İsrâ Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

İsrâ Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 17. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 111 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 50. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ

Kendisine âyetlerimizden (bir kısmını) göstermek için kulu (Muhammed)i bir gece Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren (Allah), Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir). Muhakkak ki O, Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).

2. Âyet

وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُون۪ي وَك۪يلاًۜ

Biz, Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik ve onu İsrâîloğulları için bir hidâyet (vesilesi) kıldık. (Bir de onlara dedik ki) "Sakın benden başka bir Vekîl edinmeyin!"

3. Âyet

ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ اِنَّهُ كَانَ عَبْداً شَكُوراً

(Ey) Nûh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli (olan insanlar)! Şüphesiz ki o (Nûh) çok şükreden bir kuldu.

4. Âyet

وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْـلُنَّ عُـلُواًّ كَب۪يراً

Biz, kitapta (Tevrât'ta) İsrâîloğulları'na, "sizler yeryüzünde muhakkak iki defa fesad çıkaracaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz" diye hükmettik (bildirdik).

5. Âyet

فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَنَٓا اُو۬ل۪ي بَاْسٍ شَد۪يدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ وَكَانَ وَعْداً مَفْعُولاً

Bunlardan ilkinin zamanı gelince üzerinize güçlü, kuvvetli kullarımızı (sizi cezalandırmak için) gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yapılması gereken bir vaaddi.

6. Âyet

ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَف۪يراً

Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik ve sizi mallarla, oğullarla destekledik ve sayınızı daha da çoğalttık.

7. Âyet

اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَاْتُمْ فَلَهَاۜ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يراً

Eğer güzellik ederseniz kendinize güzellik etmiş olursunuz, eğer kötülük ederseniz o da aleyhinizedir. İkinci (bozgunculuğun) zamanı gelince (ise), yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleymân Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi imha edip yok etsinler (diye başınıza yine birtakım kulları musallat ettik).

8. Âyet

عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْۚ وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَاۢ وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يراً

(Eğer tövbe ederseniz) Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer siz (yine sözünüzden) dönerseniz, Biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz ve Biz cehennemi kâfirler için (çıkışı olmayan) bir hisar kıldık.

9. Âyet

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَب۪يراًۙ

Muhakkak ki bu Kur'ân kıvamında olmaya (yaratılışta Allah'ın takdir ettiği gibi sizi kâmil insan olma makamına) hidâyet eder ve sâlih ameller işleyen mü'minlere de kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.

10. Âyet

وَاَنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً۟

Âhirete iman etmeyenlere de onlar için elem verici (iç yakan) bir azap hazırladığımızı (haber verir).

11. Âyet

وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولاً

İnsan hayra dua eder gibi (kendi yararına olduğunu zannederek yalvara yakara) şerre dua eder ve (duasının hemen kabul olmasını ister; çünkü) insan çok acelecidir.

12. Âyet

وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ وَجَعَلْـنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلاً

Biz, geceyi ve gündüzü (kudretimizin delili olan) iki âyet kıldık. Hem Rabbinizin lütfundan aramanız hem de yılların sayısını ve hesabı(nı) bilmeniz için gece âyetini silip (yerine eşyayı) gösterici gündüz âyetini getirdik. Biz, her şeyi ayrıntılı olarak açık açık beyan ettik.

13. Âyet

وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪ۜ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَاباً يَلْقٰيهُ مَنْشُوراً

Biz her insanın kuşunu (kazandığı amelini) onun boynuna astık ve kıyamet günü (bunu) onun için açılmış bulacağı bir kitap olarak (karşısına) çıkarırız.

14. Âyet

اِقْرَاْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يباًۜ

(O gün ona denir ki) "Kitabını oku! Bugün hesap sorucu olarak sen kendine yetersin."

15. Âyet

مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً

Kim hidâyete ererse ancak kendisi için hidâyete ermiş olur, kim de dalâlete düşerse ancak kendi aleyhine dalâlete düşmüş olur. (O gün) Hiçbir (günah) yüklenici, başkasının (günah) yükünü yüklenemez. Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edici değiliz.

16. Âyet

وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يراً

Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde oranın (varlık içinde) sefahate dalmış olanlarına (gönderdiğimiz resule itaat etmelerini) emrederiz, buna rağmen onlar orada fâsıklık yaparlarsa işte o memlekete (azap) söz(ü) hak olur, Biz de orayı bir yıkılışla darmadağın ederiz.

17. Âyet

وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً

Biz Nûh'tan sonra da nice nesilleri helâk ettik. Kullarının günahlarından haberdar ve (onları) görücü olarak Rabbin yeter!

18. Âyet

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ يَصْلٰيهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً

Her kim acele olanı (dünyayı) isterse ona orada dilediğimiz şeyi istediğimiz kadar hemen verir sonra da ona cehennemi (yurt) kılarız. (O) Kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.

19. Âyet

وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً

Kim de âhireti ister ve bir mü'min olarak ona layık bir çaba ve gayretle çalışırsa işte onların çalışmaları teşekküre layıktır (Allah katında makbuldür).

