close
close
Kelimenin Kök Hâli ve Türevleri
close

İbrâhîm Sûresi 4. Ayet Meali

Türkçe Transcript
swap_vert close
Vemâ erselnâ min rasûlin illâ bilisâni kavmihi liyubeyyine lehum(s) feyudillu(A)llâhu men yeşâu veyehdî men yeşâ(u)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)
Abdulbaki Gölpınarlı
swap_vert close
Onlara iyice anlatabilmesi için kendi kavminin dilinden başka bir dille hiçbir peygamber göndermedik. Gerçekten de Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola sevk eder ve odur üstün ve hüküm ve hikmet sahibi.
Abdullah-Ahmet Akgül
swap_vert close
Biz her bir elçiyi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (İlahi gerçekleri ve insani görevlerini) apaçık beyan edip (anlatabilsinler). Böylece Allah dilediğini (küfrü ve kötülüğü tercih edeni) şaşırtıp saptırır, dilediğini (imana ve iyiliğe yöneleni) de hidayete erdirir. O Üstün ve Güçlü olandır, Hüküm ve Hikmet sahibidir.
[Not: Bu ayet, Kur’an’ın Arapça bilmeyen kavimlerin kendi dillerine mealen çevrilmesi gerektiğine de işarettir.]  
Abdullah Parlıyan
swap_vert close
Allah'ın emirlerini onlara iyice açıklasın diye, her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık bundan sonra, Allah sapmayı dileyeni, sapıklık içerisinde bırakır. Doğru yolu tutmayı dileyeni de, doğru yola yöneltir. O güçlüdür, O'nun gücüne hiçbir güç ulaşamaz, yine O yaptığı herşeyi, yerli yerince yapar.
Ahmet Tekin
swap_vert close
Allah'ın emirlerini iyice açıklasın diye, her Rasulü, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, yalnız kendi milletinin diliyle gönderdik. Bu sebeple Allah sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselerin hak yoldan uzaklaşıp, dalâleti tercihlerine özgürlük tanır. Sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri doğru yola da sevkeder. O kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.
bk. Kur’an-ı Kerim, 7/158.  
Ahmet Varol
swap_vert close
Biz her peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıklasın. Artık Allah dilediğini sapıklığa düşürür dilediğini de doğru yola eriştirir. O, yücedir, hakimdir.
Ali Bulaç
swap_vert close
Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ali Fikri Yavuz
swap_vert close
Biz, her gönderdiğimiz Peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Artık, Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidayete erdirir. O, her şeye galibdir, hükmünde hikmet sahibidir.
Bahaeddin Sağlam
swap_vert close
Bütün peygamberleri, ancak kendi toplumlarının diliyle gönderdik ki onlara (hakikatleri) açıklasınlar. Bu şekilde Allah, istediğini saptırır, istediğini doğru yola iletir. O, güç, izzet ve hikmet sahibidir.
Bayraktar Bayraklı
swap_vert close
Onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin dili ile gönderdik. Artık Allah dileyeni saptırır, dileyeni de doğru yola iletir. Çünkü O, güçlüdür; hikmet sahibidir.[240]
[240] Ana dili ile eğitim hakkında geniş bilgi için bk. Bayraklı, KUR’ÂN TEFSÎRİ, X, 156-162.  
Besim Atalay
swap_vert close
Onlara açıkça anlatsın diye göndermiş olduğumuz her bir peygamberi ancak kendi ulusunun dilince gönderdik; imdi Allah dilediğin saptırır, dilediğin doğru yola iletir; o emredir, o bilge
Cemal Külünkoğlu
swap_vert close
Biz, her resulü kendi milletinin diliyle gönderdik ki onlara (Allah'ın buyruklarını) iyice anlatsın. Allah, (sapmayı) dileyeni sapıklık içinde bırakır, (doğru yolda kalmayı) dileyeni de doğru yola iletir. O, mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
Bkz. 7/158“Biz, her resulü kendi milletinin diliyle gönderdik” demek, her peygamberi kendisiyle aynı dili konuşan topluma gönderdik ve kitaplarını da aynı dilde indirdik demektir. Bu da gösteriyor ki; her toplum kitabını kendi diliyle almış ve ibadetlerini de kendi diliyle yapmıştır. Dili farklı olan bir kitabın muhatabına mesajını ulaştırması nasıl ki istenilen neticeyi veremezse, bilinmeyen bir dille ibadet etmek de arzu edilen bereketi sağlamaz. İbadetin feyizli olması için ya ibadetin dili öğrenilecek ya da konuşulan dilde ibadet edilecek.  
Cemil Said
swap_vert close
Gönderdiğimiz rasûllerin kâffesi kavimlerinin lisânıyla mütekellimdirler. Allâh kimi ister ise dalâlete, kimi ister ise hidâyete sevk ider. ’Azîz ve hakîmdir.
Diyanet İşleri (Eski)
swap_vert close
Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik. Allah dilediğini saptırır ve dilediğini de doğru yola eriştirir; güçlü olan, Hakim olan O'dur.
Diyanet İşleri (Yeni)
swap_vert close
Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Kur'an Yolu (Diyanet İşleri)
swap_vert close
İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.
Diyanet Vakfı
swap_vert close
(Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir.  
 Her peygamberin ancak kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması, bütün insanlardan tek bir dil ile, mesela Arapça ile anlaşmalarının, yalvarıp niyazda bulunmalarının istenmediğini gösterir. Zaten bir âyet-i kerimede de konuşulan dillerin muhtelif olması dahi Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerinden sayılmıştır. Bunun yanında bu âyet-i kerimenin işaret ettiği önemli noktalardan birisi de, Hakk’a davet ile uğraşanların içinde bulundukları toplumun dilini çok iyi bilmeleri gerektiği hususudur.  
