Öyleyse, (yalnız) Rabbinin kitabından sana vahyedilmiş olanı tilavet et (oku, duyur, tebliğ et ve ona uy). O’nun sözlerini (yasalarını, hükümlerini ve gönderdiği Kur’an’ı) değiştirebilecek (bir güç, yetkili bir kimse ve makam) yoktur ve (sakın Kur’an’la irtibatını koparma; tebliğini yap, aksi hâlde, dünya ve âhirette felâketlere uğrarsın da,) O’ndan başka sığınacak kimse bulamazsın.*
(*) Burada ve daha pek çok ayette geçen [tilâvet] kelimesi bilinen anlamda “okumak” anlamında değil, Şems91:2’de de olduğu gibi “izini sürmek, peşinden gitmek, takip etmek” demektir. Râzî bu kelimenin okumayla birlikte uygulama anlamını da içerdiğini ifade etmektedir. Başta Hz. Muhammed olmak üzere bütün muhataplar Kur’an’ı okuyup uygulama noktasında uyarılmakta, Yüce Allah’ın kitabından vahyedilen esasların uygulanması gerektiği özellikle bildirilmektedir. Bu arada [tilâvet] kelimesinin “gündem yapmak” anlamından hareket ederek, buradaki amacın ilâhi mesajların tebliğ edilmesi olduğunu söyleyebiliriz. (M. Okuyan Meali 27. Ayet Açıklaması) Yani (أتل) ‘’utlu, “ona uy, izle ve ilet” anlamlarını birlikte içerir. {وَٱتْلُ مَآ أُوْحِيَ إِلَيْكَ} أي التزم قراءة الكتاب الذي أوحي إليك والزم العمل به Ayrıca burada Hz. Peygambere sadece kendisine gelen vahyi okuyup ona uymayı emrediliyor. Bu nedenle tek başına bu ayet bile hadisleri ve sünneti vahiy olarak değerlendirenlere de güzel bir cevaptır. Çünkü Hz. peygamberin Kur’an dışı sözleri/hadisleri ve sünneti vahiy değildir, eğer bunlar vahiy olsaydı, bütün sünnet ve nafileler de farz olurdu. Ama ne yazık ki Kur’an’ı Kerim’in gerçek mesajından sapmış olan Müslümanlar Hz. peygamberin hadisleri/sözleri, sünneti ve hatta adına uydurulmuş olan uydurma sünnet ve hadisleri bile vahiy olarak kabul edip, onları Allah’tan gelen dininin tek kaynağı olan Kur’an’dan da üstün tutmuş bulunuyorlar.