20. Âyet

كُلاًّ نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُوراً

Hepsine, onlara da bunlara da (dünyayı isteyenlere de âhireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından (istediklerini) veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.

21. Âyet

اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْض۪يلاً

Bak, Biz onların kimini kiminden nasıl faziletli kıldık! Elbette âhiretteki dereceler daha büyüktür ve faziletler de daha büyüktür.

22. Âyet

لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولاً۟

Allah ile beraber (onunla birlikte) başka bir ilâh edinme! Sonra (Allah tarafından) kınanmış ve terk edilmiş olarak kalakalırsın.

23. Âyet

وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۜ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً

Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenize; ana, babanıza da güzellikle davranmanıza hükmetti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara sakın "öf!" bile deme, onları azarlama, ikisine de kerim söz söyle!

24. Âyet

وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراًۜ

Onlara merhamet ederek tevazu kanadını (üzerlerine) ger ve de ki: "Rabbim! Küçükken onlar beni nasıl (merhametle) yetiştirmişlerse şimdi sen de onlara merhamet eyle!"

25. Âyet

رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْۜ اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً

Rabbiniz sizin nefsinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz sâlih olursanız şunu bilin ki o, (hatasında diretmeyip) çokça tövbe edenlere Ğafûr (ismiyle mağfiret eden)dir.

26. Âyet

وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذ۪يراً

Bir de akrabaya, yoksula ve yolcuya (Allah'ın sana ikram ettiğinden onların) hakkını ver! Fakat (israf edip) saçıp savurma!

27. Âyet

اِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُوراً

Çünkü (israf edip) saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

28. Âyet

وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلاً مَيْسُوراً

Eğer (onlara yardım edecek durumda olmayıp) Rabbinden umduğun bir rahmeti aramak için onlardan yüz çevirecek olursan (böyle bir mecburiyette kalırsan o zaman) onlara yumuşak (gönül alıcı) bir söz söyle!

29. Âyet

وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً

Elini boynuna bağlı kılma (eli sıkı olma), onu tamamen bir açışla da açma (büsbütün eli açık da olma)! Sonra kınanır, (verdiklerinin) hasretiyle kalakalırsın.

30. Âyet

اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً۟

Muhakkak ki Rabbin, rızkı dilediğine açar, (dilediğine) daraltır. Çünkü O, kullarından haberdardır, (onları) görendir.

31. Âyet

وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـٔاً كَب۪يراً

Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı da öldürmeyin! Onları da sizi de Biz rızıklandırırız. Muhakkak ki onları öldürmek büyük bir günahtır.

32. Âyet

وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً

Zinaya yaklaşmayın; çünkü o bir aşırılıktır (hayâsızlıktır) ve çok kötü bir yoldur.

33. Âyet

وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُوماً فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّه۪ سُلْطَاناً فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِۜ اِنَّهُ كَانَ مَنْصُوراً

Ve haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın! Bir kimse zulme uğrayarak öldürülürse andolsun ki biz onun velisine (hakkını alması için) yetki vermişizdir; fakat o da öldürmede (kısasta) aşırı gitmesin! Muhakkak ki o, (kendisine bu yetki verilmekle alacağını almış) yardım görenlerden olmuştur.

34. Âyet

وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَت۪يمِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۖ وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لاً

Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde (sadece onun yararına olacak biçimde) yaklaşın! Verdiğiniz sözü de yerine getirin; çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.

35. Âyet

وَاَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْو۪يلاً

Ölçtüğünüz zaman ise tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın! Bu hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.

36. Âyet

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً

Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin de ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.

37. Âyet

وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۚ اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً

Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de boyca (ululuk itibariyle) dağlara erişebilirsin.

38. Âyet

كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً

Bütün bu(sayıla)nların kötü (ve yasak) olmasının sebebi; Rabbinin katında hoş karşılanmayan şeyler olmalarındandır.

39. Âyet

ذٰلِكَ مِمَّٓا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِۜ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتُلْقٰى ف۪ي جَهَنَّمَ مَلُوماً مَدْحُوراً

İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah ile beraber başka bir ilâh edinme! Sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehennemle karşı karşıya gelirsin.

40. Âyet

اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَن۪ينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثاًۜ اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلاً عَظ۪يماً۟

(Ey müşrikler!) Rabbiniz, erkek çocukları sizin için seçip ayırdı da kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi! Gerçekten siz (Allah'ın gayretine dokunacak, vebali) çok büyük bir söz söylüyorsunuz.

41. Âyet

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُواۜ وَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا نُفُوراً

Andolsun ki Biz, onların düşünüp öğüt almaları için bu Kur'ân'da (her türlü ikaz ve ihtarları) değişik biçimlerde açıkladık; fakat bu, onların nefretlerinden başka bir şeyi arttırmıyor.