Edip Yüksel
swap_vert close
Biz her elçiyi ancak halkının diliyle göndeririz ki onlara bildirebilsin. ALLAH dileyeni/dilediğini saptırır, dileyeni/dilediğini de doğruya ulaştırır. O, Güçlüdür, Bilgedir.
Cengiz Özakıncı tarafından yazılan "Dil ve Din" adli kitap bu ayetin bildirdigi gerceği güzel ve ilginç örneklerle tartışmaktadır.  
Elmalılı Hamdi Yazır
swap_vert close
Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Bu itibarla Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidayete erdirir. O her şeye galibdir, hükmünde hikmet sahibidir.
Elmalılı Meali (Orijinal)
swap_vert close
Ve biz her gönderdiğimiz Resulü ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki onlara iyi beyan etsin sonra da Allah dilediğini dalâlette bırıkır, dilediğini de hidayete irdirir, ve öyle azîz hakîm o
Emrah Demiryent
swap_vert close
Biz her peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (Allah’ın emir ve yasaklarını kendi dillerinden, anlayacakları bir şekilde) açıklasın. Allah, ısrarla bâtılı tercih eden kimseyi, tercih ettiği sapkınlık üzere bırakır, hidâyete ulaşmak üzere gayret sarf eden kimseyi de (lütfuyla) doğru yola iletir. O, her işinde mutlak galip olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Erhan Aktaş
swap_vert close
Biz, mesajımızı anlaşılır olarak iletebilmesi için hiçbir resulü kendi halkının dilinden başka bir dille göndermedik. Allah, artık dileyen kimseyi saptırır, dileyen kimseyi de hidayete iletir. O, Mutlak Üstün Olan'dır, En İyi Hüküm Veren'dir.
Hasan Basri Çantay
swap_vert close
Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyle göndermedik ki (emr olunduklarını) onlara apaçık anlatsın. Artık Allah kimi dilerse sapdırır, kimi de dilerse doğru yola götürür. O, (irâdesinde) yegâne (haakim ve) gaalibdir, tam hüküm ve hikmet saahibidir.
Hayrat Neşriyat
swap_vert close
Hâlbuki (biz,) her peygamberi ancak kendi kavminin lisânıyla gönderdik ki,(Allah'ın emirlerini) onlara açıklasın! Artık, Allah dilediğini (kendi isyankârlıkları yüzünden) dalâlete atar, dilediğini de (hikmetine binâen kendi lütfuyla) hidâyete erdirir. Çünki O, Azîz (kudreti daîmâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
İhsan Aktaş
swap_vert close
Oysa biz onlara (hakkı) açık bir biçimde bildirebilsin diye (senden önce) hiçbir elçiyi, kendi halkının dilinden başkasıyla göndermedik. Artık bundan sonra Allah (sapmayı) dileyeni (inkâr edip, sapıklığı tercih edeni) sapıklık içinde bırakır, (doğru yolu tutmayı) dileyeni (iman edip, hidayeti tercih edeni) de doğru yola iletir. Ve o üstün ve güçlü olandır, doğru hüküm verendir. *
(*) Bütün ilahî metinler insanlar tarafından anlaşılsın diye vahyedildiğine göre, onlardan her birinin, mesajı ulaştırmakla görevli peygamber hangi kavimdense hitap da ilk ağızda onlara olacağı için, o kavmin diliyle indirilmiş olması zorunludur; Kur’an dahî, evrensel bir mesajı ve hedefi olmasına rağmen bu bakımdan bir istisna değildir. (M. Esed Meali İbrahim-4. Ayet Açıklaması) Ayrıca her elçinin ancak kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması, bütün insanlardan tek bir dil ile mesela Arapça ile anlaşmalarının, yalvarıp niyazda bulunmalarının istenmediğini gösterir. Zaten bir âyet-i kerimede de konuşulan dillerin muhtelif olması dahi Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerinden sayılmıştır. Bunun yanında bu âyet-i kerimenin işaret ettiği önemli noktalardan birisi de, Hakk’a davet ile uğraşanların içinde bulundukları toplumun dilini çok iyi bilmeleri gerektiği hususudur. (Diy. Vakfı Meali İbrahim-4. Ayet Açıklaması) Not: Son ve evrensel bir kitap olan Kur’an’ın Arapça dilinde gelmiş olması hakkındaki detaylı bir bilgi için Yusuf suresi 2. ayetin meal açıklamasına bakılabilir. Ayrıca ayetteki (يشاء) “yeşâ’u”nun faili olan “o” zamiri Allah lafzını değil, (من) “men = kim’i göstermesi, hem Allah’ın insana verdiği özgür iradesiyle, hem de yüce Allah’ın merhamet ve adaletiyle bağdaşmaktadır. Ama bu vb. ayetlerdeki ‘’o’’ zamiri ile Allah lafzını göstermek hem insana verilen özgür iradeye ters düşer hem de yüce Allah’ın merhamet ve adaletine gölge düşürür. Bu nedenle konu ile bütün ilgili âyetler, doğru yola gelmeyi ve sapmayı kişinin fiili olarak göstermektedir. Yani Allah doğru yolu isteyeni doğru yola iletir, inkâr edip