1. Âyet
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْـكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِـوَجاًۜسكته
Hamd, kuluna (bu) Kitâb'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik bulundurmayan Allah'a mahsustur.
Kehf Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 18. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 110 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 69. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْـكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِـوَجاًۜسكته
Hamd, kuluna (bu) Kitâb'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik bulundurmayan Allah'a mahsustur.
قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَاْساً شَد۪يداً مِنْ لَدُنْـهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً حَسَناًۙ
(Allah onu resulüne) Dosdoğru (bir Kitâb) olarak (indirdi) ki katından (gelecek) şiddetli bir azap ile (inkâr edenleri) uyarsın ve sâlih ameller işleyen mü'minlere de kendileri için (âhirette) güzel bir mükâfat olduğunu müjdelesin.
مَاكِث۪ينَ ف۪يهِ اَبَداًۙ
(Ki o mü'minler) Orada(ki cennetlerde) ebedi olarak kalacaklardır.
وَيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۗق
Bir de "Allah çocuk edindi" diyen kimseleri uyarsın (diye bu Kitâb'ı indirdi).
مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِباً
(Kaldı ki) Bu konuda ne kendilerinin ne de atalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan (bu) söz ne büyük (bir iftira)dır! Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفاً
(Resulüm!) Onlar bu söze (Kur'ân'a), iman etmiyorlar diye arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin.
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً
Muhakkak ki Biz, (insanlardan) hangisinin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için yeryüzündeki her şeyi bir ziynet kıldık.
وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يداً جُرُزاًۜ
(Bununla beraber) Elbette Biz (zamanı gelince) oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yaparız.
اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَباً
(Resulüm!) Yoksa sen, Bizim âyetlerimizden Ashâb-ı Kehf ve (isimlerinin yazılı bulunduğu) taş kitabe(deki gençlerin) durumlarını şaşırtıcı mı buldun?
اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَداً
Hani o (yiğit) gençler mağaraya sığınmışlardı da, "Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bize (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!" demişlerdi.
فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَداًۙ
Bunun üzerine Biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar (mühür) vurduk (onların dünyayla irtibatlarını kestik, onları uykuya daldırdık).
ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَداً۟
Sonra da (onların uyuma müddetleri hakkında ihtilaf eden) iki gruptan hangisinin, kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini bilelim (insanlar da görüp bilsin) diye onları (tekrar) dirilttik.
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗق
(Resulüm!) Biz sana onların haberlerini hak olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rabblerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini arttırdık.
وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهاً لَقَدْ قُلْـنَٓا اِذاً شَطَطاً
(O yerin hükümdarı karşısında) Ayağa kalktıklarında onların kalplerine rabt(edip yönelerek tecelli) ettik de onlar şöyle dediler: "Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O'ndan başkasına asla ilâh deyip yalvarmayız. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz."
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَاْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۜ
"Şunlar, bizim kavmimizdir. O'ndan başka ilâhlar edindiler. Onların (bu iddialarını destekleyen, ilâh dedikleri şeyler hakkında) apaçık bir delil getirmeleri gerekmez mi? (Ama bunu yapamıyorlar) O hâlde, Allah hakkında yalan uydurup iftira edenden daha zalim kim vardır?"
وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَاْوُٓ۫ا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقاً
(Fakat onlar o gençlerin söylediklerini kabul etmediler ve onları öldürmeye azmettiler. Bunun üzerine o gençler onlardan kaçtılar sonra içlerinden biri şöyle dedi) "Madem siz onlardan ve onların Allah'tan başka âbd ol(up kulluk et)tikleri şeylerden uzaklaştınız, öyle ise mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için bir kolaylık sağlasın."
وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟
(Resulüm! O mağarada bulunsaydın) Güneşi görürdün. Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder, batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçer giderdi. (Böylece) Onlar (Güneş ışığından rahatsız olmaksızın) oranın genişçe bir yerinde (uyurlardı). İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucize ve delillerinden)dir. Allah kime hidâyet ederse hidâyette olan odur, kimi de (âyetlerine iman etmediği için) dalâlette bırakırsa artık onun için veli olan bir mürşid (rüşdüne erişip Allah'a dost olmuş ve insanları rüşdüne eriştiren bir Mürşid-i kâmil) bulamazsın.
وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌۗق وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗق وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ لَوِ اطَّـلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً
(Eğer onları görseydin) Kendileri uykuda oldukları hâlde sen onları uyanık sanırdın. Dahası (vücutları hareketsizlikten zarar görmemeleri için) Biz onları sağa sola çevirip duruyorduk ve köpekleri de (mağaranın) giriş(in)de ön ayaklarını uzatmış (yatmakta) idi. Eğer sen onların durumlarına muttali ol(up onları gör)seydin arkana bakmadan onlardan kaçardın ve (gördüklerinden dolayı) için (büyük) bir korku ile dolardı.
وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِه۪ٓ اِلَى الْمَد۪ينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَاماً فَلْيَاْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَداً
Hâl böyleyken, Biz aralarında birbirlerine sormaları için onları (uyandırarak tekrar) dirilttik. (Kendilerine geldiklerinde hâllerindeki acayipliği fark ederek birbirleriyle konuşmaya başladılar) İçlerinden biri, "(acaba uykuda) ne kadar kaldınız?" dedi. (Bir kısmı) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler. (Diğerleri de) Dediler ki: "Rabbiniz kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan bir rızık getirsin. Ayrıca dikkatli olsun ve sakın sizi kimseye sezdirmesin."
اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُع۪يدُوكُمْ ف۪ي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُٓوا اِذاً اَبَداً
"Çünkü onlar sizden haberdar olurlarsa, ya sizi (öldüresiye) taşlarlar veya kendi dinlerine döndürürler ki o zaman ebediyen iflah olmazsınız."
وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُٓوا اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَاناًۜ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ غَلَبُوا عَلٰٓى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً
Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki Allah'ın (ölümden sonraki diriliş konusunda) vaadinin hak olduğunu ve (kıyamet) saatin(in) mutlaka geleceğini, onda asla şüphe olmadığını bilsinler. (Fakat o mağara arkadaşlarını daha sonra vefat ettirip katımıza aldık da oradaki insanlar olayın mucizevi tarafını ve asıl hikmetini bırakıp) Aralarında onların durumunu tartışmaya başladılar. (Onlardan bir kısmı) Dediler ki: "Onların (vefat ettikleri yer olan bu mağaranın) üzerine bir bina inşâ edin. Rabbleri onları daha iyi bilir." Onların işine galip gelen (yetkili)ler ise "bizler, kesinlikle onların üzerine bir mescid yapacağız" dediler.
سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۜ قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَل۪يلٌ۠قف فَلَا تُمَارِ ف۪يهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِراًۖ وَلَا تَسْتَفْتِ ف۪يهِمْ مِنْهُمْ اَحَداً۟
(Resulüm! İnsanlardan bir kısmı) "Onlar üç (kişi)dir, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Yine (bir kısmı) "onlar beş (kişi)dir, altıncıları köpekleridir" diyecekler. (Bunlar) Gayba taş atmak (bilinmeyen hakkında tahmin yürütmek)tir. (Bir kısmı da) "Onlar yedi (kişi)dir, sekizincileri köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayısını Rabbim en iyi bilendir. Zaten onlar hakkında bilgisi olan pek azdır." Öyle ise onlar hakkında (Kur'ân'da) bildirilenler dışında münakaşaya girme ve onlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَايْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَداًۙ
Ve hiçbir şey için sakın, "ben yarın şunu mutlaka yapacağım" deme!
اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَداً
Ancak, "(inşallah) Allah dilerse (yapacağım)" (de). (Bunu) Unuttuğun takdirde Rabbini zikret ve de ki: "Umarım Rabbim beni, bundan daha yakın bir rüşde (ve doğruya) hidâyet eder."
وَلَبِثُوا ف۪ي كَـهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً
(İnsanlardan bazısı) "Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar" (diye iddia ederlerken, başkaları) bu sayıya dokuz yıl daha ilave ettiler.
قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِـعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَداً
(Resulüm!) De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah'tır. Göklerin ve yerin gaybı (tüm gizli bilgisi, sadece) O'na aittir. O, ne güzel görendir ve ne güzel işitendir. O (göklerde ve yerde olan)ların, O'ndan başka bir Veliyy'si (gerçek ve hakiki dostu) yoktur. O, kendi hükümranlığına hiç kimseyi ortak etmez."
وَاتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَۚ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِه۪ مُلْتَحَداً
Öyleyse, Rabbinin Kitâbı'ndan sana vahyedileni tilavet et (okuyup yaşa ve insanlara okutup yaşat)! O'nun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O'ndan başka sığınılacak bir kimse de bulamazsın.
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً
Sabah akşam Rabblerine, O'nun vechini (cemâlini müşahede etmeyi ve rızasını sabırla) dileyerek (candan yalvarıp) dua edenlerle birlikte sen de sabret! Dünya hayatının (geçici) ziynetini isteyerek gözlerini o (yalvarıp dua eden)lerden (sakın) ayırma! (Küfründen dolayı) Kalbini Bizi zikretmekten gâfil kıldığımız, (kendi nefsinin) hevâsına (arzu ve isteklerine) tabi olmuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye de (asla) itaat etme!
وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَاراًۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً
Ve de ki: "Hak Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." Şüphesiz Biz, (resulümüzü ve âyetlerimizi inkâr eden) zalimlere (kıyamet günü) öyle bir ateş hazırladık ki onun (alevden) duvarları (cehennemde) kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar (susuzluktan feryat edip) yardım isteyecek olsalar erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile onlara yardım edilir. O, ne kötü içecektir ve (o ateş) ne kötü bir kalma yeridir!
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاًۚ
İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, şüphesiz ki Biz güzel amel işleyenlerin ecrini (asla) zayi etmeyiz.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟
İşte onlara, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar orada tahtlar üzerine kurularak altın bilezikler takınırlar ve orada ince ipekten ve parlak atlastan yeşil elbiseler giyerler. O, ne güzel karşılıktır ve (o cennet) ne güzel bir kalma yeridir!
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِاَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ اَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاًۜ
(Resulüm!) Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik.
كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ اٰتَتْ اُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْـٔاًۙ وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَراًۙ
Her iki bağ da yemişlerini vermiş, ondan hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.
وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌۚ فَقَالَ لِصَاحِبِه۪ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَنَا۬ اَكْثَرُ مِنْكَ مَالاً وَاَعَزُّ نَفَراً
Derken o (bağ sahibi)nin (büyük) bir serveti oldu. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "Ben malca senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da senden daha güçlü ve itibarlıyım."
وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ قَالَ مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَداًۙ
Derken (böylesine bir gurur ve kibirle) kendisine zulmederek bağına girdi. (Şöyle) Dedi: "Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum."
وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُدِدْتُ اِلٰى رَبّ۪ي لَاَجِدَنَّ خَيْراً مِنْهَا مُنْقَلَباً
"(Kıyamet) Saatin(in) geleceğini de zannetmiyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem, hiç şüphem yok ki (orada) bundan daha hayırlı bir âkıbet bulurum."
قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلاًۜ
Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Sen, seni topraktan sonra nutfeden (dökülen bir damla sudan) yaratan, sonra da seni bir adam suretinde (biçimlendirip) düzenleyen (Allah)ı inkâr mı ediyorsun?"
لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً
"Fakat O Allah, benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi şirk koşmam."
وَلَوْلَٓا اِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَٓاءَ اللّٰهُۙ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِۚ اِنْ تَرَنِ اَنَا۬ اَقَلَّ مِنْكَ مَالاً وَوَلَداًۚ
"Bağına girdiğinde, 'maşallah! Allah'tan başka kuvvet (sahibi) yoktur' demen gerekmez miydi! Eğer malca ve evlatça beni kendinden daha az görüyorsan (şunu bil ki),"
فَعَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِنَ السَّمَٓاءِ فَتُصْبِحَ صَع۪يداً زَلَقاًۙ
"Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir, senin bağına ise gökten (yakıp yıkan) bir afet gönderir de (o bağın, ot bitmeyen) kupkuru bir toprak hâline gelir."
اَوْ يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْراً فَلَنْ تَسْتَط۪يعَ لَهُ طَلَباً
"Yahut bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu arayıp bulmaya (dahi) güç yetiremezsin."
وَاُح۪يطَ بِثَمَرِه۪ فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَٓا اَنْفَقَ ف۪يهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً
Derken onun (bütün) serveti kuşatıl(ıp yok edil)di. Böylece bağı uğruna harcadıklarından ötürü (pişmanlık içinde çaresizce) ellerini ovuşturup durmaya başladı. Bağ, çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı. O ise, "(yazıklar olsun bana) keşke ben Rabbime hiç kimseyi şirk koşmasaydım!" diyordu.
وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِراًۜ
Onun (çokluğuyla övündüğü) Allah'tan başka kendisine yardım edebilecek bir topluluğu olmadı ve (o, kendi) kendini de kurtaracak (güçte) değildi.
هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ هُوَ خَيْرٌ ثَوَاباً وَخَيْرٌ عُقْباً۟
İşte bu durumda velayet (yardım ve dostluk), Hakk olan Allah'a mahsustur. O, en hayırlı mükâfatı verendir ve en hayırlı âkıbeti veren (de yine) O'dur.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ فَاَصْبَحَ هَش۪يماً تَذْرُوهُ الرِّيَاحُۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِراً
(Resulüm!) Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki onunla yeryüzünün bitkileri (yetişip) birbirine karışır; fakat sonunda rüzgârın savurduğu (kuru bir) çerçöp hâline gelir. Allah her şeye Muktedir'dir (her şey üzerinde iktidar sahibidir).
اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ اَمَلاً
Mal ve oğullar, dünya hayatının (geçici) ziynetidir. Bâki kalacak sâlih ameller ise Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlanmaya daha layıktır.
وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةًۙ وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ اَحَداًۚ
(Resulüm!) Öyle bir gün(ü düşün) ki Biz dağları yürütürüz de sen yeryüzünü dümdüz görürsün. Artık onların hiçbirini bırakmaksızın hepsini (mahşerde) toplamışızdır!
وَعُرِضُوا عَلٰى رَبِّكَ صَفاًّۜ لَقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۘ بَلْ زَعَمْتُمْ اَلَّنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِداً
Ve (hepsi) saf saf Rabbinin huzuruna çıkarılmışlardır. (Onlara) "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de tek başınıza) huzurumuza geldiniz. Oysa size vaad edilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi? (denir).
وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا ف۪يهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً اِلَّٓا اَحْصٰيهَاۚ وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِراًۜ وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ اَحَداً۟
(O gün) Kitap (ortaya) konmuştur, mücrimlerin onda (yazılı) olanlardan dolayı (dehşetle) korkuya kapıldıklarını görürsün. Onlar derler ki: "Yazıklar olsun bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!" Böylece onlar (dünyadayken) yaptıklarını (karşılarında) hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye asla zulmetmez.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّه۪ۜ اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُون۪ي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّۜ بِئْسَ لِلظَّالِم۪ينَ بَدَلاً
Hani Biz bir vakit meleklere, "Âdem'e secde edin!" demiştik. Onlar hemen secde ettiler, iblis hariç. (iblis) Cinlerdendi ve Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz Beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. (Kendi nefsine zulmeden) Zalimler için (bile bu) ne kötü bir değişmedir!
مَٓا اَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْۖ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلّ۪ينَ عَضُداً
Ben onları (iblis ve zürriyetini) ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendilerinin yaratılışına şahid tuttum. Ben (insanları) dalâlete sevk edenleri yardımcı edinecek değilim.
وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ مَوْبِقاً
(Resulüm!) Yine o gün(ü düşün ki Allah kâfirlere), "Benim ortaklarım zannettiklerinizi çağırın!" buyurur. Onlar (Allah'a şirk koştuklarını) çağırmışlar; fakat kendilerine cevap veren olmamıştır. Biz onların arasına aşılmaz bir uçurum koymuşuzdur.