42. Âyet

قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذاً لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلاً

(Resulüm!) De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar da olsaydı, o takdirde (o ilâhlar), Arş'ın sahibine (Allah'a ulaşmak ve ona üstün gelmek için) bir yol ararlardı.

43. Âyet

سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُواًّ كَب۪يراً

O (Allah), Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların söylediklerinden çok yücedir, yüceliği (akıl almayacak kadar) büyük olandır.

44. Âyet

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً

Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini kavrayamazsınız. Buna rağmen O, Halîm'dir, Ğafûr'dur (kullarına hilm sahibi olarak yumuşak muamele eden ve her türlü günahı mağfiret edendir).

45. Âyet

وَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَاباً مَسْتُوراًۙ

(Resulüm!) Biz, Kur'ân okuduğun zaman seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz.

46. Âyet

وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُوراً

Ayrıca kalplerine, onu anlamalarına engel olacak kılıflar ve kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Sen, Kur'ân'da Rabbinin tek oluşunu zikrettiğin zaman ise onlar nefretle arkalarını dönüp giderler.

47. Âyet

نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِه۪ٓ اِذْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ وَاِذْ هُمْ نَجْوٰٓى اِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً

Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini ve (kendi aralarında) fısıldaşırlarken o zalimlerin (mü'minlere), "siz, büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!" dediklerini çok iyi biliyoruz.

48. Âyet

اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً

Bak, senin için (şair, sihirbaz ve kâhin diyerek) nasıl misaller getirdiler de bu yüzden dalâlete düştüler. Artık onlar (hidâyete giden doğru) yolu bulamazlar.

49. Âyet

وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً

Bir de onlar dediler ki: "Biz bir kemik (yığını) ve ufalanmış bir toprak hâline gelmişken gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla (tekrar) diriltileceğiz?"

50. Âyet

قُلْ كُونُوا حِجَارَةً اَوْ حَد۪يداًۙ

(Resulüm!) De ki: "İster taş olun ister demir!"

51. Âyet

اَوْ خَلْقاً مِمَّا يَكْبُرُ ف۪ي صُدُورِكُمْۚ فَسَيَقُولُونَ مَنْ يُع۪يدُنَاۜ قُلِ الَّذ۪ي فَطَرَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۚ فَسَيُنْغِضُونَ اِلَيْكَ رُؤُ۫سَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتٰى هُوَۜ قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَر۪يباً

"İsterse gönlünüzde büyüyen (dirilmesi size imkânsız gelen) herhangi bir mahluk! (Bunlar, Allah'ın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.)" Buna rağmen onlar diyecekler ki: "Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?" De ki: "Sizi ilk defa yaratan." Bunun üzerine onlar sana (alaylı bir biçimde) başlarını sallayacaklar ve "ne zamanmış o (diriliş günü)?" diyecekler. De ki: "Yakın olsa gerek!"

52. Âyet

يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَج۪يبُونَ بِحَمْدِه۪ وَتَظُنُّونَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً۟

(Allah'ın) Sizi (kabirlerinizden) çağıracağı gün hemen O'na hamd ederek çağrısına uyacaksınız ve (dünyada) pek az kaldığınızı zanned(ip bunu kesinkes bil)eceksiniz.

53. Âyet

وَقُلْ لِعِبَاد۪ي يَقُولُوا الَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُواًّ مُب۪يناً

(Resulüm!) Kullarıma söyle, (birbirlerine) sözün en güzelini söylesinler! Çünkü şeytan onların aralarını bozmak ister. Muhakkak ki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.

54. Âyet

رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِكُمْۜ اِنْ يَشَاْ يَرْحَمْكُمْ اَوْ اِنْ يَشَاْ يُعَذِّبْكُمْۜ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ وَك۪يلاً

Rabbiniz sizi en iyi bilendir. Dilerse size merhamet eder, dilerse size azap eder. (Resulüm!) Biz seni onların üzerine vekil olarak göndermedik.

55. Âyet

وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِمَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيّ۪نَ عَلٰى بَعْضٍ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراً

Senin Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Andolsun ki Biz, nebîlerin bazısını bazısına üstün kıldık ve Dâvûd'a Zebûr'u verdik.

56. Âyet

قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلاً

(Resulüm!) De ki: "O'ndan başka (ilâh) zannettiklerinize (haydi) yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler."

57. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ اِلٰى رَبِّهِمُ الْوَس۪يلَةَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُۜ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُوراً

Onların yalvardıkları dahi Rabblerine daha yakın olmak için vesile ararlar, O'nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar; çünkü Rabbinin azabı sakınılması gereken (bir azap)tır.

58. Âyet

وَاِنْ مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ اَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَاباً شَد۪يداًۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُوراً

Hiçbir şehir yoktur ki Biz kıyamet gününden önce onu helâk edici veya şiddetli bir azap ile ona azap edici olmayalım. İşte bu, kitapta (Levh-i Mahfuz'da) yazılıdır.