sapıklıkta kalmak isteyeni, sapıklığı gerektiren işleri yapanları da sapıklıkta bırakır. İşte Allah bir kimseyi ne zorla hidayete erdirir ne de zorla dalalete iletir. Bu yüzden İman ve inkâr konusunda sorumluluk bütünüyle insana aittir. Zira iman veya inkârı oluşturan irade insanın elindedir…Bkz: وقوله: {لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهْدِي مَن يَشَآءُ) أي: يضل الله من آثر سبب الضلال، ويهدي من آثر سبب الذي به يهتدي؛ يهديه ذلك. وقوله: {لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهْدِي مَن يَشَآءُ}. وقال قائلون: يضل الله من يشاء ويهدي من يشاء: هذا حكم الله؛ أن يضل المكذبين ويهدي المصدقين، لكن الوجه فيه ما ذكرنا بدءاً [أنه] يضل من آثر سبب الضلال؛ ويهدي من يشاء أ أي: من آثر سبب الاهتداء (أبو منصور الماتوريدي، تأويلات أهل السنة للقرآن، جـ. 7، صـ . 458.29) ء. (يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ} مَنْ يشاء الضلالة يضلُّه، ومَنْ يشاء الهداية يَهْديه ((تفسير الخطيب المكي) فجعل يشاء هنا ليست مرجع الضمير إلى الله، ولكن مرجع الضمير إلى كلمة (مَنْ)، مَنْ شاء الضلالة أضلَّه الله، ومَنْ شاء الهداية هَدَاه الله) وقال الله عز وجل{وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلكِن يُضِلُّ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ وَلَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ}(النحل : 93) فكيف نسأل عما كنا نعمل إن لم يكن فعل الهداية والضلالة بأيدينا ولنا فيه إشاءة فإن الضمير في "يشاء" عائد على المفعول ،فالإنسان هو الذي يشاء الهداية أو الكفر ،قال تعالى"فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر ،وقال تعالى"إنا هديناه السبيل إما شاكرا وإما كفورا ...،ومن هنا فلا حجة لأحد في هذه الآية ،ولا يحق له القول كيف يعذبنا الله وهو لم يرد هدايتنا ،أو أنني لا أصلي لأن الله لم يهدني ،ويضع المسؤولية على عاتق الله سبحانه وتعالى ، قال تعالى:{وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يُرِيدُ } (16) سورة الحـج ، أي يهدي الإنسان الذي يريد الهداية (الهداية تبدأ من الإنسان - ملتقى أهل الحديث) من يشاء الهُدى يهديه الله سبحانه وتعالى، ومن يشاء الضلالة بمعنى أنه ينطلق في طريق الضلالة فلابدَّ من أن يصل إلى نهاية الطريق فيضلِّه الله لأن هذا طلبه، وهذه رغبته، وهذه إرادته، ،( الدرس : 1 - سورة ابراهيم - تفسير الآيات 1 – 5 – موسوعة الامام النابلوسي) فيُضِلُّ الله مَنْ يَشَاءُ}: يُضل؛ أيْ: من اختار لنفسه طريق الضّلال، والإعراض عن منهج الله، واستمر على ذلك وابتعد، عندها يتركه الله سبحانه لما اختاره لنفسه من الضّلال والخذلان {وَيَهْدِى مَنْ يَشَاءُ}: ويهدي من اختار لنفسه طريق الهداية، والطّاعة، ويمدُّ له، ويزيد في هدايته (كتاب تفسير القرآن الثري الجامع – (*) Bütün ilahî metinler insanlar tarafından anlaşılsın diye vahyedildiğine göre, onlardan her birinin, mesajı ulaştırmakla görevli peygamber hangi kavimdense hitap da ilk ağızda onlara olacağı için, o kavmin diliyle indirilmiş olması zorunludur; Kur’an dahî, evrensel bir mesajı ve hedefi olmasına rağmen bu bakımdan bir istisna değildir. (M. Esed Meali İbrahim-4. Ayet Açıklaması) Ayrıca her elçinin ancak kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması, bütün insanlardan tek bir dil ile mesela Arapça ile anlaşmalarının, yalvarıp niyazda bulunmalarının istenmediğini gösterir. Zaten bir âyet-i kerimede de konuşulan dillerin muhtelif olması dahi Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerinden sayılmıştır. Bunun yanında bu âyet-i kerimenin işaret ettiği önemli noktalardan birisi de, Hakk’a davet ile uğraşanların içinde bulundukları toplumun dilini çok iyi bilmeleri gerektiği hususudur. (Diy. Vakfı Meali İbrahim-4. Ayet Açıklaması) Not: Son ve evrensel bir kitap olan Kur’an’ın Arapça dilinde gelmiş olması hakkındaki detaylı bir bilgi için Yusuf suresi 2. ayetin meal açıklamasına bakılabilir. Ayrıca ayetteki (يشاء) “yeşâ’u”nun faili olan “o” zamiri Allah lafzını değil, (من) “men = kim’i göstermesi, hem Allah’ın insana verdiği özgür iradesiyle, hem de yüce Allah’ın merhamet ve adaletiyle bağdaşmaktadır. Ama bu vb. ayetlerdeki ‘’o’’ zamiri ile Allah lafzını göstermek hem insana verilen özgür iradeye ters düşer hem de yüce Allah’ın merhamet ve adaletine gölge düşürür. Bu nedenle konu ile bütün ilgili âyetler, doğru yola gelmeyi ve sapmayı kişinin fiili olarak göstermektedir. Yani Allah doğru yolu isteyeni doğru yola iletir, inkâr edip sapıklıkta kalmak isteyeni, sapıklığı gerektiren işleri yapanları da sapıklıkta bırakır. İşte Allah bir kimseyi ne zorla hidayete