وَرَاَ الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفاً۟
(Nefsinin hevâsına uyan) Mücrimler (o) ateşi gördüklerinde orayı boylayacaklarını iyice anlarlar ve ondan kaçacak bir yer de bulamazlar.
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِلنَّاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ اَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلاً
Andolsun ki Biz, bu Kur'ân'da insanlar için (ikaz ve ihtardan) her türlü misali değişik biçimlerde açıkladık; fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ اِلَّٓا اَنْ تَاْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ اَوْ يَاْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلاً
Kendilerine hidâyet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rabblerinden mağfiret dilemekten alıkoyan şey; ancak öncekilerin sünnetinin (başına gelen felaketin) kendi (baş)larına da gelmesi(ni) yahut azabın göz göre göre kendilerine gelmesi(ni beklemeleri)dir!
وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۚ وَيُجَادِلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَمَٓا اُنْذِرُوا هُزُواً
Biz resulleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise hakkı ortadan kaldırmak için bâtıl şeyler ileri sürerek onunla mücadele ederler. Onlar âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alaya alırlar.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ فَاَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُۜ اِنَّا جَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ وَاِنْ تَدْعُهُمْ اِلَى الْهُدٰى فَلَنْ يَهْتَدُٓوا اِذاً اَبَداً
Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ondan yüz çeviren ve kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır! Şüphesiz ki Biz (âyetlerimizden yüz çevirenlerin) onu anlamalarına engel olmak üzere kalplerinin üstüne kılıflar, kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Sen onları hidâyete çağırsan da onlar asla hidâyete eremezler.
وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِۜ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَۜ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِه۪ مَوْئِلاً
Senin, Ğafûr (her türlü günahı mağfiret eden) Rabbin (sonsuz ve sınırsız) rahmet sahibidir; şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) hesaba çekecek olsaydı, onlara azabı elbette çarçabuk verirdi. Fakat onlara vaad edilen bir zaman (olan kıyamet günü) vardır ki (o gün gelince onlar, hesaplaşmadan) kaçıp kurtulacakları bir sığınak asla bulamazlar.
وَتِلْكَ الْقُرٰٓى اَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِمْ مَوْعِداً۟
İşte, (kendi nefislerine ve insanlara) zulmettikleri zaman kendilerini helâk ettiğimiz memleketler(in harabeleri). Onları helâk etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِفَتٰيهُ لَٓا اَبْرَحُ حَتّٰٓى اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِيَ حُقُباً
(Resulüm!) Hani bir vakit Mûsâ (kendisine hizmet eden beraberindeki) gence demişti ki: "(Hızır'ı bulmak için) İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut (onu buluncaya kadar) senelerce (yol) gideceğim."
فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَباً
(Hızır'ın bulunacağı yerde bir mucize gerçekleşmesi gerekiyordu) Nihayet onlar, iki (deniz)in birleştiği yere varınca balıklarını unuttular (yanlarında kendilerine azık olarak getirdikleri balık bir mucize olarak canlandı). Denizde bir yol tutup gitti.
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَٓاءَنَاۘ لَقَدْ لَق۪ينَا مِنْ سَفَرِنَا هٰذَا نَصَباً
Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ, (beraberindeki) gence, "azığımızı getir (de yiyelim). Hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden (epeyce) yorgun düştük" dedi.
قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنّ۪ي نَس۪يتُ الْحُوتَۘ وَمَٓا اَنْسَان۪يهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُۚ وَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِۗق عَجَباً
(O genç) "Gördün mü! (Az önce dinlenmek için denizin yanında duran) Kayaya sığındığımızda ben balığı(n canlanarak denize atladığını söylemeyi) unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı. (O balık) Şaşılacak bir şekilde denizde bir yol tutup gitti."
قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِۗق فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصاًۙ
(Mûsâ) "İşte aradığımız (mucize) bu idi" dedi. Bunun üzerine izlerini takip ederek gerisingeri döndüler.
فَوَجَدَا عَبْداً مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْماً
Derken (orada), katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine (olayların iç yüzünü bilmeye dair özel) bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul (olan Hızır)ı buldular.
قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰٓى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْداً
Mûsâ ona, "sana öğretilenden bana da rüşde götüren bir ilim (olan Ledun ilmin)i öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" dedi.
قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً
(Hızır) Dedi ki: "Doğrusu sen benimle beraber (iken vuku bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin."
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ خُبْراً
"Hem iç yüzünü kavrayamadığın (ve zahiren yanlış görülen) bir şeye nasıl sabredeceksin?"
قَالَ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ صَابِراً وَلَٓا اَعْص۪ي لَكَ اَمْراً
(Mûsâ) "İnşallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın ve senin hiçbir işine de karşı gelmeyeceğim" dedi.
قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَن۪ي فَلَا تَسْـَٔلْن۪ي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰٓى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْراً۟
(Hızır) "Eğer bana tabi olursan, ben sana anlatıncaya kadar (yaptığım) hiçbir şey hakkında bana soru sorma!" dedi.
فَانْطَلَقَا۠قف حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي السَّف۪ينَةِ خَرَقَهَاۜ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـٔاً اِمْراً
(Mûsâ söylediklerini kabul etti) Bunun üzerine (kalkıp) yürüdüler. Nihayet (bir deniz kıyısına vardılar ve onları karşı kıyıya taşıyan) gemiye bindikleri zaman (Hızır) o gemiyi (batmayacak yerinden) deldi. (Mûsâ) "Sen onu, içindekileri boğmak için mi deldin? Andolsun ki sen çok korkunç bir iş yaptın!" dedi.