59. Âyet

وَمَا مَنَعَنَٓا اَنْ نُرْسِلَ بِالْاٰيَاتِ اِلَّٓا اَنْ كَذَّبَ بِهَا الْاَوَّلُونَۜ وَاٰتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَاۜ وَمَا نُرْسِلُ بِالْاٰيَاتِ اِلَّا تَخْو۪يفاً

Bizi, (müşriklerin istedikleri) o mucizeleri göndermekten alıkoyan şey; öncekilerin (mucizelerimizi gördükleri hâlde) yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine (apaçık bir mucize olarak) görünen bir dişi deve verdik de onlar (bu deveyi boğazlayarak) ona zulmettiler (ve zalimlerden oldular). Biz mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz.

60. Âyet

وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِۜ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّت۪ٓي اَرَيْنَاكَ اِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْاٰنِۜ وَنُخَوِّفُهُمْۙ فَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا طُغْيَاناً كَب۪يراً۟

Hani sana, "Rabbin, insanları (tecellisiyle çepeçevre) kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da Kur'ân'da lanetlenmiş bulunan o (cehennemdeki Zakkum) Ağacı(nı) da ancak insanlar için bir imtihan yaptık. Biz onları korkutuyoruz; fakat (bu korkutmamız) onlardaki büyük azgınlıktan başka bir şeyi arttırmıyor.

61. Âyet

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ ط۪يناًۚ

Hani Biz meleklere, "Âdem'e secde edin!" demiştik. Hepsi hemen secde ettiler; ancak (cinlerden olan) iblis, "ben hiç çamurdan yarattığın bir kimseye secde eder miyim!" dedi.

62. Âyet

قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذ۪ي كَرَّمْتَ عَلَيَّۘ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُٓ اِلَّا قَل۪يلاً

(Devamında) "Şu benden üstün kıldığını görüyor musun! Yemin ederim ki eğer bana kıyamet gününe kadar mühlet verirsen pek azı müstesna onun neslini mutlaka hakimiyetim altına alacağım" dedi.

63. Âyet

قَالَ اذْهَبْ فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَاِنَّ جَهَنَّمَ جَزَٓاؤُ۬كُمْ جَزَٓاءً مَوْفُوراً

(Allah) Buyurdu: "(Çık) Git (oradan)! Onlardan kim sana tabi olursa muhakkak ki (yaptıklarınıza) tam bir karşılık olarak sizin cezanız cehennemdir!"

64. Âyet

وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَاَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِ وَعِدْهُمْۜ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُوراً

"Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetin (ve vesvesen)le yerinden oynat (ayağını kaydır), süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ, mallarına ve evlatlarına ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun!" (Unutmayın!) şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.

65. Âyet

اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَك۪يلاً

"Muhakkak ki Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur. (Onlara) Vekîl olarak Rabbin yeter."

66. Âyet

رَبُّكُمُ الَّذ۪ي يُزْج۪ي لَكُمُ الْفُلْكَ فِي الْبَحْرِ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً

(Ey insanlar!) Rabbiniz, lütfundan (rızkınızı) aramanız için denizde gemileri sizin için yüzdürendir. Muhakkak ki O, size karşı Rahîm'dir (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

67. Âyet

وَاِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ اِلَّٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا نَجّٰيكُمْ اِلَى الْبَرِّ اَعْرَضْتُمْۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ كَفُوراً

Denizde size bir zarar dokunduğu zaman O'ndan başka bütün yalvardıklarınız (sizden) kaybolup gider. Fakat o, sizi kurtarıp karaya çıkardığında (yine eski hâlinize) dönersiniz. Zaten insan (Allah'a karşı) çok nankördür.

68. Âyet

اَفَاَمِنْتُمْ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ اَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ وَك۪يلاًۙ

O'nun, sizi kara tarafında yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut başınıza taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? (Eğer Allah böyle yaparsa) Sonra kendinize (sizi bu azaptan koruyucu) bir vekil de bulamazsınız.

69. Âyet

اَمْ اَمِنْتُمْ اَنْ يُع۪يدَكُمْ ف۪يهِ تَارَةً اُخْرٰى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفاً مِنَ الرّ۪يحِ فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْۙ ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ عَلَيْنَا بِه۪ تَب۪يعاً

Yahut O'nun, sizi başka bir kez daha oraya (denize) döndürüp üzerinize şiddetli bir kasırga yollayarak inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra (bunun için) Bize karşı kendinize bir yardımcı da bulamazsınız.

70. Âyet

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَث۪يرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْض۪يلاً۟

Andolsun ki Biz, Âdemoğullarını mükerrem (ikrama nail) kıldık. Onları (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık, onları temiz şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın birçoğu üzerinde tam bir üstünlükle faziletli kıldık.

71. Âyet

يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْۚ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلاً

Her insan topluluğunu imamıyla birlikte çağıracağımız o günde kimlerin (amel) kitabı sağından verilirse işte onlar kitaplarını (sevinçle) okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.

