(Bu onların iddialarıdır). De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerkürenin (tüm evrenin) gaybı (görülemeyeni) O’nundur. (Resulüm!) Sen (Ashab-ı Kehf) hakkında yalnızca onun (Allah’ın) söylediğini kendilerine göster ve duyur. Onların (göklerde ve yerkürede bulunanların), Ondan başka bir velisi (sahibi, koruyucusu ve yardımcısı) yoktur. O, (teşriî olsun tekvini olsun) kendi hükmünde (hükümranlığında, helal, haram ve farz kılma konusunda) hiçbir kimseyi ortak yapmaz.*
(*) Kur’an’da kıssalar niçin anlatılır? Kur’ân’da yer alan kıssalarla, tarihi malumat vermek hedeflenmemiş; bilakis onlar çeşitli maksatlara yönelik olarak anlatılmıştır. Bu maksatların en önemlisi, ilk muhatap kitlenin şirke bulaşmış Allah inancını tashih etmektir. Zira birçok kıssanın temel parametrelerinin tevhit, ahiret ve sadece Allah’a kulluk etmek gibi konular olduğu, yine bu kıssaların, ibret verme hududunu aşmadığı ve hidâyet merkezinden uzaklaşmadığı görülür. Kıssaların amaçlarından bir diğeri de Hz. Peygamber’in ve ona tabi olanların karşılaştıkları sıkıntı, zorluk ve baskılara karşı, onların gönüllerine sebat vererek onları teselli ve motive etmek, aynı zamanda ibret ve öğüt almalarını sağlamaktır. Ashab-ı Kehf kıssasının temel vurgusu tevhittir. Tarihin bir döneminde tevhit mücadelesi veren ve bu uğurda hicret edip uzlete çekilen bir grup insanın destansı bir şekilde başkaldırışını anlatan Kur’an, Mekke’de aynı mücadeleyi veren elçisi ve ona tabi olanlara bu kıssayı tahkiye /hikâye ederek, tevhit mücadelesinde yılgınlık göstermemelerini hatırlatmış, onlara adeta psikolojik destek sağlamıştır. Ayrıca eğer وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا ﴿٢٥﴾)" Onlar mağaralarında üç yüz yıl kalmışlar, bir de bu sayıya dokuz yıl daha eklemişlerdir‘’ şeklindeki ayetin verdiği sayı Allah’a ait olsaydı, 26. ayette (قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا)‘’De ki:“Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.’’ şeklindeki ifadenin gelmemesi gerekirdi. Yani 25. ayette yüce Allah ‘’Onlar mağaralarında üç yüz yıl kalmışlar’’ diyecek, daha sonra gelen 26. ayette de (قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا) ’’De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.’’ diyecek, böyle bir şey olur mu? Demek ki onların mağarada 300 veya 309 sene kaldıklarını söyleyen yüce Allah değildir, yüce Allah’ın dediği şey ise, (فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عددا) 11- ‘’Bunun üzerine biz, onların kulaklarını mağarada birkaç yıl (dış haberleri) duymaktan alıkoyduk.’’ şeklindeki mesajdır. Yani Ashâb-ı Kehf mağarada üçyüz veya üçyüzdokuz yıl değil, ancak Allah’ın bildiği süre kadar kalmışlardır. Bu 300 veya 309 yıl süre ise, onların Mağaraya girişinden itibaren Kur’an’ın bu süredeki ilgili ayetlerin inmesine kadar geçen zamanı ifade eder. Ki bunu da söyleyenler kitap ehlidir. Ama maalesef birçok tefsirde olduğu gibi birçok mealde de bu ayetlere verilen mealler veya yapılan tercümeler hep hatalı olmuştur. (الله اعلم) Onların sayıları hakkındaki rivayetler nasıl tahminden ibaretse, mağarada