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً
(Hızır) "Doğrusu sen benimle beraber (iken vuku bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin, demedim mi?" dedi.
قَالَ لَا تُؤَاخِذْن۪ي بِمَا نَس۪يتُ وَلَا تُرْهِقْن۪ي مِنْ اَمْر۪ي عُسْراً
(Mûsâ) "Unuttuğum şeyden dolayı beni kınama ve bu işimden (yaptığım bu itirazdan) dolayı bana bir güçlük çıkarma" dedi.
فَانْطَلَقَا۠قف حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَاماً فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْساً زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـٔاً نُكْراً
Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. (Mûsâ) "Bir cana karşılık olmaksızın (o kimseyi öldürmediği hâlde) tertemiz bir cana mı kıydın? Andolsun ki sen çok kötü bir şey yaptın!" dedi.
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً
(Hızır) "(Ben) Sana, benimle beraber (iken vuku bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin, demedim mi?" dedi.
قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْراً
(Mûsâ) "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)" dedi.
فَانْطَلَقَا۠قف حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍنِ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَاراً يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْراً
Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. (Hızır) Hemen onu doğrulttu. (Mûsâ) "Eğer dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi.
قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَاْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراً
(Hızır) Şöyle dedi: "İşte bu (bana son itirazındır ve) benimle senin aranın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim."
اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَاْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْباً
"O (yaraladığım) gemi var ya, işte (o), denizde çalışan yoksul kimselere aitti. Onu kusurlu kılmak istedim; çünkü onların (varacakları kıyının) ilerisinde her (sağlam) gemiye zorla el koyan bir kral vardı. (Kusurlu gemiyi almayacağı için o geminin o çalışan yoksullarda kalmasını murad ettik.)"
وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ
"Çocuğa gelince, onun ana babası mü'min kimselerdi (ve çocuklarına büyük bir sevgi besliyorlardı. Çocuk büyüdüğünde Allah'a asi bir kul olacağını bildiğimiz için çocuğun) onları azgınlık ve küfre sürüklemesinden endişe ettik."
فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْراً مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْماً
"Böylece istedik ki Rabbleri onun yerine kendilerine ondan daha hayırlısını, daha temizini ve (mizaç itibariyle) merhamete daha yakın olanını versin."
وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحاًۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗق رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۜ ذٰلِكَ تَاْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟
"Duvara gelince, (o duvar) şehirde bulunan iki yetim çocuğa aitti. Altında da onların olan bir hazine vardı, babaları ise sâlih bir kimseydi. Rabbin onların buluğa erip güçlü çağlarına erişmelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları da kendiliğimden yapmadım (Rabbimin emriyle yaptım). İşte, hakkında sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin iç yüzü budur."
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْراًۜ
(Resulüm!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soruyorlar. De ki: "Size ondan bir hatıra okuyacağım."
اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْاَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَباًۙ
Muhakkak ki Biz ona yeryüzünde imkân (ve iktidar) verdik ve ona (ulaşmak istediği) her şey(e ulaşabilmesi) için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.
فَاَتْبَعَ سَبَباً
O da (batıya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْماًۜ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّٓا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّٓا اَنْ تَتَّخِذَ ف۪يهِمْ حُسْناً
Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu ve onun yanında (kâfir) bir kavme rastladı. (Bunun üzerine) Biz, "ey Zülkarneyn! Dilersen onlara azap edersin, dilersen onlara güzel davranırsın (onları güzellikle yola getirirsin. Nasıl istersen öyle yap)" dedik.
قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى رَبِّه۪ فَيُعَذِّبُهُ عَذَاباً نُكْراً
(Zülkarneyn ise şöyle) Dedi: "Her kim zulmederse biz onu (dünyada) cezalandıracağız. (Öldükten) Sonra (ise) o, Rabbine döndürülür de (Rabbi) onu görülmedik bir azaba uğratır."
وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُ جَزَٓاءًنِ الْحُسْنٰىۚ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ اَمْرِنَا يُسْراًۜ
"Her kim de iman eder ve sâlih amel işlerse ona da mükâfat olarak (ödüllerin) en güzeli vardır. Biz ona buyruğumuzdan kolay olanı (yaratılışta onun fıtratına yazıldığı üzere Allah'a iman etmesi gerektiğini) söyleyeceğiz."
ثُمَّ اَتْـبَعَ سَبَباً
Sonra (başka) bir yol tuttu (ve doğuya gitti).
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْراًۙ
Nihayet güneşin doğduğu yere varınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki onlar için güneşe karşı (ağaçlardan ve dağlardan) bir örtü yapmamıştık.
كَذٰلِكَۜ وَقَدْ اَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْراً
İşte (Zülkarneyn, tarafımızdan) böyle (imkân ve iktidara sahipti), Biz onun yanında (olup biten) her şeyden haberdar olarak onu (ilmimizle) kuşatmıştık.
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَباً
(Zülkarneyn) Sonra yine bir yol tuttu.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْماًۙ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلاً
Nihayet iki set (gibi yükselen dağların) arasına varınca, (iki kavimle karşılaştı ve) onlardan başka neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِنَّ يَاْجُوجَ وَمَاْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجاً عَلٰٓى اَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَداًّ
(O iki kavim) Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye'cüc ve Me'cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir set yapman için sana bir vergi (bir ücret) verelim mi?"