erdirir ne de zorla dalalete iletir. Bu yüzden İman ve inkâr konusunda sorumluluk bütünüyle insana aittir. Zira iman veya inkârı oluşturan irade insanın elindedir…Bkz: وقوله: {لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهْدِي مَن يَشَآءُ) أي: يضل الله من آثر سبب الضلال، ويهدي من آثر سبب الذي به يهتدي؛ يهديه ذلك. وقوله: {لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهْدِي مَن يَشَآءُ}. وقال قائلون: يضل الله من يشاء ويهدي من يشاء: هذا حكم الله؛ أن يضل المكذبين ويهدي المصدقين، لكن الوجه فيه ما ذكرنا بدءاً [أنه] يضل من آثر سبب الضلال؛ ويهدي من يشاء أ أي: من آثر سبب الاهتداء (أبو منصور الماتوريدي، تأويلات أهل السنة للقرآن، جـ. 7، صـ . 458.29) ء. (يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ} مَنْ يشاء الضلالة يضلُّه، ومَنْ يشاء الهداية يَهْديه ((تفسير الخطيب المكي) فجعل يشاء هنا ليست مرجع الضمير إلى الله، ولكن مرجع الضمير إلى كلمة (مَنْ)، مَنْ شاء الضلالة أضلَّه الله، ومَنْ شاء الهداية هَدَاه الله) وقال الله عز وجل{وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلكِن يُضِلُّ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ وَلَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ}(النحل : 93) فكيف نسأل عما كنا نعمل إن لم يكن فعل الهداية والضلالة بأيدينا ولنا فيه إشاءة فإن الضمير في "يشاء" عائد على المفعول ،فالإنسان هو الذي يشاء الهداية أو الكفر ،قال تعالى"فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر ،وقال تعالى"إنا هديناه السبيل إما شاكرا وإما كفورا ...،ومن هنا فلا حجة لأحد في هذه الآية ،ولا يحق له القول كيف يعذبنا الله وهو لم يرد هدايتنا ،أو أنني لا أصلي لأن الله لم يهدني ،ويضع المسؤولية على عاتق الله سبحانه وتعالى ، قال تعالى:{وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يُرِيدُ } (16) سورة الحـج ، أي يهدي الإنسان الذي يريد الهداية (الهداية تبدأ من الإنسان - ملتقى أهل الحديث) من يشاء الهُدى يهديه الله سبحانه وتعالى، ومن يشاء الضلالة بمعنى أنه ينطلق في طريق الضلالة فلابدَّ من أن يصل إلى نهاية الطريق فيضلِّه الله لأن هذا طلبه، وهذه رغبته، وهذه إرادته، ،( الدرس : 1 - سورة ابراهيم - تفسير الآيات 1 – 5 – موسوعة الامام النابلوسي) فيُضِلُّ الله مَنْ يَشَاءُ}: يُضل؛ أيْ: من اختار لنفسه طريق الضّلال، والإعراض عن منهج الله، واستمر على ذلك وابتعد، عندها يتركه الله سبحانه لما اختاره لنفسه من الضّلال والخذلان {وَيَهْدِى مَنْ يَشَاءُ}: ويهدي من اختار لنفسه طريق الهداية، والطّاعة، ويمدُّ له، ويزيد في هدايته (كتاب تفسير القرآن الثري الجامع – محمد الهلال)  
İlyas Yorulmaz
swap_vert close
Biz hiçbir elçiyi, kendi kavminin dilinden başka bir dille göndermedik ki, onlara Allah’ın ayetlerini açıklasın. Allah dileyeni sapıklık içinde bırakır, dileyeni de doğru yola iletir. Çünkü O çok güçlü ve her şeyin hükmünü verendir.
İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu
swap_vert close
Biz hangi ulusa elçi gönderdikse onu ancak ulusunun diliyle gönderdik: Allah’ın buyruklarını apaçık anlatabilsin diye. Ondan sonra da Allah kimi dilerse saptırır, kimi dilerse doğru yola iletir. Allah erklidir, doğruyu bildiricidir.
İsmail Hakkı İzmirli
swap_vert close
Her bir peygamberi ancak, kavmine beyan etsin diye o kavmin lisanıyle gönderdik. Allah dilediğini sapıklığa düşürür, dilediğini de yola getirir. O, galib-i yektadır, hakimdir.
İsmail Yakıt
swap_vert close
Biz her elçiyi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara iyice açıklasın. Allah dilediğini saptırır,¹ dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, Azîz’dir, Hakîm’dir.
1 “Dilediğini saptırır/sapıklık içinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir” şeklinde tercüme ettiğimiz bu ayet Bakara, 2/26’daki “Allah ancak günahta ısrar edenlerden/yoldan çıkmış olanlardan (fâsıkîn) başkasını saptırmaz” ayetiyle beraber ele alınmalıdır. Nitekim Zamahşerî: “Allah, yüzüstü bırakılmayı hak edenlerin dışında kimseyi yüzüstü bırakmaz. Buna karşılık yardım ve desteği hak edenlerin dışında da kimseye yardım ve destek vermez” şeklinde yorumlamaktadır. Bu konuda Matüridî de “Allah, sapkınlık yoluna götüren sebebi tercih edeni sapkınlığa, doğru yola götüren sebebi tercih edeni de doğru yola götürür” demektedir.  
Kadri Çelik
swap_vert close
Biz onlara (halkına) apaçık anlatsın diye hiç bir peygamberi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik. Böylece Allah, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete eriştirir. O üstün güç sahibidir, hikmet sahibidir.
