunda şu değişik görüşleri zikretmişlerdir:
Birinci Görüş: O Yunanlı İskender (Filip’in oğlu) idi. Bunun delili şudur: Kur’ân, Zülkameyn adındaki o padişahın memleketinin, batının en uç noktasına kadar uzandığını göstermektedir.
Çünkü Hak Teâlâ, "Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca, güneşi kara bir balçıkta batar ¿w/£/z/”(Kehf,86) buyurmuştur. Yine Kur’ân, onun mülkünün doğunun en uzak noktalarına kadar uzandığını da gösterir. Bunun delili de, "Nihayet, güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman, onu öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki” (Kehf, 90) ayetidir. Onun mülkü Kuzeyde de en uzak bir yere kadar uzanıyordu. Bunun delili de Kur’ân’da bahsedilen o şeddin târih kitaplarında bunun Kuzeyin en uzak yerlerinde yapılmış olduğunun söylenmesidir. Binâenaleyh Kur’ân’da Zülkameyn diye bahsedilen bu insanın, mülkünün doğu-batı ve kuzeyin en uç noktalarına kadar uzandığına, ayetler delalet etmektedir. Yeryüzünde mamur olan ve meskûn olan bütün yerler, bundan ibarettir. Böylesine yaygın bir mülkün, fevkalâde bir şey olduğunda şüphe yoktur. Böyle bir mülke sahip olan (bir kralın) adının, uzun zaman hatırlarda kalması gizli ve bilinmez kalmamış olması gerekir. Tarih kitaplarında mülkü böyle
olarak şöhret bulmuş hükümdar ise, sadece İskender’dir. Çünkü babası ölünce o, daha evvel kabileler halinde olan Rumların krallarını emri altında bir araya toplamış, sonra da batının krallarına hakim olup onları emri altına almış. Böyle el-Bahru’l Ahdar’a dayandı Sonra Mısır’a dönüp, İskenderiye şehrini yaptı ve oraya kendi adını verdi. Daha sonra Şam’a girdi ve İsrailoğullarına yöneldi. Derken Beyt-i Makdis’e geldi ve orada kurban kesti. Sonra Ermenistan’a ve Bâbu’l-Ebvâb’a yöneldi. Böylece İraklılar, Kiptiler ve Berberîler ona boyun eğdiler. Daha sonra da Dâra oğlu Dâra’ya yöneldi ve onu defalarca yendi. Sonunda muhafız kıtası komutanı Dâra’yı öldürdü. Böylece İskender, İıanlıların mülküne de sahip oldu. Sonra Hindistan’a, Çin’e yöneldi, uzak diyarlardaki milletlerle savaştı. Sonra Horasan’a döndü. Pek çok şehirler yaptı.
Irak’a geldi ve Şehrizûr’da hastalandı ve orada öldü. Binâenaleyh Zülkarneyn’in bütün dünyaya, yahut dünyanın tamamına yakın kısmına sahip olmuş bir kral olduğu Kur’ân ile sabit olduğuna ve tarih ilmine göre de, bu vasıftaki kral İskender olduğuna göre ayette Zülkarneyn diye bahsedilen bu şahıs ile, Yunanlı Filip oğlu İskender’in kastedildiğini kesin olarak söylemek gerekir.
İkinci Görüş: Müneccim Ebû Reyhan el-Herevi el-Bîrunî, “el-Âsâru’l- Bakiye ani’I-Kurûnu’l-Hâliye” (Geçmiş asırlardan geride kalan eserler) adını verdiği kitabında şöyle der: “Rivayete göre Zülkarneyn, Ebû kerb Şemr b. Ubeyd b. Efrîk’ış el-Himyerî’dir. Çünkü bunun mülkü (memleketi), yeryüzünün doğusuna-batısına uzanmıştı. Bu, Himyer şâirlerinden birisinin, şöyle derken övündüğü kimsedir:
Zülkarneyn, benden önce yeryüzünde hüküm sürmüş, Müslüman bir kraldı. Beni de yalanlamazdı. Kerim bir kişiden hakimiyet vesilelerini elde etmek arzusuyla, doğu ve batıya ulaşmıştı" Ebû Reyân sonra şöyle der: “Bu görüş, doğruya yakın görünüyor. Çünkü ezivvâyi (Başında “zû” bulunan isimleri) Yemenliler kullanır. Yemenli hükümdarların isimleri hep “zû”ludur. Zü’n-Nâdi, Zü-Nuvas, Zün-Nûn gibi.
Nitekim aynı şekilde Elmalüı; Kehf/86’ da yer alan “Biz dedik ki: Ey Zülkarneyn!.. “beyanı için “Bu söz, doğrusu Zülkarneyn’in peygamber olduğuna delalet eder.” Dediği halde açıklamasının başka bir yerinde Razi gibi bu fikrinden vazgeçmekte ve Zülkarneyn’in cihangir olduğu görüşüne ağırlık vererek şu açıklamalarda bulunabilmektedir:
Bazıları bunun İbrahim (a.s) zamanına tesadüf eden Afrîdun b. Esfıyan b. Cemşid olduğunu söylemişlerdir ki, İran’ın adalet önderlerinden olup, adalet ve güzel ahlâkı ile meşhurdu. Zülkameyn’den önce Hızır bulunuyordu. Hızır, Afridun zamanında peygamber olarak gönderilmiş olup Hz. Musa zamanına kadar kalmıştı. Zülkameyn, İbrahim (a.s) zamanındaydı gibi ilk kitap ehlinden rivayet edilmiş bazı sözler bununla ilgili görünür. Belhli Ebû Zeyd, “Suver-i Ekâlim” ismindeki kitabında Afrîdun’un vahiy ile desteklenmiş olduğunu söylemiş ve tarihler onun büyük bir fatih olduğunu nakletmişler.
