[BU DÜNYA hayatı bir sınamadan ibaret olduğuna göre, imdi] ⁶ sen Mağara İnsanlarını[n] ve [onların kendilerini] yazıtlara/kitabelere [adamalarının kıssasını]n, gerçekten, Bizim [öteki] mesajlarımızdan daha meraka değer bulunacağını mı düşünüyorsun? ⁷
6 Bu ilave, sonraki uzun pasajla önceki iki ayet arasında dolaylı olarak îma edilmiş olan bağlantıya açıklık getirmek içindir.7 Lafzen, “Yoksa sen, Mağara İnsanları’nı ... daha şaşırtıcı mı buluyorsun?” -Bu ifadeyle, kıssanın ortaya koyduğu temsîlin ya da meselin bir bütün olarak Kur’an’ın önerdiği ahlakî öğretiyle tam bir bağdaşım içinde olduğu îma ediliyor. Ayette sözü geçen Mağara İnsanları’nın kıssasına gelince, müfessirlerin çoğu bunun ilk dönem Hristiyan tarihiyle, yani Roma imparatoru Desius’un zulmüne uğrayan Hristiyanlarla ilgili olduğu görüşüne meyletmektedirler. Menkıbeye göre, Efesli bir grup genç Hristiyan, inançlarıyla bağdaşır bir hayat sürdürmek için köpekleriyle beraber insan gözünden ırak bir mağaraya sığınır ve orada yıllarca süren (bu surenin 25. ayetine dayanarak yapılan bazı hesaplara göre üçyüz yıl dolayında) mucizevî bir uykuya yatarlar. Ne kadar sürdüğünün farkında olmadıkları bu uykudan günün birinde uyanır ve içlerinden birini yiyecek bir şeyler satın alması için şehre gönderirler. Tabii, bu arada durum bütünüyle değişmiş, Hristiyanlık artık kovuşturulan, baskı ve zor altındaki bir din olmaktan çıkmış, hatta Roma İmparatorluğu’nun resmî dini olmuştur. Genç adamın alış veriş için kullanmak istediği -Desius zamanından kalma- eski para şehirde ister istemez merak ve şaşkınlık uyandırır ve şehir halkı genç adama sorular sormaya başlar ve böylece Mağara İnsanları’nın ve onların mucizevî uykularının kıssası aydınlığa kavuşur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, klasik müfessirlerin ekseriyeti, Kur’an’ın bu Mağara İnsanları’yla ilgili atfını (9-26. ayetler) açıklamaya çalışırken hep bu Hristiyan menkıbesine dayanmışlardır. Ama, öyle görünüyor ki, kıssanın bu Hristiyan versiyonu, Hristiyanlık öncesi döneme, Yahudi kaynaklara kadar giden çok eski ve sözlü bir geleneğin son uzantısından başka bir şey değil. Klasik müfessirlerin hemen hepsinin naklettiği muhtelif güvenilir hadisler de bunun böyle olduğunu göstermektedir. Bu Hadislere göre, Muhammed (s)’in sahiden peygamber olup olmadığını sınamak için onun Mekkeli muhaliflerini, öteki meseller yanında, ona Mağara İnsanları’nın kıssası konusunda da soru sormaları için kışkırtanlar Medineli Yahudi din adamlarıydı (rabbis/ahbâr). Surenin 13. ayetiyle ilgili yorumunda İbni Kesîr bu Hadislere atıfta bulunarak şöyle demektedir: “Mağara İnsanları’nın Meryem oğlu İsa’nın izleyicileri olduğu söylenmiştir, ama işin aslını Allah bilir: Çünkü, bunların Hristiyanlık çağından çok önce yaşamış oldukları şu bakımdan açıktır ki, eğer Hristiyan olmuş olsalardı, kendilerini din ve kültür olarak Hristiyanlardan bütünüyle uzak tutan Yahudi din adamları böyle bir kıssaya kendi geleneksel söylenceleri arasında ne diye yer versinler?” Dolayısıyla, giydirilen Hristiyan kisvesi çıkarılıp hristiyanî renklerden arındıktan sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki Mağara İnsanları kıssası özü itibariyle Yahudi menşelidir. Sonradan eklenen unsurlardan arındırıp kendi aslî muhtevasına ulaştırdığımız zaman, kendi ihtiyarıyla dünyadan el etek çekip insan gözünden ırak bir mağarada ömür boyu “uykuya” çekilen ve mucizevî bir “uyanışla hayata dönen” bu insanların kıssasında, Hz. İsa’nın zuhurundan hemen önceki ve hemen sonraki yüzyıllarda Yahudi dininin tarihinde önemli bir rol oynayan dinî bir harekete, (3:52 üzerine 42. notumuzda da belirttiğimiz gibi, Hz. İsa’nın kendisinin de mensup olmuş olabileceği) çileci Essene Kardeşliği hareketine ve özellikle, onun kollarından birine, yani Ölü Deniz yakınlarında bir yerde uzlet içinde yaşamayı seçen ve modern zamanlarda Ölü Deniz Yazmaları/Kitabeleri keşfedildikten bu yana “Kumran cemaati” olarak bilinegelen bir topluluğun hayatına ilişkin çarpıcı bir temsîl buluruz. Yukarıdaki ayette geçen (bizim “yazmalar” ifadesiyle aktardığımız) rakîm ifadesi bu görüşe güçlü bir destek sağlamaktadır. Taberî’nin kaydettiği gibi, ilk otoritelerden bazıları -özellikle İbni ‘Abbâs- bu terimi merkûm (“yazılı şey”) terimiyle ve dolayısıyla “kitap” ya da “kitabe/yazıt” terimiyle eş anlamlı görmüşlerdir. Keza Râzî: “Bütün belâgatçiler ve Arapça uzmanları er-rakîm’in el-kitâb’la aynı anlama geldiği görüşündedirler” demektedir. Kumran cemaati mensuplarının -ki bu Essene tarikatinin ilkelere en bağlı grubuydu- kendilerini bütünüyle bazı kutsal metinlerin ya da yazmaların tedris, istinsah ve muhafazasına adamış oldukları, dünyadan tam bir el etek çekme ve tecrit durumu içinde yaşadıkları ve manevî değerlere bağlılıklarıyla ileri derecede saygı uyandırdıkları tarihî olarak ortaya konmuş bulunduğuna göre, bu kişilerin dindaşlarının muhayyilesinde, zaman içinde, dünyayla irtibatını keserek yüzyıllarca “uyuyan” ve manevî/ruhanî görevleri bitince “uyanan” Mağara İnsanları’nın menkıbesiyle temsîlî bir anlatıma dönüşecek kadar derin bir iz bıraktıkları rahatlıkla söylenebilir. Kaynağı ne olursa olsun, yani ister Yahudi kaynaklı olsun, ister Hristiyan kaynaklı, Kur’an’ın bu menkıbeyi bütünüyle temsîlî bir anlamda: yani, Allah’ın insanda ölümü (yahut “uyku”yu), ölümden sonra kalkışı (yahut “uyanış”ı) gerçekleştirmesini ve bu arada insanları dinlerinin safiyetini korumak için günah ve kötülükle dolu bir dünyayı terk etmeye sevk eden dinî hassasiyeti yansıtan ve nihayet Allah’ın böyle bir imanı, zamanı ve ölüm olgusunu aşan manevî/ruhanî bir uyanma bahşederek nasıl ödüllendirdiğini dile getiren bir temsîl olarak zikrettiği bir gerçektir.