GÜNEŞİN doruğu aşmasından gecenin çöküşüne kadar(ki süre içinde) namazı[nı] gereği üzere yerine getir; sabah [namazı] okumasını ⁹⁵ da [tam bir dikkat ve duyarlık içinde gerçekleştir]; çünkü sabah okuması(nda insan) gerçekten de [ulvî olan her şeye] açıktır. ⁹⁶
95 Hz. Peygamber’in uygulamasıyla da (sünnet) sabit olduğu gibi, bu ayet, yetişkin erkek, kadın her müslüman için farz kılınan günlük beş vakit namazı vakit bakımından tam olarak çerçevelemektedir: Sabah namazı (fecr), güneşin doruğu -zevâl- aştıktan kısa bir süre sonra öğle namazı (zuhr), ikindi namazı (‘asr), gün batımından hemen sonra akşam namazı (mağrib) ve gecenin bütünüyle çöküşünden sonra da yatsı namazı (‘işâ’). Gerçi her namazda Kur’an okumak zorunludur, fakat özellikle sabah namazı deyimsel olarak “sabah okuması (kur’ân)” olarak anılmaktadır ki bunun sebebi Hz. Peygamber’in özellikle bu vaktin namazını kılarken, onun ehemmiyetini de vurgularcasına vahyin etki ve esinlemesi altında okumayı uzun tutmasıdır. (Bkz. bundan sonraki not.)96 Klasik müfessirlerin çoğu bu meşhûd terimine, fecrin geceyle gündüz arasında bir geçit olması nedeniyle, “hem gece meleklerinin hem de gündüz meleklerinin tanık olduğu” şeklinde bir anlam vermişlerdir. Buna karşılık Râzî, meşhûd deyimiyle, burada, Allah’ın bahşettiği aydınlığın insanın kendi ruhunda husule getirdiği ışımaya işaret edildiği görüşündedir; gerçekten de gecenin sükûnet ve karanlığının yerini gündüzün diriltici ışığına terk ettiği bu saatlerde, insan ruhu dua, tefekkür, anma (zikr) eylemlerinin bir bileşimi olarak salât yoluyla manevî/ruhanî gerçekler alanına derin ve dolaysız bir nüfûz sağlayabileceği, ulvî olan her şeyle ilgi ve temas kurabileceği yüksek bir algı ve duyarlık düzeyinde bulunmaktadır ki, ayette ifade edilmek istenen de, Râzî’ye göre, insan ruhunun o vakitler ulaştığı bu açıklık, duruluk ve ulvî olana yatkınlık durumudur.