İbnü İshak, Zülkameyn’in isminin, Merziban b. Merduye olduğunu söylemiş, bazıları onun ismi Abdullah b. Dahhâk’tır demiş, bazıları da Mus’ab b.Abdullah b. Feynan b. Mansur b. Abdullah b. el-Ezr b. Avn b. Zeyd b. Kehlân b. Sebe b. Ya’rub b. Kahtan demişler. Ebû Reyhan Bîrûnî ÛJJ*11 ı> SîM JJVi “el-Asârü’l-Bâkiye ani’l-Kurûni’l-Hâliye” isimli eserinde “Zülkameyn, Ebû Kerb Semiyy b. Ubeyd b. Efrîkış el-Hımyerîdir. Bunun mülkü yer doğu ve batısına ulaşmıştı ve Himyerli şairin:
“Dedem zü ’l-karneyn Müslüman bir melikti
Yeryüzünde yüceldi, zayıf görüşlü değildi.
Doğulara ve batılara ulaştı.
Doğru yolu gösterecek bir hakimden padişahlık yollarını arıyordu
diye iftihar ettiği de odur deniliyor ki bu görüş doğruya en yakın görüştür. Çünkü Zülmenâr, Zûnüvâs, Zünnûn, Zuruayn, Zûyezen, Zûceden gibi zû’lar hep Yemen’dendir” demiş. Durum böyle iken Afrika kıtasını adına nispetle tanımakta olduğumuz Afrikış, Zülmenâr unvanı ile Himyer hükümdarlarının tanınmış- larındandır. Tanca’ya kadar ulaştığı, Afrikıyye şehrini yaptığı, Berberîleri Filistin, Mısır ve sahilden Mağribe (Cezayir’e) naklettiği tarihlerde zikrediliyor. Fakat bunun torunu olduğu söylenen “Ebû Kerb Semiyy veya Umeyr” adında birisi tarih itibariyle tespit olunamamış ve bundan dolayı Ebû Reyhan’ın nakline itiraz edilip bunun, “Şemmeryeraş” kelimesinden değiştirilmiş olması ihtimali ileri sürülmüştür. Gerçekten bir rivayette, Şemmer, Afrîkış’m oğlu olup Irak ve Çin’e doğru hareket ederek vardığı yerlerde kitabe (yazıt)ler diktirdiği ve Semerkand kalesini söktüğü ve hatta Semerkand “Şemmer”in kopardığı, yani “Şemmer-kent” yahut “Şemmer şehri” demek olduğu zikredilmiş ve Huzâ’a şairi Dıbil, Yemen hükümdarları ile iftihar ederken işaret ederek şunu söylemiştir:
“Onlar, Merv kapısında kitabe (yazıt) yazdılar,
Şaş kapısında da yazmışlardı.
Ve onlar, Semerkand’e “Şemmer” adını koydular.
Ve burada bitenleri onlar diktiler.’’(Müellif)
Müfessirlerin Zülkarneyn’in cihangir olduğu görüşüne ağırlık vermelerinin nedeninin, bu isimde bir peygamber gelmemiş olmasına, buna mukabil, cihangirlerin tacının iki boynuzlu olmasına bağlıyoruz!.. Fakat kıssada bulunan bir çok beyan ve olayların mecazi anlam taşıdığını ve cihangirlerin yeteneklerinin bunlarla bağdaştırılamayacağını göz önüne alarak araştırmalarımızı derinleştiriyoruz.. O zaman Büyük Türk müfessiri Elmalılı’nın Musa-Hızır kıssası ile Zülkarneyn kıssası arasında kurmuş olduğu ve aşağıda sunduğumuz ledünni münasebet dikkatimizi çekiyor:
“Musa-Hızır kıssasından almamız gereken ibretler vardır şöyle ki, Musa a.s., Hızır a.s.’in ilmindeki özelliği daha önce Allah’ın ilmi ve sırrından haber almış, ondan doğruyu bulmasına yardımcı olacak ilmi öğrenmeye gelmişti. Gördüğü örnekler ise ona, amel ve şeriat yönünden kendisinin memurluğuna uymayan ve bununla beraber itiraz etmeye de hak vermeyen hususlar bulunduğunu öğretmiş ve bunun üzerine aralarında, birbirinden ayrılma gereği gerçekleşmiştir. Demek ki Musa a.s. ilmini tebliğ ve ortaya koymaya emredilmiş bir peygamber olduğu halde Hızır a.s. tebliğe değil, verilen emirleri hemen yerine getirmeye memurdu! Bundan dolayı kıssa Hızır’ın Musa’dan daha faziletli olduğunu gerektirmez, ancak Musa’nın her şeyi bilen bir peygamber olmadığını ve Allah ilminden Musa’ya verilmeyen şeyler bulunduğunu anlatmış olur.. Böylece hem Hızır’ın, hem Musa’nın Allah’ın lütfuna nail olduklarını cem eden Zül’l-Cenaheyn (iki kanatlı, hem nübüvvet hem de velayeti bünyesinde toplayan) bir makamı göz önüne getirmeyi telkin ile Hz Muhammed s. a. s.’in makamının en mükemmel olduğunu belirtmek için bu kıssadan Zülkarneyn kıssasına geçilmektedir!