72. Âyet

وَمَنْ كَانَ ف۪ي هٰذِه۪ٓ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَب۪يلاً

Kim burada (bu dünyada manevi olarak) kör ise o, âhirette de kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır.

73. Âyet

وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُۗق وَاِذاً لَاتَّخَذُوكَ خَل۪يلاً

(Resulüm!) Neredeyse (o müşrikler) seni, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye fitneye düşüreceklerdi ve (sen onlara uysaydın) işte o zaman (onlar) seni dost edinirlerdi.

74. Âyet

وَلَوْلَٓا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـٔاً قَل۪يلاًۗق

Eğer Biz seni (vahyimiz üzerinde) sebatkâr kılmasaydık, andolsun nerdeyse onlara az bir şey meyledecektin.

75. Âyet

اِذاً لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَص۪يراً

O zaman hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün (sıkıntılarını) kat kat tattırırdık sonra Bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın.

76. Âyet

وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذاً لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ اِلَّا قَل۪يلاً

Yine o (müşrik)ler, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse (dünyayı sana dar edip) seni rahatsız edecekler. O takdirde senin ardından kendileri de (orada) fazla kalamazlar.

77. Âyet

سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلاً۟

Senden önce gönderdiğimiz resullerimiz hakkındaki (ilâhi) sünnet(imiz, kanunumuz böyledir) ve Bizim sünnetimizde hiçbir değişiklik bulamazsın.

78. Âyet

اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُوداً

Güneş'in sarkmasından (batıya meyletmesinden sonra öğle ve ikindi) gecenin kararmasına kadar (gün batımında akşam sonra da yatsı) namaz(ını) kıl ve sabahın Kur'ân'ını (sabah namazı vaktinde Allah'ın âyetlerini tefekkür etmeyi unutma)! Çünkü sabahın Kur'ân'ı (Allah'ın âyetlerini tefekkür ettiğin o vakit melekler tarafından) şahidlidir.

79. Âyet

وَمِنَ الَّيْلِ فَـتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗق عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَاماً مَحْمُوداً

(Resulüm!) Sana mahsus bir nafile olmak üzere gecenin bir kısmında da teheccüd (namazı) kıl! Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmûd'a (övgüye layık bir makama) ulaştırır.

80. Âyet

وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَاناً نَص۪يراً

Ve de ki: "Rabbim! (Gireceğim yere) Doğrulukla beni girdir, (çıkacağım yerden de) doğrulukla beni çıkar ve Bana katından yardım edici bir güç (kuvvet) ver!"

81. Âyet

وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً

Yine de ki: "Hak geldi, bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur."

82. Âyet

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ وَلَا يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَاراً

Biz, Kur'ân'dan öyle şeyler indiriyoruz ki o, mü'minler için bir şifa ve bir rahmettir, zalimlerin ise yalnızca hüsranını artırır.

83. Âyet

وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُ۫ساً

Biz insana (dünyevi bir) nimet verdiğimiz zaman (Bizi unutur ve bizden) yüz çevirip yan çizer. Ona (fakirlik ve hastalık gibi bir) şer dokunduğu zaman da (hemen) umutsuzluğa düşer.

84. Âyet

قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلاً۟

De ki: "Herkes kendi mizacına (karakterine) göre amel eder. Fakat Rabbiniz kimin hidâyet yolunda olduğunu en iyi bilendir."

85. Âyet

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَل۪يلاً

Sana rûh hakkında soruyorlar. De ki: "Rûh, Rabbimin emrindendir ve size ancak (onun hakkında) pek az bir ilim verilmiştir."

86. Âyet

وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلاًۙ

Eğer Biz dileseydik sana vahyettiğimizi tamamen ortadan kaldırırdık sonra bu konuda Bize karşı kendine bir vekil de bulamazdın.

87. Âyet

اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يراً

Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (Kur'ân bâki kalmıştır). Çünkü O'nun senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.

88. Âyet

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً

De ki: "Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine de onun benzerini getiremezler."

89. Âyet

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً

Andolsun ki Biz bu Kur'ân'da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler.

90. Âyet

وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعاًۙ

(Müşrikler) Dediler ki: "Bize yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyiz!"

91. Âyet

اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يراًۙ

"Veya senin hurmalardan ve üzümlerden (oluşan) bir bahçen olmalı da onların arasından gürül gürül nehirler akıtmalısın!"

92. Âyet

اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً اَوْ تَاْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاًۙ

"Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin (ki onları görelim)."

93. Âyet

اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَاباً نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَراً رَسُولاً۟

"Yahut da altından bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın! Bize (oradan) okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla iman etmeyiz." De ki: "Rabbim Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir). Ben (size) resul olarak gönderilen bir beşerden başka bir şey miyim (ki bu söyledikleriniz bende olsun)?"