kaldıkları süre hakkındaki söylentiler de tahminlerden ibarettir. Zira bu ayrıntılar Allah’ın maksadına yönelik değildir. Maksat, tarih bilgisi vermek değil, sahih bir Allah tasavvuru oluşturmaktır. (Usul İslam Araştırmalar. Dergisi 34 (2020): 191-227) Ayrıca konuyla ilgili M. Esed de şöyle diyor: Mağaraya sığınan gençlerin kaç kişi oldukları konusunda nasıl farklı görüş ve tahminler ortaya atılmışsa, mağarada kaç yıl kaldıkları hakkında da öylece farklı görüş ve tespit ortaya atılmış, kitaplara geçmiştir. Kimine göre 300 yıl, kimine göre ise 309 yıl. Kur’ân kesin bir dille gençlerin kulaklarına birkaç sene darp edildiğini ifade etmiştir (Bkz. Kehf:11). Gençlerin sayıları hakkında “Onların sayısını en iyi Rabb’in bilir.” şeklinde 22. âyet ve kalma süreleri hakkında da “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir”denmesi son noktadır. Bu görüş aynı zamanda İbni Mesûd’a aittir. (Krş. M. Esed) Bizim de görüşümüz bu istikâmettedir. (Kurandan Hayata) Ayrıca yüce Allah, resul dâhil hiçbir kimseyi tekvini ve teşriî hükmünde kendine ortak yapmaz. Dini kaide ve kurlları koyma, helal haram kılma yetksini kimseye vermez ve bunlara ait had ve cezaları kimsenin takdir ve insafına da bırakmaz. Çünkü dini hükümlerin tek kaynağı yüce Allah’ın vahiy yoluyla gönderdiği Kur’an’ı Kerimdir. Bu nedenle Allah Resulü bile dinin şariî ve hüküm koyucusu olamayacağı gibi, vahye dayanmayan hiçbir şeyi de helal ve haram kılamaz. Yani onun sünneti asla vahiy değildir. Onun mütevatir ve sahih sünneti ancak onun Kur’an’a uygun yaşama tarzı ve uygulama şekli olabilir. Zaten vahyin tamamı sadece Kur’an’daki ayetlerden ibarettir. Bunun dışında vahiy diye bir kaynak yoktur. Vahyi gayri metluv iddiası ise, Kur’an’an gibi başka bir kaynağı üretmek olup yüce Allah’a iftiradır.
والقصه ببساطة كما نفهمها هي أن عددا من الفتية المؤمنين بالله أعتزلوا قومهم الذين اتخذوا من دون الله آلهه وذهبوا الى كهف يعرفونه مسبقا وهذا الكهف في وادي صغير يحتوي على ماء وأشجار ويسمى رقيم... وقد عاشوا هناك لعدد من السنين في عزلة تامة عن الآخرين، ويكتفون بما يحصلوا عليه من طعام وشراب من الوادي، ونتيجة عزلتهم نمت لحاهم وشواربهم وشعرهم وأصبحت ثيابهم رثه وأصبح منظرهم مخيفا، وبعد عدد من السنين زادت رغبتهم بالحصول على طعام أزكى وربما بسبب شحة الطعام وأحتاجوا لقطع عزلتهم
والذهاب للمدينه للحصول على طعام أزكى. وهذا دفعهم للتساؤل عن المدة التي مكثوا فيها في عزلة تامه عن قومهم ، ولكنهم لم يستطيعوا تحديدها...وطلبوا من أحدهم أن يحسن من مظهره ويذهب للمدينه ليشتري أزكى طعاما دون أن يثير الريبة....و عثر عليهم أهل المدينة ولم يذكر القرآن كيف تم ذلك وهل عثروا عليهم أحياءا أم أموات؟ (قصص القرآن بدون خرافات) {مَّا لَهُم } الضمير لأهل السموات والأرض. {مّن دُونِهِ مِن وَلِىّ } من يتولى أمورهم. (انوار التنزيل واسرار التأويل )َ وما احتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ﴾ [الشورى ١٠]، والحكم كوني وشرعي؛ الخلق والتقدير وتدبير هذه الخلائق العظيمة، هذا كوني، والحكم بين الناس بالأوامر والنواهي، هذا شرعي.فهل المراد بقوله: ﴿وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا﴾ الأمران أو أحدهما؟ المراد الأمران، لا أحد يشرك الله في حكمه لا الكوني ولا الشرعي (تفسير ابن عثيمين — ابن عثيمين)