Kıssayı bütünüyle ele alıp anlamaya çalışırken, araştırmamızı Elmalılı’nın bu güzel ve derin anlamlı yorumunun ışığında sürdürmeyi uygun bulduk. Nitekim Zülkarneyn ve Zülcenaheyn beyanlarının eş anlamlı oluşlarını dikkate alarak Zülkarneyn” adının Resulullah s.a.s. efendimizin bir lakabı olabileceği varsayımından hareketle işe başladığımızda; bu varsayımın, kıssanın mecaz yüklü beyanları ile örtüştüğünü gösteren delillerin giderek çoğaldığını müşahede ettik. Bu çalışmamızı, yol aldığımız düşünce adımlarını da bir bir göstermeyi amaçlayarak sunuyoruz:
84. ayette, “inna mekkenna lehü fıylardı - Doğrusu Biz ona yeryüzünde imkan verdik” ile “ateynahü min külli şeyin sebeba - Ona her şeyin sebebini bahşettik” beyanları yer almaktadır. Çoğu müfessirler, bu iki beyanı birlikte mütalaa ederek Zülkameyn’in peygamber olduğuna delil göstermişlerdir.. Nitekim Razi bu konuda şu açıklamalarda bulunmaktadır:
“Allah Teala, "Doğrusu, Biz ona yeryüzünde imkan verdik" buyurmuştur. Bu imkan vermenin, din hususunda imkan verme manasına olması daha evladır. Dinde tam manasıyla imkan verme ise, peygamberlik vermedir. Allah Teala, “Ona her şeyin vesilesini bahsettik' buyurmuştur. Peygamberlik de, bu her şey cümlesin- dendir. Çünkü, ‘‘Ona her şeyin vesilesini bahşettik" ayetinin umumi manası, Allah’ın ona, peygamberlikte de bir vesile (imkan) vermiş olmasını gerektirir... Çünkü nübüvvet vererek kudretli kılmak, mülk vererek kudretli kılmaktan daha üstündür ve Allah’ın sözünü, en mükemmel ve efdal manaya hamletmek uygundur.” (Razi, a.g.e., C.
15, s.248 -249)
Biz ise; iki beyan arasında yer alan "ve” atıf edatını da dikkate alarak, birinci beyan ile "nübüvvet"e ikinci beyan ile de "velayet"e işaret buyurulmuş olabileceğini düşünüyoruz. Öyle ki, bu iki niteliğin birlikte bulunması, -Elmalılı’nın belirttiği gibi “Zü’l-cenaheyn”‘i telkin ile- Resulullah s.a.s’m makamının en mükemmel bir makam olduğunu anlatmaktadır. Nitekim Hızır a.s. için “..al/emnafıü min ledünna ilnıa”-tarafımızdan ona bir ilim öğretmiştik" - Kehf/65- buyurulduğu gibi, Resulullah s.a.s. için de “.kad ateynake min ledünna zîkra - Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir (Kur’ân) verdik” -Taha/99- buyurulmuştur!..
85- 86. ayetlerde, "O da bir yol izledi. Sonunda güneşin battığı yere vardığında onu (güneşi) kara bir balçıkta batıyor buldu ve orada (şirk ve küfür batağına saplanmış olan) bir kavme rastladı... ” buyurıılmuştur.
Müfessirler bu beyanlara zahiri mana vermişlerdir. Nitekim Razi, bu konuda:
“İbn Amir, Hamza, Kısa i ve Asım 'ın r av isi Ebubekir, “fiy aynin hami etin” kelimesini hemzesiz elifle olarak “sıcak bir gözede" şeklinde okumuşlardır.. Yeryüzünün küre şeklinde olup, gökyüzünün onu kuşattığı delil ile sabittir. Hem yeryüzünden kat kat büyüktür. Binaenaleyh o güneşin, yeryüzündeki bir göze de batması nasıl düşünülebilir” demekte ve bu beyanları Zülkameyn’in görüşü olarak değerlendirmektedir!.. (Razi, a.g.e., C. 15,s.250.)
Biz ise bu beyanların da mecazi bir anlamı olabileceğini düşünüyor ve güneşe Hz. İbrahim ’in yaktığı Tevhid Meşalesi anlamını vermeyi; onun kara bir balçıkta batar oluşunu da, Hz. İbrahim’in büyük oğlu Hz. İsmail’den sonra giderek sönmesi ve baba-oğlun birlikte inşa ettikleri Kabe’nin Kureyş tarafından putlarla doldurularak şirk bataklığında batar hale gelmesi olarak açıklamayı daha uygun buluyoruz!..
Nitekim Müddessir suresinin ilk ayetleri uyarınca Risalet ile görevlendirilen ve "Kalk (îlkin kavmini) uyar!” emrini alan Hz. Peygamber s.a.s. Efendimiz, Safa tepesine çıkıp onlara: Bu dağın arkasında size saldırmak üzere olan bir ordunun bulunduğunu söylesem, sözlerime inanır mısınız?' diye sorduğunda onlar: 'Tabii, inanırız, zira sen şimdiye kadar bize hiç yalan söylemedin! ’ diye cevap verdikleri halde, Allah’ın Resulü onları dünya hayatının ötesinde ahiret ile uyardığında, ‘Sen bizi bunun için mi çağırdın?" diyerek dağılıp gitmişlerdir.