94. Âyet

وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً

Zaten kendilerine hidâyet geldiğinde insanları iman etmekten alıkoyan şey, ancak şöyle demeleri olmuştur: "Allah bir beşeri mi resul olarak (bize) gönderdi?"

95. Âyet

قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكاً رَسُولاً

De ki: "Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten resul olarak bir melek indirirdik."

96. Âyet

قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً

De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarından haberdardır, (onları) görendir."

97. Âyet

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِه۪ۜ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْياً وَبُكْماً وَصُماًّۜ مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يراً

Kim Allah'ın hidâyetindeyse, hidâyette olan odur. Kim de dalâletteyse artık onlara da kendilerinden başka dostlar bulamazsın ve kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü haşrederiz. Onların varacakları yer cehennemdir. (Onun) Ateşi her yavaşladığında onun alevini arttırırız.

98. Âyet

ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً

İşte onların cezası budur! Çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr ettiler ve dediler ki: "Biz bir kemik (yığını) ve ufalanmış bir toprak hâline gelmişken gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla (tekrar) diriltileceğiz?"

99. Âyet

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلاً لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُوراً

Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, kendileri gibilerini yaratmaya da Kâdir olduğunu görmediler mi? Allah onlar için hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel tayin etti. Fakat (nefsinin hevâsına uyan) zalimler ancak inkârda diretirler.

100. Âyet

قُلْ لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي اِذاً لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُوراً۟

De ki: "Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman (dahi tükenir diye onu) infak etmekten korkup (cimrilikle elinizde) tutardınız. Doğrusu insan çok cimridir!"

101. Âyet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً

Andolsun ki Biz, Mûsâ'ya apaçık dokuz âyet verdik. Haydi (onları), İsrâîloğulları'na sor (sana anlatsınlar). Hani (Mûsâ) onlara geldiği zaman Firavun ona şöyle demişti: "Ey Mûsâ! Doğrusu ben senin büyülenmiş olduğunu zannediyorum."

102. Âyet

قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً

(Mûsâ) "Andolsun sen biliyorsun ki bunları ancak göklerin ve yerin Rabbi basiretler (apaçık deliller) olarak indirdi. Ey Firavun! Muhakkak ki ben de senin mahvolacağını zannediyorum" dedi.

103. Âyet

فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعاًۙ

Bunun üzerine (Firavun) onları yurtlarından çıkarmak istedi. Biz ise onu ve onunla beraber olanların hepsini (denizde) boğduk.

104. Âyet

وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِه۪ لِبَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفاًۜ

Ve bunun ardından İsrâîloğulları'na şöyle buyurduk: "(Firavun'un sizi çıkarmak istediği) Bu yerde oturun! Artık âhiret vaadi (olan kıyamet) gelince hepinizi bir araya getireceğiz."

105. Âyet

وَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَۜ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّراً وَنَذ۪يراًۢ

Biz onu (Kur'ân'ı) hak ile indirdik, o da (emin ellerde hiç değişmeden size) hak ile indi. (Resulüm!) Biz seni de ancak bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

106. Âyet

وَقُرْاٰناً فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ عَلَى النَّاسِ عَلٰى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْز۪يلاً

Ve Biz Kur'ân'ı insanlara dura dura (sindire sindire) okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) kısımlara ayırdık ve onu (takdirimize uygun) bir indirme ile (safha safha) indirdik.

107. Âyet

قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِه۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّداًۙ

De ki: "Ona ister iman edin ister iman etmeyin." Muhakkak ki ondan önce kendilerine ilim verilen o kimseler (ehl-i kitabın mü'minleri, Kur'ân) kendilerine okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.

108. Âyet

وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولاً

Ve derler ki: "Rabbimiz Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir). Şüphesiz Rabbimizin vaadi mutlaka yerine gelir."

109. Âyet

وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَز۪يدُهُمْ خُشُوعاً

Ve onlar ağlayarak yüz üstü (bir daha secdeye) kapanırlar. (Kur'ân okumak) Onların (Allah'a olan) saygısını (ve teslimiyetini) arttırır.

110. Âyet

قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَۜ اَياًّ مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۚ وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاً

(Resulüm!) De ki: "(Rabbinize) İster Allah diye dua ed(ip yalvar)ın ister Rahmân diye dua ed(ip yalvar)ın. Hangisiyle dua ed(ip yalvar)ırsanız (yalvarın), çünkü El Esmâu'l Husnâ (en güzel isimler) O'nundur." (Bir de) Namazında (dua ederken sesini) çok yükseltme, çok da kısma; bu (ikisi)nin arasında bir yol tut!

111. Âyet

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يراً

Ve de ki: "Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, zillet (ve âcizlik)ten dolayı bir dosta da ihtiyacı olmayan Allah'a mahsustur" ve tam bir yüceltme ile (hayatının her anında) O'nu tekbir et!