قَالَ مَا مَكَّنّ۪ي ف۪يهِ رَبّ۪ي خَيْرٌ فَاَع۪ينُون۪ي بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْماًۙ
(Zülkarneyn) Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar, (sizin bana vereceğiniz ücretten) daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle yardım edin de sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım."
اٰتُون۪ي زُبَرَ الْحَد۪يدِۜ حَتّٰٓى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُواۜ حَتّٰٓى اِذَا جَعَلَهُ نَاراًۙ قَالَ اٰتُون۪ٓي اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراًۜ
"Bana demir kütleleri getirin!" (dedi). Nihayet iki yamacın arasını aynı seviyeye getir(ip vadiyi doldur)unca, (büyükçe bir ateş yakıp) "üfle(yerek ateşi körükle)yin!" dedi. Artık o (demir kütleleri)ni kor hâline getirince, "getirin bana, üzerine (bir miktar) erimiş bakır dökeyim" dedi.
فَمَا اسْطَاعُٓوا اَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْباً
Artık (Ye'cüc ve Me'cüc) onu ne aşabildiler ne de delmeye güç yetirebildiler.
قَالَ هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبّ۪يۚ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي جَعَلَهُ دَكَّٓاءَۚ وَكَانَ وَعْدُ رَبّ۪ي حَقاًّۜ
(Zülkarneyn) "Bu, Rabbimden bir rahmettir; fakat Rabbimin vaadi (olan kıyamet vakti) gelince O bunu yerle bir eder ve Rabbimin vaadi haktır" dedi.
وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعاًۙ
(Ye'cüc ve Me'cüc'ün ortaya çıkacakları) O (kıyamet) gün(ünde) Biz onları (serbest) bırakırız da dalgalar hâlinde (şehirleri istila ederek) birbirlerine girerler. Sonra Sûr'a üfürülür de böylece onları hep beraber (mahşerde) bir araya getiririz.
وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِر۪ينَ عَرْضاًۙ
İşte o gün kâfirlere cehennemi (apaçık bir şekilde) arz ederiz.
اَلَّذ۪ينَ كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ف۪ي غِطَٓاءٍ عَنْ ذِكْر۪ي وَكَانُوا لَا يَسْتَط۪يعُونَ سَمْعاً۟
Onlar ki Benim zikrim (olan âyetlerim)e karşı (küfürlerinden dolayı) gözleri perdeliydi. (Onu) Dinlemeye (dahi) tahammül edemiyorlardı.
اَفَحَسِبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَاد۪ي مِنْ دُون۪ٓي اَوْلِيَٓاءَۜ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ نُزُلاً
O kâfirler, Beni bırakıp da kullarımı (Bana karşı kendilerine) veliler (dostlar ve koruyucular) edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz ki Biz, cehennemi kâfirlere (yaraşır) bir ağırlama yeri olarak hazırladık.
قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَر۪ينَ اَعْمَالاًۜ
(Resulüm!) De ki: "Size (işledikleri) ameller bakımından en çok hüsrana uğrayanları haber verelim mi?"
اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً
Onlar, dünya hayatındaki (bütün) çaba ve gayretleri boşa giden kimselerdir. Oysa onlar kendilerinin güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْناً
İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, böylece amelleri boşa giden ve o yüzden de kıyamet gününde onlar için hiçbir terazi kurmayacağımız kimselerdir.
ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَرُسُل۪ي هُزُواً
İşte, (hakikati örtüp) inkâr ettikleri, âyetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاًۙ
İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için konaklama yeri olarak Firdevs cennetleri vardır.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلاً
(Onlar) Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler.
قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَداً
(Resulüm!) De ki: "Eğer Rabbimin kelimeleri(ni yazmak) için deniz(ler) mürekkep olsaydı ve bir o kadarını daha getirip ilave etmiş olsaydık, elbette Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz(ler) tükenirdi."
قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَداً
De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Fakat bana ilâhınızın Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh olduğu vahyediliyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa sâlih amel işlesin ve Rabbine ibadet ed(erek kulluk yap)makta hiç kimseyi (O'na) şirk koşmasın."
Mekke döneminde Gāşiye sûresinden sonra nâzil olmuştur. 28, 83 ve 101. âyetlerin Medine’de indiği yolunda rivayetler varsa da âyetlerin muhtevası ve üslûbu bu rivayetlerin sıhhati konusunda şüphe uyandırmaktadır (M. İzzet Derveze, III, 475). Adını, 9-26. âyetlerde yer alan Ashâb-ı Kehf kıssasındaki kehf (mağara) kelimesinden almıştır. 110 âyet olup fâsılası ا harfidir.
Nüzûl sebebiyle ilgili şöyle bir rivayet kaydedilmektedir: Peygamberlik konusunda bilgisi olmayan Kureyş müşrikleri, Hz. Muhammed’in peygamberlik iddiasıyla ilgili bilgiler almak üzere kıssacılığı ile tanınan Nadr b. Hâris ile Ukbe b. Ebû Muayt’ı yahudi âlimlerine göndermişler, bu âlimler de Hz. Muhammed’e Ashâb-ı Kehf, yeryüzünün doğu ve batısına giden kişi ve ruh konularında soru sormalarını, eğer bunları bilirse ona inanıp uymalarını tavsiye etmişlerdir. Resûl-i Ekrem bu sorulara cevabını bir gün sonra vereceğini bildirmiş, fakat “inşallah” demeyi unutmuştu. Beklediği vahiy gelmeyince müşrikler aleyhinde konuşmaya başlamış, Hz. Peygamber büyük bir sıkıntıya düşmüştü. On beş gün sonra da, “Allah izin verirse demedikçe hiçbir şey için şu işi yarın yapacağım deme” (âyet 23-24) meâlindeki uyarının da yer aldığı Kehf sûresi nâzil olmuştur (Süyûtî, Esbâbü’n-nüzûl, s. 128). Elmalılı Muhammed Hamdi bu rivayette adı geçen râvilerden birinin tanınan bir kişi olmaması, söz konusu sorulardan üçüncüsünün daha önce nâzil olan bir sûrede (el-İsrâ 17/85) açıklanmış olması gibi sebeplerle rivayetin ihtiyatla karşılanması gerektiğini ifade eder (Hak Dini, V, 3219-3220).