86- 88. ayetlerde, O zaman ona: “Ey Zülkarneyn!” dedik, “ Onlara azap etmekte, ya da güzellik taraftm tutmakta serbestsin!” O da: Kim zulmederse. (Hak daveti kabul etmeyip şirk ve küfürde direnirse) ona azap edeceğiz. Sonra o (ahirette) Rabbine döndürülecek ve O da onu (eşi ve benzeri) görülmemiş bir azaba uğratacaktır!.. İman eden ve sâlih amel işleyene gelince (elbette) onun için (ahirette) en güzel mükafat vardır. (Biz de) Ona yerine getirilmesi kolay olanı buyuracağız.” dedi (böylece Zülkarneyn zulmetmeyi, Rabbinin emrini yerine getirmeyenlere has kıldı..) beyanları yer almaktadır.
Bu ayetlerle ilgili olduğunu düşündüğümüz bir olaya burada yer vermek istiyoruz. Rivayete göre Resulullah s.a.s. kabile reislerini İslam’a davet için Taife gittiğinde onlar, sokak serserilerini kışkırtıp Hz. Peygamber’i taş yağmuruna tutarlar ki Peygamber efendimiz, ağır yaralı bir halde Rabbine yakarışını şöyle aktarmıştır:
Ya Rab, kimsesizliğimi ve çaresizliğimi ve başkalarının nazarında küçük düşürüldüğümü sana şikayet ediyorum.. Ey Rahim ve Rahman, Sen bütün zayıfların Rabbisin ve benim de Rabbim Şensin.. Sen beni kime teslim ediyorsun? Bana kaba ve sert davranan yabancılara mı?
Ya da bana üstün gelme gücünü verdiğin bir düşmanıma mı?
Eğer bana dargın değilsen, bütün eziyet ve işkenceler bana vız gelir. Fakat bağışlaman nasip olursa ben daha da ferahlayacağım..
Ben, karanlıkta aydınlık yaratan ve dünya ile ahiret işlerini düzelten mülk ve hükümranlığının nuruna sığınıyorum. Yarabbi!.. Gazabın ve öfken bana gelmeden önce beni kurtar. Ben Senin rızana talibim, benden razı olana kadar. Senden başka bir kuvvet ve kudret yoktur!..
Sonra da başına gelenleri anlatmaya şöyle devam buyurmuştur:
Ben acı ve üzüntü içinde bir tarafa yürüdüm. Henüz ne yapacağıma karar vermemişken kendimi birden bire Karn-üs Se'alib mevkiinde buldum. Yukarıya baktığımda bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Daha sonra bu bulutun içinde Cebrail’i gördüm. Cebrail bana:
‘Kavminizin size yaptığı işkence karşısında Allah, dağlara hakim olan meleği size göndermiştir. Ona istediğiniz emri verebilirsiniz ’ dedi..
Dağlara hakim olan melek bana döndü, selam verdi ve: 'Ben dağların meleğiyim. Rabbiniz beni size, istediğiniz emri vermeniz için göndermiştir, isterseniz ben onları Mekke'nin iki dağı ile örtebilirim! ’ dedi.. Ben ise buna: ‘Hayır!..Ben ümit ediyorum ki onların soyundan Allah Rablerine ortak koşmayarak yalnız O ’na ibadet eden nesiller çıkaracaktır!’ diyerek karşı çıktım. (Bkz. Mevdudi, a.g.e, C. 2, s.538)
90-91. ayetlerde: “Sonra o başka bir yol tuttu. Sonunda üstüne güneşin doğduğu yere vardığında, onu öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki, Biz onlar için güneşe karşı hiçbir siper yapmamıştık!.. Öyle ki, Biz onun yanında
(Zülkameyn ile o kavim arasında) olanları ilmimizle kuşatmıştık!.. (Bilmesi gereken her şeyi ona haber veriyorduk)” buyurulmuştur.
Müfessirlerin bu beyanlara da zahiri mana vermiş olduklarını görüyoruz.. Nitekim Razi bu konuda, iki ayrı görüşe yer veren şu açıklamalarda bulunmaktadır: “Birinci görüş: Orada güneşin ışığının üzerlerine düşmesine mani olacak ne bir ağaç, ne de bir yapı yoktu. İşte bundan dolayı güneş doğduğunda onlar, ya yerin içine doğru kazılmış tünellere giriyorlardı, yahut suya dalıyorlardı. Böylece güneş doğunca, geçimlerini sağlamak için çalışıp çabalayanlıyorlardı. Diğer insanların aksine, onlar geçimlerini güneş battığı zaman sağlamakla yetiniyorlardı.. İkinci görüş: Onların elbiseleri yoktu ve hayvanlar gibi çıplak idiler. Coğrafya kitaplarında ileri sürüldüğüne göre, ekseri zencilerin ve ekvatora yakın beldelerdeki insanların durumu böyledir..”
(Razi, a.g.e.. C. 75, s.254.)