İsrâ Sûresi Hakkında

Mekke döneminde indirilen son sûrelerden biri olup Kasas sûresinden sonra nâzil olmuştur. Adını, Hz. Peygamber’in Mekke’den Kudüs’e götürülüşünden bahseden ilk âyetindeki “gece yürüyüşü” anlamına gelen isrâ kelimesinden alır. Ayrıca Sübhân ve İsrâiloğulları’na yer verilmesi sebebiyle Benî İsrâil sûresi olarak da adlandırılmıştır. Âyet sayısı ihtilâflı olmakla birlikte çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre 111 olup fâsılası ا، ر harfleridir.

İsrâ sûresini beş bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölümde (âyet 1-22) hicretten yaklaşık bir yıl önce meydana gelen İsrâ hadisesinden bahsedilerek Allah’ın, bazı nişan ve alâmetlerini göstermek üzere kulunu (Hz. Muhammed) bir gece Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürdüğü ifade edilmektedir (bk. Mİ‘RAC). Bu bölümde daha sonra İsrâiloğulları’nın çıkardıkları iki karışıklığa ve başlarına gelen felâketlere işaret edilir. Kaynaklarda, İsrâiloğulları’nın fesat dönemleri olarak nitelendirilen bu olaylardan ilkinin kendilerine gönderilen peygamberlerden İşaya’yı öldürmeleri ya da Yeramya’yı hapsetmeleri, ikincisinin de Hz. Yahyâ’yı öldürmeleri ve Hz. Îsâ’yı öldürmeye karar vermeleri olduğu nakledilmektedir (Şevkânî, III, 209). Bu âyetlerde, Mekkeli müşriklere İsrâiloğulları’nın başına gelen olaylardan ders almaları uyarısında bulunulmakla birlikte Kur’an’daki kıssaların genel anlatımına uygun olarak bütün insanların ibret almaları amacının gözetildiği de söylenebilir. Aynı bölümde kişinin hayrı istediği gibi şerri de istediği, her insanın yaptığı işlerin kıyamet gününde açık bir kitap olarak önüne konulacağı, hiç kimsenin bir başkasının günahını yüklenmeyeceği, Allah’ın bir şehri helâk etmek istediğinde oranın ileri gelenlerine kötü işler yapmalarını emrederek o beldeyi helâk edeceği, dünya ve âhireti isteyenlerin karşılıklarını bulacakları ifade edilir. Âlimlerin çoğunluğu 16. âyetin, Allah’ın helâk etmek istediği şehrin ileri gelenlerine bizzat kötülük yapmalarını değil kendisine itaat etmelerini emrettiği ve onların da bu emre karşı gelerek kötülük işledikleri şeklinde anlaşılması gerektiği görüşündedir (Fahreddin er-Râzî, XX, 162).

Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 23-39) yalnız Allah’a kulluk etme, anaya babaya iyi davranma, akrabaya, yoksullara ve yolda kalmışlara haklarını verme, cimrilikten ve israftan kaçınma üzerinde durularak bu hususlara uymayanların kınanacakları belirtilmiş, toplumda bu ilkelere uyulduğu takdirde yardımlaşma ve kardeşlik duygularının gelişerek güven ve huzurun sağlanacağına dikkat çekilmiştir. Bu bölümde ayrıca fakirlik korkusuyla çocukların öldürülmemesi, zinadan kaçınılması, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıyılmaması, haksızlıkla öldürülen kimsenin velisinin de aşırılığa kaçıp hukuk dışına çıkmaması, yetim malına yaklaşılmaması, ölçü ve tartıda hile yapılmaması, kişinin bilmediği şeyin ardına düşmemesi ve yeryüzünde kibirle yürünmemesi gerektiği ifade edilerek bunların Allah katında hoş görülmeyen davranışlardan olduğu bildirilmiştir. Âyetlerde, toplum ahlâkına zarar verecek davranışların ortadan kaldırılması hedeflenerek geçim darlığı endişesiyle çocukları öldürme ve öç almak için ölünün yakınlarının katilin yakınlarını da öldürmeleri geleneğine karşı çıkılmış, böylece toplumda can güvenliğinin sağlanmasına yönelik esaslar konulmuştur. Bu emir ve yasakların Tevrat’ta yer alan on emirle paralellik arzetmesi Kur’an’ın Tevrat’ı doğruladığına işaret etmekte olup İbn Abbas’ın bu on sekiz âyetin (âyet 23-40) Hz. Mûsâ’nın levhalarında da bulunduğunu söylediği nakledilmiştir (a.g.e., XX, 214).

Üçüncü bölüm (âyet 40-60) tevhid inancına vurgu yapan ifadelerle başlar. Allah’a kız evlât isnat edenler ve O’na başka ilâhları ortak koşanlar kınanır. Daha sonra göklerde ve yerde olan her şeyin Allah’ı tesbih ettiği vurgulanmış ve Hz. Peygamber’e hitap edilerek Kur’an okuduğu zaman kendisiyle inanmayanlar arasına gizli bir perde çekildiği, kalplerine onu anlamalarına engel olacak kılıflar, kulaklarına da ağırlık konulduğu, Allah anıldığında onların arkalarını dönüp gittikleri ve Resûl-i Ekrem’i büyülenmiş kabul ettikleri belirtilmiştir. Ayrıca burada, inanmayanların öldükten sonra tekrar dirilme konusunda sordukları sorulara cevap verilmiştir.