Mahmut Kısa
swap_vert close
Ey Muhammed! Biz senden önce de her Peygamberi ancak kendi halkının diliyle gönderdik ki, onlara mesajımızı açıkça anlatabilsinler. İşte bu açık ve net duyurudan sonra Allah, kötülüğü tercih ederek sapıklıkta kalmak isteyenleri sapıklıkta bırakır, samîmî olarak gerçeğe, doğruya ulaşmak isteyenleri de doğru yola iletir. Çünkü O, sonsuz kudret sahibidir, her konuda en âdil hükmü veren, sonsuz hikmetiyle her şeyi yerli yerince yapan bir hakîmdir. İşte size, o Peygamberlerden bir örnek:
Mahmut Özdemir
swap_vert close
Onlara açıklaması için her bir rasûlü ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Allah, dileyeceği kimseleri şaşırtıyor; Dileyeceği kimseleri doğru yola eriştiriyor. O Hakîm Azîz’dir.
Mehmet Çakır
swap_vert close
Biz halkına bir güzel anlatabilsin diye bütün elçilere kendi toplum diliyle hitap ettik. Allah, kimini şaşırtır, kimini yola getirir. Çünkü, görkemli gücü ile egemen olan odur...
Mehmet Çoban
swap_vert close
İnsanlara emirlerimizi açıklamaları, yasalarımızı anlaşılır şekilde uygulamaları için bütün elçilerimizi toplumlarının diliyle gönderdik. Ayetlerimizle doğru ile yalanı, gerçekle batılı, iyi ile kötüyü ayırt eden bilgiler verdik. İnsanları kendi iradeleriyle seçip yaşamaları, yaşadıkları hayatın sorumluluklarını üstlenmeleri için özgür bıraktık. Ayetlerimiz insanlara gerektiği gibi açıklanıp, resullerimiz tarafından uygulamaları örneklendirildikten sonra; dileyen inkârına devam eder, dileyen inanarak yasalarımıza uygun hayat yaşar. Rabbin hiç kimseye muhtaç değildir. Çünkü bütün güç, bütün kuvvet Rabbine aittir. Ne inkâr edenler nedeniyle Rabbinin gücü kuvveti azalır, ne de inananlar nedeniyle Rabbinin gücü kuvveti artar. Onun için hiç kimse inkâr ederek Rabbini güçsüz bıraktığını, inanarak Rabbine güç kattığını zannetmesin! İnsanların inanıp inanmamaları sadece kendileri içindir. İnanan, yasalarımıza uyarak yaşayan mükâfatını alır. İnkâr eden, yasalarımıza karşı çıkan, kendi uydurdukları yasalarla yaşayanlar cezasını hak eder. Hiç kimseye hak etmediğiyle hüküm vermeyiz.
Mehmet Okuyan
swap_vert close
(Allah’ın emirlerini) onlara açıklasın diye her elçiyi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. [*] Allah dileyeni (layık gördüğünü) saptırır, dileyeni (layık gördüğünü) de doğru yola ulaştırır. [*] O güçlüdür, doğru hüküm verendir.
Bu cümlede Yüce Allah’ın peygamber görevlendirmedeki sistemine dikkat çekilmekte, her peygamberin yalnızca kendi kavminin diliyle görevlendirildiği ifade edilmektedir. Bu ayette dillerin birbirinden üstün olmadığına, vahyin ilk muhataplarının dilinin tercih edildiğine dikkat çekilmektedir. ,Bu cümle şöyle de tercüme edilebilir: “Allah dilediğini (layık olanı) saptırır, dilediğini (layık olanı) ise doğru yola ulaştırır.”; “Allah (azabı tercih edip) dileyeni (layık gördüğünü) saptırır, (bağışlanmayı) dileyeni (layık gördüğünü) ise doğru yola ulaştırır.” Benzer mesajlar: Bakara 2:284; Âl-i İmrân 3:129; Mâide 5:18, 40; Ra‘d 13:27; Nahl 16:93; Hacc 22:16; ‘Ankebût 29:21; Fâtır 35:8; Fetih 48:14; Müddessir 74:31.  
Mehmet Türk
swap_vert close
Biz, (emirlerimizi) kendilerine açıkça anlatmaları için Peygamberlerin tamamını kesinlikle kendi kavminin diliyle¹ gönderdik. Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğine de hak yolu gösterir. Zîrâ O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Bu âyete göre; insanlara dini anlatan kişinin, onların anlayacağı bir dille anlatmak mecburiyeti vardır. Yani anlaşılmayan tebliğin faydası yoktur. Ayrıca tebliğci dini anlatırken, (لِيُبَيِّنَ لَهُمْ) emrine göre; bir de beyan etmek yani açıklamak zorundadır.  
Muhammed Esed
swap_vert close
BİZ HER ELÇİYİ, mutlaka kendi halkının diliyle [vahyedilmiş bir mesajla] gönderdik ki, [hakkı] onlara açık (ve dolaysız) bir biçimde ulaştırabilsin; ³ artık bundan sonra Allah [sapmayı] dileyeni sapıklık içinde bırakır, [doğru yolu tutmayı] dileyeni de doğru yola yöneltir, ⁴ çünkü doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen en yüce iktidar sahibi O’dur.