Biz ise bu beyanların da mecaz yüklü olabileceğini düşünüyor ve aşağıda sunduğumuz şekilde anlam vermeyi tercih ediyoruz:
Hz. İsmail ile Resulullah s.a.s. arasında bir uyarıcı gelmediği halde; Hz. İbrahim’in küçük oğlu Hz. İshak ile Hz. İsa arasında İsrailoğullarına birçok peygamber gönderilmiş, üç ilahi kitap - Tevrat, Zebur ve İncil - indirilmiş ve Hz. İbrahim’in yaktığı Tevhid Meşalesi, bu peygamberler ve kitaplar aracılığıyla o dönemin insanları için hidayet rehberi olmuştur. Nitekim Yahudiler ile Hristiyanlar, Hz. İbrahim’in tevhid dininden sapmış olmalarına rağmen Kur’ân’da, “Kitap ehli" olarak nitelendirilmişlerdir!..
Bu bakımdan, Allah bilir, güneşin doğduğu yerdeki kavimden muradın, Resulullah s.a.s. efendimize erişen ve onun hak davetine muhatap olan kitap ehli olması mümkündür. Evet!.. Onlar, Hz. İbrahim’in tevhid dininden sapmışlardır.. Çünkü Bakara/133 uyarınca, ataları Yakub a.s. oğullarına: ‘Benden sonra neye tapacaksınız?' diye sorduğunda onlar: ‘Senin ilahın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak 'in ilahı olan tek ilah‘a ibadet edeceğiz: bizler O’na teslim olduk!” dedikleri ve İsmail’i de andıkları halde; Yahudiler ve Hristiyanlar, Hz. İsmail ve onun soyundan gelen Resulullah s.a.s.’ın peygamberliğini ve ona inen Kur’ân’ı inkar etmişlerdir. Oysa onlar Kur’ân’a iman etmekle emrolunmuşlardı!.. Nitekim, “(Ey İsrailoğullan) Yanımzdakini (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’ân’a) iman edin; onu inkar edenlerin ilki siz olmayın!.. (Dünya menfaati karşılığında) Ayetlerimi az bir değere satmayın ve ancak Benden korkun!.. Hakkı batıl ile örtmeye kalkışarak (Muhammed s.a.s.’in son peygamber olduğu gerçeğini) bile bile gizlemeyin!” (Bakara/41-42) ve “Ey kitap ehli! Şüphesiz size, kitaptan gizlemekte olduklarınızın birçoğunu açığa vuran; birçoğundan da (dini bir fayda olmadığı için yüzünüze vurmayarak) geçiveren peygamberimiz (Muhammed s.a.s.) gelmiştir. Size Allah’tan bir nur (İslam) ve apaçık bir kitap (Kur’ân) gelmiştir ki Allah onunla, rızasını gözetenleri selamet yollarına eriştirir, izniyle karanlıklardan (küfür ve sapıklıktan) aydınlığa (îman nuruna) çıkarır ve doğru yola iletir!” (Maide/15-16) buyurulmuştur.
“Biz onlar için güneşe karşı hiçbir siper yapmamıştık!” buyurulmasına gelince; Kitap ehli, başından beri Tevrat ile İncil'in asıllarını tahriften çekinmemişlerdir ki Yahudiler Allah Teala’ya beşerî sıfatlar yakıştırabilmiş, Hristiyanlar da Hz. İsa’ya ilahlık payesi verebilmişlerdir. Bu bakımdan Hak güneşinden nasipleri, kalpleri aydınlatan nurundan istifade etmek değil, ancak O’nun celal tecellisinde yanıp kavrulmak olmuştur.. Bunun üzerine Allah Teala, kıyamete dek insanlara hidayet rehberi olmak üzere Kur’ân-ı Kerim’i Cebrail a.s. aracılığıyla Hz. Muhammed s.a.s.’e indirmiş ve onu tahriflerden korumuştur ki "Kur 'ân ’/ Biz indirdik onun koruyucuları da Biziz!” (Hicr/9) buyurulmuştur!..
Nitekim Kelime-i Şehadetteki “Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur!” umdesi Müslümanları -Yahudiler gibi- Rablerine beşeri sıfat atfetmekten koruduğu gibi; Şehadet ederim ki, Allah’ın elçisi ve kuludur Muhammed!” umdesi de onları, - Hristiyanların Hz. İsa’ya yaptıkları gibi- Hz. Peygamber’e ilahlık payesi vermekten koruyan bir siper olmuştur!.. Şüphe yok ki, her şeyin doğrusunu Allah Teala bilir.
“kezalik ve kad ehadna bima ledeyhi hubra -İşte böyle idi ki Biz, onun yanında (Zülkameyn ile o kavim arasında) olanları ilmimizle kuşatmıştık (ve Zülkameyn’e) haber veriyorduk” beyanı üzerinde durduğumuzda; müfessirlerin ve meal sahiplerinin “hubra” kelimesine mana vermeksizin "Onunyanında olan şeyleri ilmimizle kuşatmıştık” demekle yetindiklerini görüyoruz. Oysa Cin/28 de de “ve ehadna bima yedeyhım - Onların yanında olanları ilmimizle kuşatmıştık” beyanı bulunmakta, ama ardından “hubra” takdir buyurulmamaktadır. Bu bakımdan Kehf/9l deki beyanda yer alan “hubra” ibaresine ayrıca bir anlam verilmesi gerektiğini düşünüyoruz ve bu düşünce silsilesi bize aşağıda sunduğumuz Ukbe İbni Amir 'den rivayet olunan hadisi hatırlatıyor:
“Taberi’de Ukbe b. Amir’den rivayet olunduğuna göre o demiştir ki: “Bir gün Resulullah s.a.s.’a hizmet ediyordum, huzurundan çıktım. Kitap ehlinden bir topluluk bana: ‘Biz Resulullah’a soru sormak istiyoruz, ondan izin iste’ dediler. Ben de huzuruna
girdim ve onların isteğini bildirdim.. ‘Onların benimle ne işleri var?