Sûrenin muhtevasını yedi bölüm halinde ele almak mümkündür. İlk bölümde (âyet 1-8) insanlara doğruyu anlatıp iman eden ve sâlih amel işleyenlere ilâhî rahmeti, inanmayanlara da içine düşecekleri azabı bildirmek üzere Kur’an’ı gönderen Allah’ın hamdedilmeye lâyık olduğu belirtildikten sonra O’na çocuk edinme isnadında bulunanların sözlerinin büyük bir yalan olduğu ifade edilmektedir. Bu âyetler, melekleri Allah’ın kızları sayan putperest Araplar’ın bâtıl inançlarını reddetmektedir. Ardından gelen âyetlerde insanların Kur’an’a inanmamaları sebebiyle üzüntü duyan Hz. Peygamber teselli edilmekte, ayrıca yeryüzünün insanların sınanmasına uygun bir ortam olması için süslenip çekici hale getirildiği bildirilmektedir.
İkinci bölümde (âyet 9-26), geçmiş dönemlerde putperest bir kavim içinde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan, bu inançlarını açıkça dile getirip putperestliğe karşı çıkan ve öldürülmekten yahut inançlarını değiştirmeye zorlanacaklarından korkup bir mağaraya sığınan birkaç gençle ilgili Ashâb-ı Kehf kıssası yer almaktadır (bk. ASHÂB-ı KEHF).
Sûrenin üçüncü bölümünde (âyet 27-49) dünya ve âhiret hayatı karşılaştırılıp insanlara öğüt verilmektedir. Gerçek sığınağın Allah olduğunu, O’nun rızâsını isteyerek sabredip dua etmek gerektiğini, böyle yapanların cennette mükâfatlarını alacaklarını belirten âyetler içinde bunları pekiştirmek üzere iki örnek verilmektedir. Bunların ilkinde, kendisine diğer nimetler yanında iki güzel bahçe de verilen gururlu ve bencil bir kişiyle gerçek bir mümin arasında geçen bir diyalog ve âhiret sorumluluğuna inanmadığı belirtilen bencil kişinin âkıbeti anlatılmaktadır. Tefsirlerde (meselâ bk. Şevkânî, III, 285) bunların gerçek kişiler olup olmadığı tartışılmıştır. Bazı rivayetlerde sözü edilenlerin Mahzûm kabilesinden iki kardeş veya İsrâiloğulları’na mensup iki kişi olduğu ileri sürülmüşse de burada önemli olan âyetlerin verdiği mesajdır. İkinci örnekte, dünya hayatı gökten indirilen yağmura benzetilip bu sayede bitkilerin geliştiği, ancak arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp haline dönüştüğü ifade edilerek bütün nimetleriyle geçici olan dünya hayatının ebedî âhiret hayatını kazanmanın bir vasıtası olarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir.
Dördüncü bölümde (âyet 50-59), Allah’ın meleklere Âdem’e secde etmeleri yönündeki buyruğuna İblîs’in uymadığı bildirildikten sonra peygamber göndermek, kitap indirmek gibi ilâhî nimetlere atıf yapılarak kulların bu nimetlere şükürle karşılık vermeleri istendiği ifade edilmektedir.
Sûrenin beşinci bölümünde (âyet 60-82), Mûsâ ile kendisine rahmet ve hikmet verilmiş olan bir kişinin kıssası anlatılmaktadır. Hz. Mûsâ, müfessirlerin Hızır olduğunu söyledikleri bu kişinin ilminden faydalanmak için yapacağı yolculukta ona arkadaş olmayı teklif etmiş, o da sabırsızlık gösterip yaptıklarının sebebini sormaması şartıyla bunu kabul edeceğini belirtmiş, Mûsâ’nın buna rızâ göstermesiyle yolculukları başlamıştır. Arkadaşı önce bindikleri gemiyi delmiş, arkasından bir çocuğu öldürmüş, daha sonra da uğradıkları kasabanın halkı kendilerini misafir etmediği halde orada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltmiştir. Her defasında sözünde durmayıp bu yaptıklarının sebebini soran Mûsâ’ya arkadaşı artık beraberliklerinin sona erdiğini söylemiş, ilk bakışta yanlış gibi görünen davranışlarının gerçek sebeplerini anlatmıştır (bk. HIZIR). Bu âyetlerde olayların gözlemlenenlerin dışında başka sebepleri, anlamları ve amaçlarının bulunabileceğine işaret edilmektedir. Tasavvuf ehli, 65. âyette geçen bir deyimi kullanarak ledün ilmi dedikleri bâtınî bilgi türü ve alanının geçerliliği konusunda buradaki âyetleri delil gösterirler (meselâ bk. İbnü’l-Arabî, I, 138; IV, 261-262; XIII, 59; ayrıca bk. BÂTIN İLMİ).