3 Bütün ilahî metinler insanlar tarafından anlaşılsın diye vahyedildiğine göre, onlardan her birinin, mesajı ulaştırmakla görevli peygamber hangi kavimdense hitap da ilk ağızda onlara olacağı için, o kavmin diliyle indirilmiş olması zorunludur; Kur’an dahî, evrensel bir mesajı ve hedefi olmasına rağmen (karş. 7:158’e dair 126. not) bu bakımdan bir istisna değildir.4 Yahut: “Dilediğini saptırır/sapıklık içinde bırakır; dilediğini de doğru yola yöneltir”. “Allah’ın saptırması” ya da “sapıklık içinde bırakması”na ilişkin tüm Kur’ânî atıflar ancak, 2:26-27’de ortaya konan “Allah, kendisine karşı taahhütlerini bozan fasıklardan başkasını saptırmaz” ilkesiyle birlikte düşünülmeli, bu temel üzerinde değerlendirilmelidir (bu konuda ayrıca bkz. 2. sure, 19. not); bu, şu demektir: insanın sapıp da “yoldan çıkması”, kelimenin avamî anlamıyla “kader”in ya da “alınyazısı”nın keyfî bir sonucu değil, fakat kesinlikle insanın kendi tutum ve eğilimlerinin bir sonucudur (karş. 2. sure, 7. not). Yukarıdaki ayete ilişkin yorumunda Zemahşerî, insanın elinde tuttuğu bu serbest seçim imkanı üzerinde durarak şunu belirtmektedir: “Allah, tutum ve davranışlarının gidişi itibariyle asla imana ermeyeceğini bildiği insanların dışında hiç kimseyi saptırmaz, sapıklık içinde bırakmaz; ve yine Allah, imana olan eğilimini bildiği insanların dışında kimseyi doğru yola yöneltmez, doğru yola sokmaz. Bunun içindir ki, yukarıdaki ayette Allah’a izafe edilen ‘saptırma/sapıklık içinde bırakma’ ifadesi, Allah’ın, sapmaya eğilim gösteren kişiyi rahmet ve hidayetinden yoksun kılarak kendi haline bırakması (tahliye) anlamına, ‘doğru yola yöneltme’ (hidayet) ifadesi ise, bunu hak eden kişiye başarı (tevfîk) ve destek sağlaması anlamına gelmektedir. Bu itibarla, “Allah, yüzüstü bırakılmayı hak edenlerin dışında kimseyi yüzüstü bırakmaz; buna karşılık yardım ve desteği hak edenlerin dışında kimseye yardım ve destek vermez”. Zemahşerî, 16:93’de benzer bir ifadeyi yorumlarken de şöyle diyor: “[Allah, bile-isteye] hakkı inkar yolunu seçip bu [inkarcılığı]nda inat göstereceğini bildiği kimseyi yüzüstü bırakır; ve ... imanı seçeceğini bildiği kimseye de (bu yolda) yardım ve destek bahşeder: Bu durum, sonucun [insanın] serbest seçimine (ihtiyâr), yani [Allah’ın] destek ve yardımını mı yoksa yüzüstü bırakıp yardımından uzak tutmasını mı hak etmesine bağlı olduğunu göstermekte, insanın liyakatini hesaba katmayan cebrî yorumları hükümsüz kılmaktadır”.  
Mustafa Çavdar
swap_vert close
Biz, vahyi açık ve net olarak iletebilsin diye, her elçiyi kendi halkının diliyle gönderdik.1 Allah artık, sapkınlığı tercih edeni sapkınlığa iletir, doğru yolu tercih edeni de doğru yola iletir.2 Zira O her işi mükemmel ve her hükmü doğru olandır.3, 19/97, 41/44, 22/256, 16/93, 28/56, 34/8, 32/255, 4/87-122, 34/26
Mustafa İslamoğlu
swap_vert close
BİZ her elçiyi yalnızca kendi kavminin diliyle gönderdik ki, mesajı onlara açık ve net olarak iletsin.[¹⁹⁸⁶] Bundan sonradır ki Allah tercih edeni/ettiğini saptıracak, tercih edene/ettiğine hidayet edecektir:[¹⁹⁸⁷] Zira her işinde mükemmel olan, hükmünde tam isabet eden O’dur.
[1986] Elçilerle gönderilen mesajın gönderildikleri toplumların diliyle olmasının gerekçesi dikkat çekicidir: “..mesajı onlara açık ve net olarak iletsin”. Burada vahyin beşer diliyle indirilmesinin maksadı verilmektedir. O maksat açık ve net olarak anlaşılmaktır. Zira vahyin indiriliş amacı, ancak anlaşılmasıyla gerçekleşir. [1987] Zımnen: Sapmayı tercih edenin sapmasını tercih eder, hidayeti tercih edenin hidayetini tercih eder. Men yeşâ’ ibarelerinin geçtiği birçok yerde standart olan “tercih edeni/tercih ettiğini” veya “hak edip isteyeni/istediğini” şeklindeki çevirimizin dilsel gerekçesi, men ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin iki özneyi (insan ve Allah/men ve huve) de gören konumudur. İki özneyi de gören men yeşâ’ ibaresi, hem “tercih eden kimseyi” hem de “tercih ettiği kimseyi” anlamını birlikte verir. Biz mealimiz boyunca, ilâhî irade ile beşeri iradenin etkileşim içinde olduğu bağlamlarda men yeşâ’ ibaresini, “tercih edeni/tercih ettiğini” şeklinde karşıladık. Bu iki özneyi birlite gören çevirimizin dilsel ve lafzi gerekçesidir (Krş: 16:2, not 4). Geleneksel tefsir, kaderciliğin baskısı altında şekillenen kelâmın da etkisiyle, şâe fiilini “tercih edip yapma/yaratma” asli anlamından çıkarıp, “irade etti” (erâde) sınai anlamına taşımıştır. Bu konuda Matüridi (ö. 333) istisna teşkil etmektedir. O bu âyeti açıklarken, şâe fiilini diğer müfessirler gibi erâde ile değil, “tercih etti” anlamına gelen âsera ile tefsir etmiştir (Te’vîlât, VII, 458). Bir de çevirimizin istikrai ve Kur’ani gerekçesi vardır ki, birincisinden daha kesindir. Soru şudur: Allah saptırır mı? Kur’an’da yudillullahu men yeşâ’ ve yehdî men yeşâ’ ibaresinin geldiği tüm âyetleri “Allah dilediğini saptırır, dilediğine hidayet eder” şeklinde