Ben Allah’ın bildirdiğinden başkasını bilmem’ buyurdu. Sonra ‘bana su dök’ dedi. Abdest aldı, namaz kıldı. Namazı bitirince yüzündeki sevincini anladım. Sonra da Hz. Peygamber: ‘Onları ve ashabımdan kimi görürsen içeri al’ buyurdu. Bunun üzerine içeri girdiler, huzurunda dikildiler.. Onlara: ‘İsterseniz kitabınızda yazılı bulduğunuz şeylerden sorunuz, size cevap vereyim; isterseniz ben (soracağınız şeyi) size bildireyim!’ buyurdu..Bunun üzerine, ‘Sen bilgi ver’ deyince, Hz. Peygamber: ‘Zülkarnevn’den ve kitabınızda bulduğunuz şevlerden soruyorsunuz’ buyurdu..” (M Hamdi Yazır,
a. g.e., C.5, S381)
Evet!.. Resulullah s.a.s. tebessüm etmektedir. Çünkü kanaatimize göre, namazda Rabbi ona kitap ehlinin soracağı soruyu haber vermiştir ki onlar, Zülkameyn’i Zülkameyn’den sormaktadırlar!..
92-96. ayetlerde de, “Başka bir (orta) yol izledi Sonunda iki dağ arasına vardığında, onların önünde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Onlar “Ey Zülkarneyn, Ye *cuc ile Me ’cuc bu beldede bozgunculuk yapıyorlar; bizimle onlar arasına bir sed yapman için sana vergi verelim mi?” dediler. Zülkarneyn ise “Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet daha hayırlıdır; (Vergi vereceğinize) bana kendi gücünüzle yardım edin de, sizinle onlar arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kitleleri getirin (şeddin yüksekliği) iki dağın arasındaki seviyeye eriştiğinde (ateş yakıp) körükleyin (alev demir kitlelerini) kor haline getirdiğinde de bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim!” buyurulmuştur.
Batı ile doğu terimlerine zahiri mana veren müfessirler orta yolu kuzey olarak değerlendirmişler ve böylelikle Zülkarneyn’in Kafkaslar ve Türkistan topraklarına doğru yol aldığı kanısına varmışlardır. Biz ise bu beyanın da diğerleri gibi mecazi yüklü olduğunu düşünüyor ve İslam tarihi üzerindeki incelemelerimiz ışığında, bahsi geçen iki dağ arasındaki kavme; hem Kureyş hem de Kitap ehlinin etkisinde kalan Medineliler anlamını vermeyi tercih ediyoruz..
Nitekim iki kardeş kabile olan Evs ile Hazrec, yıllardan beri Medine’de, Yahudi komşularıyla beraber yaşıyorlar ve sohbetleri sırasında onların sabırsızlıkla, geleceği kitaplarında müjdelenen bir peygamberi beklediklerini öğreniyorlardı. Yahudiler o peygamberin çabuk gelmesi için dua ediyorlar ve onun gelişiyle, diğer milletlerin galebesinin üzerlerinden kalkacağına inanıyorlar, hatta Evs ile Hazrec’i: 'Göreceksiniz, kısa bir zamanda bizden bir peygamber çıkacak, biz ona tabi olacağız ve onunla birlik olup sizi. Ad ve İrem milletleri gibi yok edeceğiz! diyerek tehdit ediyorlardı.. Nitekim Bakara/89' da:
“Onlar daha önce (son devirde gönderilecek bir peygamberin aracılığıyla, Rablerinden) müşriklere karşı yardım ve zafer bekledikleri halde; ne zaman ki onlara Allah katından, ellerinde bulunanı (Tevrat’ı) doğrulayan bir kitap
(Kur’ân) ve (Tevrat’taki müjdelerle) tanıdıkları (Muhammed s.a.s.) geldi. (Onun Hz. İbrahim’in büyük oğlu Hz. İsmail’in soyundan oluşunu hazmedemeyerek) onu inkar ettiler. Allah'ın laneti, o kafirlerin üzerinedir! " buyurulmaktadır.
Zülkameyn’in izlediği üçüncü yolun sonunda bulduğu kavmin “Neredeyse hiç söz anlamayan” oluşuna gelince; Medine toplumunun hak daveti bütünüyle kabul etmelerinin kolay gerçekleşmediğini, nice tatsız olayın cereyan ettiğini müşahede ediyoruz: Örneğin,
- Mekke’ye gelerek Resulullah s.a.s. ile ilk görüşmeyi yapan Medineli Suveyd bin Samit, hak daveti benimsemiş ama, Medine’ye dönüşünden kısa bir süre sonra Hazrec tarafından öldürülmüştür!..
