Böylece (kibirle) nefsine zulmedici olarak bağına girdi. “Bunun (bu bağın) ebedî olarak helâk olacağını sanmıyorum” dedi.(1)
(1)“Ey fahra meftun (övünmeye düşkün), şöhrete mübtelâ (tutkun), medhe düşkün, hodbinlikte bîhemtâ (nefsini düşünmekte eşsiz) sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei (kaynağı)olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifâde edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir da‘vâ ise, senin dahi sana yüklenen ni‘metler için fahra, gurûra belki bir hakkın var. Hâlbuki sen, dâim zemme (kötülenmeye) müstehaksın. Zîrâ o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz’-i ihtiyârın (cüz’î seçim hakkın) bulunmakla, o ni‘metlerin kıymetlerini fahrın ile tenkīs ediyorsun(noksanlaştırıyorsun). Gurûrunla tahrîb ediyorsun ve küfrânınla (nankörlüğünle) ibtâl ediyorsun ve temellükle (sâhib çıkmakla) gasb ediyorsun. Senin vazîfen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzû‘dur (alçak gönüllülüktür), hacâlettir (utanmaktır). Senin hakkın medih (övünmek) değil istiğfardır (bağışlanmayı dilemektir), nedâmettir (pişmanlıktır).” (Sözler, 18. Söz, 87)