anlayan ve çevirenler, doğru mu söylüyorlar? Madem dilediğini saptırıyor, niçin sapanları cezalandırıyor? Madem cezalandırıyor, niye saptırıyor? Madem insanlar O dilediği için sapıp, O dilediği için hidayet buluyorlar, o zaman bu kadar peygamberi, kitabı niçin gönderiyor? O elçiler niçin davete adanıyor, eza cefa çekiyor, ölümü göze alıyorlar? Madem Allah saptırıyor, o zaman “Ebu leheb’in eli niçin kurusun?” Sapanların akıbeti niçin azap olsun? Gerçekten de Allah dilediğini mi saptırır, yoksa sapmayı tercih edenin sapmasını mı tercih eder, yani ona izin mi verir? İşte cevabı kolaylaştıran ipuçları: “Allah kâfir bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.” (2:264 ve daha bir çok yerde). “Allah günahkarlıkta (ittifak hâlindeki) bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.” (5:108 ve daha bir çok yerde). “Allah zulme gömülmüş bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.” (2:258 ve 8 ayrı yerde daha). “Yalanı tabiat haline getiren hiçbir nankörü, Allah asla doğru yola yöneltmez.” (39:3). “Allah yalan dolanla kendini ziyan eden birini asla hedefe ulaştırmaz.” (40:28). Onlarca âyet böyle söylerken, hâlâ men yeşâ’ ibarelerini insani özneyi gören gözünü kör ederek, sadece ilâhî özneyi gören gözüyle çevirmek, hem Allah’a iftira, hem insana haksızlık, hem de ilâhî ve beşeri emeğe saygısızlıktır. İşte bu iki nedenle men yeşâ’ ibareleri çift özneyi gören konumuna layık olarak çevrilmek zorundadır. Zira kul hak etmeden Allah ceza da, bela da vermez. Kulun ceza ve belayı hak eden işler yapması, açık veya örtük, onun o akıbeti “istemesi” anlamına gelir. (Konuyla ilgili örnek âyet ve daha ayrıntılı açıklamalar için bkz: 10:25; 13:27; 24:21, notlar.)  
Orhan Kuntman
swap_vert close
Biz her peygamberi (Rabbinin emir ve yasaklarını onlara) apaçık anlatsın diye kendi kavminin diliyle gönderdik. (Peygamberler ne kadar uğraşsalar herkesi doğru yola iletemezler, onlar ancak Rablerinin izniyle kavimlerinin bireylerini küfür karanlıklarından iman nuruna çıkarmaya çalışırlar, yoksa) Allah, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidayete erdirir. (Çünkü kimin hidayete layık olduğunu ancak O bilir) Her şeye gücü yetendir, hüküm ve hikmet sahibidir O!
Osman Fırat
swap_vert close
Biz, hiç bir resulü kendi kavminin dilinin dışında göndermedik ki, kavmine (Allah’ın mesajını) açıklasın. Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini yola iletir. O, azizdir, hakimdir.
Ömer Nasuhi Bilmen
swap_vert close
Ve Biz her peygamberi ancak kendi kavminin lisaniyle gönderdik ki, onlara beyan etsin. Artık Allah Teâlâ dilediğini saptırır ve dilediğini doğru yola sevkeder. Ve azîz, hakîm olan O'dur.
Suat Yıldırım
swap_vert close
Biz her peygamberi, kendi milletinin lisanı ile gönderdik, ta ki onlara hakikatleri iyice açıklasın. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir). [7, 158]
Allah hangi millete peygamber gönderirse, mesajını o milletin dili ile gönderir. Maksat, onların iyice anlamalarıdır. Bu sebeple bu âyet, kitabın mânalarının diğer dillere çevrilmesini de gerektirir. Fakat mesajı anlamak, kabulü gerektirmez. Bu, insanın tercihinden sonra Allah’ın takdirine bağlıdır.  
Süleyman Ateş
swap_vert close
Biz, her elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıklasın. Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini yola iletir. O, azizdir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Süleyman Tevfik
swap_vert close
Biz gönderdiğimiz rasûllari kendi kavimlerinin lisânıyla gönderdik ki onlara hakkı beyân ve izhâr iderler. Allâh istediğini dalâlete ve dilediğini hidâyete götürir. O gâlib ve kâdir, muktezâ-yı hikmeti imhâl itmez hakîmdir.
Süleymaniye Vakfı
swap_vert close
Biz, her resulü[1] kendi halkının dili ile gönderdik ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur.
[1] Resul (رسول), "gönderilen" demektir. Bir bilgiyi iletmek için gönderilen elçiye resul dendiği gibi onunla gönderilen bilgiye de resul denir (Müfredat). Kur'an'daki resul kelimeleri ya elçi ya da Allah'ın Kitabı anlamındadır. Elçi ölümlü, Kitap kalıcıdır. Uhud savaşında Nebîmiz'in öldüğüne dair haberlerin yayılması üzerine Allah Teâlâ şöyle demiştir: "Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?" (Al-i İmran 3/144) Arap toplumuna, Arap dili ile gönderilen resul, Kur'an olduğu için bu âyette kelimeye başka anlam verilemez. Âyet, Allah'ın kitabının, her topluma kendi dili ile ulaştırılması gerektiğini bildirmektedir.  
Şaban Piriş
swap_vert close
Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik. Allah dilediğini sapıklıkta bırakır ve dilediğini de doğru yola çıkarır; güçlü olan, Hakim olan O'dur.
Ümit Şimşek
swap_vert close
Biz herbir peygamberi, onlara dinlerini açıklasın diye, kendi milletinin lisanıyla gönderdik. Sonra Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O herşeyin mutlak galibi ve sonsuz hikmet sahibidir.