- Evs’in bir kolundan oluşan, Ebul Hayser liderliğinde bir grup, Kureyş’i Hazrec 'e karşı kendi müttefiki yapmak üzere Mekke’ye gelmiş ve bu vesileyle Resulullah s.a.s. tarafından onlara İslam’ın ana ilkeleri açıklanmış ve Kur’ân ayetleri okunmuştur. Ne var ki, heyette yer alan İyas bin Mu’az adında bir genç:
4Vallahi arkadaşlar bu, uğruna geldiğiniz şeyden daha iyidir!’ diyerek kendilerini uyardığı halde Ebul Hayser, bu gencin yüzüne toprak atıp onu: ‘Amma da konuşuyorsun, biz buraya Kureyş’i düşmanlarımıza karşı müttefik yapmaya geldik, sen de istiyorsun ki Kureyş 'i düşman yapıp gidelim! ’ diyerek susturmuştur!..
- Medinelilerden bir topluluğun İslam’ı kabul etmesi ancak birinci Akabe anlaşmasıyla mümkün olmuştur. İbn Hişam ile Taberi’nin Muhammed bin İshak’a dayanarak anlattıklarına göre; Resulullah s.a.s. Akabe yakınlarında konaklamış olan Hazrec kabilesinden bir grubun yanına varıp, İslam’ın temel ilkelerini anlatarak ve Kur’ân’dan ayetler okuyarak, onları hakka davet etmiştir. Onlar da birbirlerine: ‘Arkadaşlar, bilin ki Yahudilerin durmadan söz ettikleri ve geleceğinden korktukları nebi budur. Sakın onlar bizi geçmesinler!’ diyerek İslam’ı kabul ve Resulullah s.a.s.’ı tasdik etmişlerdir.
Bununla birlikte Resulullah s.a.s.’m: ‘Rabbimin mesajım herkese iletebilmem için beni destekler misiniz?'sorusuna onlar: ‘ Ya Resulullah, bizde Bu ’as muharebesi henüz sona ermiştir. Eğer hemen şu sıralarda oraya gelirseniz halkın sizin etrafınızda toplanması zor olacaktır. Siz şimdilik bizim oraya dönmemize müsaade edin. Belki de Allah Teala aramızdaki ilişkileri düzeltir ve onları etrafınızda toplar. Böyle olduğu takdirde sizden daha kuvvetlisi olmayacaktır. Biz gelecek yıl Hac mevsiminde sizinle tekrar buluşacağız. ’ diye karşılık vermek zorunda kalmışlardır!..
Nitekim birinci Akabe anlaşmasından sonra Medine’de İslam yayılmaya başlamış ve Bi’set sonrası 13. yılda yetmiş kişiyi hac mevsiminde Mekke’ye göndererek Resulullah s.a.s.’ı Medineye davet eden Medineliler, ona biat ederek son Akabe anlaşmasını yapmışlardır.
“Son Akabe biati”, İslam tarihine altm harflerle yazılacak ölçüde önemli çok büyük bir vaka ve Resulullah s.a.s.’m Mekke’deki çalışmalarının bir dönüm noktasıdır. Öyle ki, Medineliler onu, bir kaçak veya mülteci gibi değil, Allah’ın naibi ve kendi imam ve hükümdarları olarak davet ediyorlardı. Böylelikle Medine’nin kapılan Mekke’deki Müslümanlar için de açılıyordu. Çünkü Medineliler, Arabistan’ın çeşitli bölgelerine dağılmış olan Müslümanların Yesrib’de toplanarak güçlü bir İslam toplumu meydana getirmesini istiyorlardı.
Razi’nin, Kehf/94 ’de yer alan: “Ev Zül kar neyn, Ye’cuc ve Me'cuc bu beldede bozgunculuk yapıyorlar; bizimle onlar arasına bir sed yapman için sana vergi verelim mi? dediler” beyanına ilişkin açıklaması şöyledir:
“Müfessirler Ye’cuc ve Me’cuc 'un hangi kavimden olduğu hususunda değişik şeyler söylemişlerdir. Bu cümleden olarak onların Türklerden olduğu ileri sürüldüğü gibi; Ye’cuc’un Türklerden, Me’cuc’un da Ceyi ve Deylam kabilelerinden oldukları da ileri sürülmüştür. Sonra bazı kimseler; bunları bedenleri küçük, boyları bir karış kadar kısa insanlar olarak tavsif etmiş ve kuşların pençesi gibi pençeleri bulunduğu, yırtıcı hayvanların azı dişi gibi dişleri olduğunu söylemişlerdir..”(Razi, a.g.e., C.15. s.257.)
Biz ise “Ye’cuc ile Me’cuc" a; Medine’deki iki kardeş kabile Evs ve Hazrec’in arasını bozmaya çalışan, “Beni Kureyza ile Beni Nadir” kabileleri anlamını vermeyi uygun buluyoruz. Nitekim Evs ile Hacrec , aynı soydan gelmelerine ve aralarında evlilik bağları bulunmasına rağmen, cehaletleri yüzünden sık sık birbirleriyle çatışmaya giriyorlar; Yahudilerin Beni Kureyza ve Beni Nadir kabileleri de bu durumu kendileri için hayırlı sayıyorlardı. Öyle ki, yetmiş beş yılda Evs ile Hazrec arasında ufak tefek çatışmalar hariç, on bir büyük kanlı savaş olmuş; bu savaşların sonuncusu Hicretten yalnızca 5 yıl önce meydana gelmiş ve her iki kabilenin ileri gelenleri de bu savaşta ölmüştü. Bunun içindir ki Evs ve Hazrec, kendilerini gün geçtikçe zayıflatan iç savaştan bıkmış olarak, iki kabileyi aynı bayrak altında birleştirecek bir lider bekliyorlardı..