Dördüncü bölümde (âyet 61-87), İblîs’in Âdem’e secde etmekten yüz çevirip Allah’ın emrine karşı gelmesi ve insanları Allah’a imandan vazgeçirme çabası anlatılarak onun sâlih kullara dokunamayacağı vurgulanır. Tehlike anında yalnızca Allah’a yalvaran, tehlike geçtiğinde Allah’tan yüz çeviren insanlar kınanarak Allah’ın kendilerine tekrar musibet vermesinden emin olamayacakları ifade edilir. Bu bölümde ayrıca müşriklerin Allah’a davet hususunda Hz. Peygamber’i kandırmaya uğraştıkları, fakat Allah’ın buna engel olduğu belirtilir. Daha sonraki âyetlerde, Resûlullah’ın inanmayanların inatlarından dolayı üzülmemesi için teselli edildiği dikkat çekmektedir. Bu bölümde Hz. Peygamber’e ruh hakkında bir soru sorulduğu, cevap olarak da ruhu ancak Allah’ın bileceği ve bu konuda insanlara çok az bilgi verildiği ifade edilir.

Beşinci bölümde (âyet 88-111), bütün insanlar ve cinlerin bir araya gelseler bile Kur’an’ın benzerini ortaya koyamayacakları kesin bir dille vurgulanmış, Hz. Peygamber’in müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderildiği, kendilerine ilim verilenlerin Allah’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapandıkları ve Kur’an’ı dinlemenin saygılarını arttırdığı belirtilmiştir. Sûrenin son âyetlerinde Allah için samimi olma ve yalnız O’na yönelme hususu üzerinde önemle durulmuştur.

Resûlullah’ın her gece İsrâ ve Zümer sûrelerini okuduğu (Müsned, VI, 68, 122; Tirmizî, “Şevâbü’l-Ķurǿân”, 21; Nesâî, es-Sünen, VI, 444), Abdullah b. Mes‘ûd’un da bu sûre ile bundan sonra gelen Kehf, Meryem, Tâhâ ve Enbiyâ sûreleri için, “Bunlar ilk gelen sûrelerden ve benim Mekke’de ezberleyip öğrendiğim ilk sûrelerdendir” dediği (Buhârî, “Tefsîr”, 17/1, 21; “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 6) rivayet edilmiştir. Diğer taraftan Hz. Peygamber’den nakledilen, “Benî İsrâil sûresini okuyup ana baba zikredildiğinde kalbi yumuşayan kimse için cennette bir kantar ağırlığında altın vardır” şeklindeki rivayetin (Zemahşerî, II, 471) sahih olmadığı anlaşılmaktadır (Muhammed et-Trablusî, I, 976).

İbn Akīle, İsrâ sûresinin ilk âyetini es-Sırrü’l-esrâ fî maǾnâ sübĥânelleźî es-râ adıyla tefsir etmiş olup eserin bir nüshası Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye’dedir (Fihristü’l-kütübi’l-ǾArabiyye, VII/2, s. 591). Kemal Muhammed el-Mehdî’nin Eđvâǿ fî tefsîri sûreti’l-İsrâǿ (Kahire 1987) Seyyid Muhammed Ali en-Nimr’in Sûretü’l-İsrâǿ ve’l-ehdâf elletî termî ileyhâ’sı (Cidde 1988) ve Abdülazîz Kâmil’in Veśâyâ sûreti’l-İsrâǿ fî tekvîni’l-ferd ve’l-müctemaǾ (Küveyt 1990) adlı eserleri de İsrâ sûresi üzerine yapılmış müstakil çalışmalardan bazılarıdır. Vefâ bint Abdullah b. Abdülazîz ez-Züâkî es-Sülûkü’l-insânî fî sûreti’l-İsrâǿ adıyla bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır (1997, Câmiatü Melik Suûd [Riyad]).

BİBLİYOGRAFYA:

Müsned, II, 346; VI, 68, 122; Buhârî, “Tefsîr”, 17/1, 13, 21, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 6; Müslim, “Birr”, 9; Tirmizî, “Şevâbü’l-Ķurǿân”, 21; Nesâî, es-Sünen, Beyrut 1411/1991, VI, 444; Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 471; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XX, 162, 214; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿân (nşr. Sâmi b. Muhammed es-Selâme), Riyad 1418/1997, V, 114; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, I, 976; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, III, 209; Fihristü’l - kütübi’l - ǾArabiyyeti’l-maĥfûža bi’l-Kütübħâneti’l-Ħidîviyye, Kahire 1308, VII/2, s. 591; Elmalılı, Hak Dini, V, 3140-3216; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1996, III, 73-145.

Kâmil Yaşaroğlu