Yaşar Nuri Öztürk
swap_vert close
Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle gönderdik ki, onlara açık-seçik beyanda bulunsun. Bunun ardından, Allah dilediğini saptırır, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzlar. Azîz'dir, Hakîm'dir O!
Eski Anadolu Türkçesi
swap_vert close
daħı viribimedük hįç yalavaç illā ķavmı dili-y-ile tā bellü eyleye anlara. pes azdura Tañrı anı kim diler daħı ŧoġru yol göstere aña kim diler. daħı ol güci yiter beñdeşsüzdür dürüst işlü sözlü.
Satıraltı Meal (1534)
swap_vert close
Daḫı göndermedük hīç resūl illā ḳavm dili‐y‐le, tā bellü eyleye anlara. Pesazdura Tañrı anı kim diler, daḫı doġru yol gösterür aña kim diler. Oldurbeñdeşsüz, dürüst işlü.
Bunyadov-Memmedeliyev
swap_vert close
Biz hər bir peyğəmbəri yalnız öz millətinin dilində (danışan) göndərdik ki, (Allahın əmrlərini) ona izah edə bilsin. Allah istədiyi kimsəni zəlalətə salar (haqq yoldan sapdırar), istədiyini də doğru yola yönəldər. O, yenilməz qüvvət sahibi, hikmət sahibidir!
M. Pickthall (English)
swap_vert close
And We never sent a messenger save with the language of his folk, that he might make (the message) clear for them. Then Allah sendeth whom He will astray, and guideth whom He will. He is the Mighty, the Wise.
Yusuf Ali (English)
swap_vert close
We sent not a messenger except (to teach) in the language(1874) of his (own) people, in order to make (things) clear to them. Now Allah leaves straying those whom He pleases:(1875) and guides whom He pleases: and He is Exalted in power, full of Wisdom.
1874 If the object of a Message is to make things clear, it must be delivered in the language current among the people to whom the Messenger is sent. Through them it can reach all mankind. There is even a wider meaning for "language". It is not merely a question of alphabets, letters, or words. Each age or people-or world in a psychological sense -casts its thoughts in a certain mould or form. Allah's Message - being universal -can be expressed in all moulds and forms, and is equally valid and necessary for all grades of humanity, and must therefore be explained to each according to his or her capacity or receptivity. In this respect the Qur'an is marvellous. It is for the simplest as well as the most advanced. 1875 "Whom He pleases": the usual expression for Mashi'ah, the universal Will and Plan, which is All-Wise and on the highest plane of goodness and righteousness. (Cf. 16:93).  
Muhammed Hüseyin (R.A.)
play_arrow bookmark save_alt more_vert
  • content_copyÂyeti Kopyala
  • linkLinki Kopyala
  • photo_cameraGörüntü Oluştur
  • videocamVideo Oluştur
وَمَٓا اَرْسَلْنَا
ve göndermedik
مِنْ رَسُولٍ
bir resulü
اِلَّا
ancak
بِلِسَانِ
diliyle
قَوْمِه۪
kendi kavminin
لِيُبَيِّنَ
iyice açık- lasın diye
لَهُمْۜ
onlara
فَيُضِلُّ
dalâlette bırakır
اللّٰهُ
Allah
مَنْ
o kim- seyi ki
يَشَٓاءُ
diler
وَيَهْد۪ي
ve hidâyete erdirir
مَنْ
o kim- seyi ki
يَشَٓاءُۜ
diler
وَهُوَ
ve O
الْعَز۪يزُ
Azîz'dir
الْحَك۪يمُ
Hakîm'dir
Biz, (âyetlerimizi) onlara iyice açıklasın diye her resulü ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Allah, dilediğini (küfründe inat edeni) dalâlette bırakır, dilediğini (hidâyeti isteyeni) de hidâyete erdirir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).
مَا
Zamir
مَا
Ne, şey, geçmiş zamanın olumsuzluk eki
اَرْسَلَ
Fiil-IV
ر س ل
Gönderdi
مِن
Harf-i cer
مِن
-den, -dan
رَسُول
İsim
ر س ل
Resul, elçi
اِلَّا
Edat
اِلَّا
Ancak, sadece, başka, hariç, dışında, yalnız
لِسَان
İsim
ل س ن
Dil, lisan, anılan
قَوْم
İsim
ق و م
Kavim, topluluk, toplum
بَيَّنَ
Fiil-II
ب ي ن
Açıkladı, beyan etti, gösterdi
لَهُمْ
Zamir
لَهُمْ
Onlar için, onlara, onların
اَضَلَّ
Fiil-IV
ض ل ل
Dalâlette bıraktı, dalâlete düşürdü, saptırdı, dalâlete sürükledi, boşa çıkardı
اَللَّه
Özel isim
ا ل ه
Allah
مَن
Şart edatı
مَن
Kim, kimdir, kimse
شَاءَ
Fiil-I
ش ي ا
Diledi, istedi
هَدَى
Fiil-I
ه د ي
Hidâyet etti, başarıya ulaştırdı, yol gösterdi, sevk etti
مَن
Şart edatı
مَن
Kim, kimdir, kimse
شَاءَ
Fiil-I
ش ي ا
Diledi, istedi
هُوَ
Zamir
هُوَ
O
عَزِيز
İsim
ع ز ز
Azîz (Allah'ın ismi, esmasıdır. Bütün şeref ve kudretin sahibi olan demektir), üstün, aziz, güçlü, şerefli, izzet sahibi, meşakkatli
حَكِيم
İsim
ح ك م
Hakîm (Allah'ın esması, ismidir. Her işinde hikmet ve hayr olan demektir), hikmet dolu, hikmetli