Kıssanın son düğüm noktası, Zülkameyn tarafından iki dağ arasına demir kitlelerinden bir sed yapılması ve üzerine erimiş bakır dökülmesidir. Böyle bir şeddin yapılması günümüzdeki teknik imkanlarla bile pek kolay değildir. Nitekim Razi şöyle demektedir:
“..Bil ki, bu kesin bir mucizedir. Çünkü böyle çok olan demir parçaları körüklenip ateş gibi olunca, hiçbir canlı ona yaklaşamaz. Oysa onu körüklemek, ancak ona yakın olmakla mümkündür. Binaenaleyh, Allah Teala sanki, bu büyük sıcaklığın tesirini o demirleri körükleyen insanların bedenlerinden uzaklaştırmıştır..” (Razi, a.g.e., CA5,S.259)
Bu balamdan bu beyanlara; Medine’de toplanan Müslüman topluluğunun, Mekke’nin fethi ile sonlarıacak savaşlara hazırlanması anlamının verilebileceğini düşünüyoruz.. Nitekim Ehl-i İslam’ın Mekke’den çıkıp gitmeleri önceleri müşriklerce bir zafer olarak bilindi. Mekke artık düşmandan kurtuldu, onlara kaldı sandılar. Oysa muhacirlerin Medine’de yerleşmesiyle, müşrikler aleyhine
büyük bir ordu toplanıyor ve hakikat gözüyle bakanlara bu yılın muharrem ayı, kafirlere karşı Ehl-i İslam’ın elinde kılıç gibi bir zafer olarak görünüyordu.. Önceleri Ashab-ı Kiram’dan bazıları: “ Neden o kafirlerin cefasını çekelim” diyerek kendilerine saldıran kafirlere silahla karşılık vermek üzere izin istediklerinde Allah’ın Resulü: “Henüz harp ve kıtale mezun değilim” derdi.. Ama o yıl Ehl-i İslam’a kafirlere karşı savaşma izni verildi. Çünkü, Evs ile Hazrec kabilelerinin imana gelmesiyle İslam dini kuvvet bulmuş ve Ehl-i İslam’ın şevketi müşriklerle cenk edebilecek dereceye gelmişti!..Bunun içindir ki iki dağın seviyesinin demir kitleleriyle eşit duruma gelmesinden murad; Allah bilir, Müslümanların müşriklerle savaşabilecek bir güce ulaşmasıdır!
Demir kitlelerinin kor haline getirilmesine, kılıç ve diğer savaş malzemelerinin yapılması; Zülkameyn’in onların üzerine erimiş bakır dökmesine de, kılıçlan kullanacak mücahitlerin kalplerine Peygamberimiz tarafından metanet ve şecaat aşılanması anlamını veriyoruz ki, yalnızca kılıç ile savaş kazanılamaz!..
Zülkameyn kıssası 97-98. ayetlerde yer alan, "Artık (Ye’cuc ve Me’cuc) onu (o şeddi) ne (üstünden) aşabildiler, ne de delip geçebildiler! (O zaman Zülkameyn) Bu (eser benim değil) Rabbimden bir rahmettir; Rabbimin vaadi geldiğinde (kıyamet yaklaştığında) onu yerle bir eder, Rabbimin vaadi ise haktır! (Muhakkak gerçekleşecektir) dedi” beyanları ile sonlanmaktadır..
Allah bilir bu beyanlar da, Mekke fethedilerek "İslam Birliği"nin gerçekleşeceğine ve kıyamete dek bu birliği hiçbir gücün bozamayacağına işaret buyurmaktadır.. Yeter ki Müslümanlar kendi aralarında ortaya çıkabilecek bu birliği bozucu tefrikalardan sakınsınlar! (Bkz. Enbiya/92-93)
Kehf 99,100,101
Mealleri şöyledir:
(O gün (Ye'cuc ve Me'cuc'un çıktığı, yani ilahi va'd gerçekleştiği zaman-)(£y Muhammed, bakarsın ki) Biz o kafirleri, dalgalar halinde birbirine karışmış bir halde bırakmış Sur'a üfü- rülmüş (kıyamet kopmuş) ve onların hepsini bir araya toplamışızdır.
"Ve o gün cehennem ile kafirleri yüzyüze getirmişizdir." "O kafirler ki. (Dünyadayken -Benim tevhid delillerimi görmemek ve beni anmamak için- gözlerini perdelemişler ve -Kur'an'ın uyarılarını işitmemek için de- kulaklarını tıkamışlardı)
F.vet; bu üç ayetin kıssa ile ilgisi vardır, çünkü bu üç ayette 98. ayette yer alan ilahi va'din
gerçekleşmesi söz konusudur ve 98. ayetin bir devamı mahiyetindedir.
Dikkat edilecek olursa 98. ayette Zülkameyn'den, bu üç ayette ise; Resulullah [s.a.s] tan,
Kur'an’dan ve hak daveti kabul etmeyen kafirlerin ahiretteki durumundan bahs buyurıılmaktadır.
Tesbit ettiğimiz bu bulguları; "Zülkameyn" ile Sevgili Peygamberimiz arasında kurmaya çalıştığımız münasebeti doğrulayan deliller olarak kabul ediyoruz.
Şüphe yok ki her şeyin doğrusunu Allah Teala bilir.)