Altıncı bölüm (âyet 83-101) Zülkarneyn kıssasıyla ilgilidir. Âyetlerde kendisine iktidar ve ihtiyaç duyduğu her şey için vasıta verildiği bildirilen Zülkarneyn’in önce batıya, sonra doğuya gidip karşılaştığı toplulukları uyardığı, ardından iki dağ arasına ulaştığında Ye’cûc ve Me’cûc’ün kendilerine zulmettiğini söyleyen bir kavimle karşılaşıp onlar için saldırılara karşı korunmalarını sağlayacak bir set yaptığı bildirilmektedir. Ayrıca kıyametin kopmasına ve sûrun üfürülmesine, Ye’cûc ve Me’cûc gibi saldırgan toplulukların kıyamette azapla yüz yüze geleceğine temas edilmektedir.
Yedinci bölümde (âyet 102-110), Allah’ı ve âhireti inkâr edenlerin dünyadaki çabalarının boşa gidip acıklı bir azaba uğrayacakları, iman edip iyi davranışlarda bulunanların ise firdevs cennetine girecekleri belirtilmekte, ilâhî ilim ve hikmetin enginliğine işaret edilmektedir. Sûre, rablerine kavuşmayı ümit edenlerin O’na ortak koşmaksızın iyi ve erdemli işler yapmalarının şart olduğunu bildiren ifadelerle sona ermektedir.
Allah’ın oğul edinmekten münezzeh olduğu, rahmetinin bir sonucu olarak katından peygamber ve kitap gönderdiği, kıyamet ve âhiretin hak olup inanan ve iyi amel işleyenlerin mükâfat, şirke düşüp gururlanan ve azgınlık yapanların ceza göreceği gibi temel konuların vurgulandığı Kehf sûresinde bu hususlar bazı kıssalarla pekiştirilmiş, insanların inanıp her türlü taşkınlıktan kaçınarak hak ve adalete bağlı kalmaları teşvik edilmiştir.
Hadis kaynaklarında Kehf sûresini okuyanların deccâlin şerrinden korunacaklarına dair rivayetler yer almaktadır. Bu korunma bazı rivayetlere göre sûrenin ilk âyetlerinin (Müslim, “Fiten”, 110; Tirmizî, “Fiten”, 59), bazılarına göre ise son âyetlerinin (Müsned, VI, 446) okunmasıyla gerçekleşir. Diğer taraftan sûrenin belli bölümlerini okuyan yahut ezberleyenler için bunun kıyamet gününde nur olacağı, cuma günü bu sûreyi okuyanların iki cuması arasında işlediği günahların bağışlanacağı gibi rivayetler bulunmaktadır (Süyûtî, ed-Dürrü’l-menŝûr, V, 354-359); ancak bu rivayetlerin güvenilir olmadığı belirtilmektedir (M. Nâsırüddin el-Elbânî, III, 1336; V, 2013, 2482).
Kehf sûresiyle ilgili müstakil eserler kaleme alınmış olup bazıları şunlardır: Şemseddin Sivâsî, Naķdü’l-ħâŧır fî tefsîri sûreti’l-Kehf (Beyazıt Devlet Ktp., nr. 3676); Şehâbeddin Sivâsî, Sûre-i Kehf Tefsiri (Süleymaniye Ktp., Pertevniyal Sultan, nr. 85); Kemalpaşazâde, Tefsîru sûreti’l-Kehf (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 1180); Saçaklızâde Mehmed, Tefsîru sûreti’l-Kehf (Adana İl Halk Ktp., nr. 138); Muhammed Âdil Kalkaylî, el-Hendesetü’l-ilâhiyye fî tefsîri sûreti’l-Kehf (Amman 1406/1986); Muhittin Akgül, Mâtürîdî Tefsiri’nde Kehf Sûresinin Tahkik ve Tahlili (yüksek lisans tezi, 1991, Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü); Muhammed Taylan, Kehf Sûresi’nde Anlatılan Kıssaların Tarihî, Edebî, İlmî ve Dinî Açıdan Tahlili (yüksek lisans tezi, 1999, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
BİBLİYOGRAFYA:
Müsned, VI, 446, 449; Buhârî, “Tefsîrü’l-Ķurǿân”, 18; Müslim, “Fiten”, 110; Ebû Dâvûd, “Melâĥim”, 14; Tirmizî, “Fiten”, 59; Taberî, CâmiǾu’l-beyân, XV, 107-188; XVI, 1-32; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXI, 73-176; İbnü’l-Arabî, el-Fütûĥâtü’l-Mekkiyye (nşr. Osman Yahyâ), Kahire 1410/1990, I, 138; IV, 261-262; XIII, 59; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Kahire, ts. (Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), III, 70-110; Süyûtî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1986, s. 128; a.mlf., ed-Dürrü’l-menŝûr, Beyrut 1403/1983, V, 354-359; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, III, 285; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XV, 199-342; XVI, 1-56; Elmalılı, Hak Dini, V, 3217-3297; M. Âdil el-Kalkīlî, el-Hendesetü’l-ilâhiyye fî sûreti’l-Kehf, Amman 1406/1986, s. 6-9; M. Nâsırüddin el-Elbânî, Silsiletü’l-eĥâdîŝi’ż-żâǾife ve’l-mevżûǾa, Riyad 1412, III, 1336; V, 2013, 2482; M. İzzet Derveze, et-Tefsîrü’l-hadîs: Nüzul Sırasına Göre Kur’ân Tefsiri (trc. Ekrem Demir v.dğr.), İstanbul 1997, III, 475.
İlyas Üzüm