الٓـرٰ۠قف كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ
Elif. Lâm. Râ. (Resulüm! Bu Kur'ân) Rabblerinin izniyle insanları (cehalet ve nefsani) karanlıklardan nûra; (yani) Azîz, Hamîd (bütün şerefin, kudretin, hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zat) olan (Allah')ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir Kitâb'tır.
اَللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ
O Allah ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. (Âhirette kendilerini bekleyen) Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay hâline!
اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ
Onlar ki dünya hayatını âhirete göre daha çok severler (ve tercih ederler), (insanları) Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar (haktan) uzak (derin) bir dalâlet içindedirler.
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪ لِيُبَيِّنَ لَهُمْۜ فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Biz, (âyetlerimizi) onlara iyice açıklasın diye her resulü ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Allah, dilediğini (küfründe inat edeni) dalâlette bırakır, dilediğini (hidâyeti isteyeni) de hidâyete erdirir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
Andolsun ki Biz Mûsâ'yı da, "kavmini karanlıklardan nûra çıkar ve onlara Allah'ın (onları nimet veya musibet vererek imtihan ettiği) günlerini hatırlat" diye âyetlerimiz (ve mucizelerimiz)le gönderdik. Muhakkak ki bunda, sabreden (ve) şükreden herkes için âyetler (ibret ve deliller) vardır.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟
Hani bir zamanlar Mûsâ, kavmine demişti ki: "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (O) sizi Firavun'un ehlinden (ve adamlarından) kurtarmıştı. (Sizler dünyayı âhirete tercih ettiğiniz, Firavun'a ve ehline boyun büktüğünüz için) Onlar size azabın en kötüsünü reva görüyor; (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (yani kızlarınızı) ise sağ bırakıyorlardı. Bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı."
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ
Hatırlayın ki Rabbiniz size, "eğer şükrederseniz muhakkak size (olan nimetimi) arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!" diye duyurmuştu.
وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ حَم۪يدٌ
Mûsâ (devamında) dedi ki: "Eğer siz ve yeryüzünde olanların hepsi nankörlük etseniz de (iyi bilin ki) şüphesiz Allah Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır)."
اَلَمْ يَاْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَۜۛ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜۛ لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُۜ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ وَقَالُٓوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ وَاِنَّا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَـنَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ
Sizden önceki Nûh, Âd, ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin -ki onları Allah'tan başkası bilmez- haberi size gelmedi mi? Resulleri onlara apaçık deliller (âyetler ve mucizeler)le geldi de onlar (öfkeden parmaklarını ısırmak için) ellerini ağızlarına götürüp, "biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz. Doğrusu biz, sizin bizi (kulluğa) çağırdığınız kuşku verici şeyden derin bir şüphe içindeyiz" dediler.
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا فَاْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ
Resulleri (ise onlara) dedi ki: "Göklerin ve yerin Fâtır'ı (yoktan yaratanı) Allah hakkında şüphe (edilir) mi? (O) Sizin günahlarınızdan (dilediğini) bağışlamak ve sizi(n ecelinizi) belli bir vakte kadar ertelemek için sizi (hakka) davet ediyor." Onlar dediler ki: "Siz de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden alıkoymak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil (mucize) getirin!"
قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَمَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نَاْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Resulleri onlara dedi ki: "(Evet) Biz de ancak sizin gibi bir beşeriz; fakat Allah, kullarından dilediğine (resullük nimetini) lütfeder. Bir de Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil (mucize) getirmemiz mümkün değildir. O hâlde mü'minler ancak Allah'a (güvenip) tevekkül etsinler."
وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَاۜ وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَيْتُمُونَاۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ۟
"Hem biz niçin Allah'a tevekkül etmeyelim? Andolsun ki bizi, (hak olan) yollarımıza (O) hidâyet etmiştir. (Şimdi) Bize yaptığınız eziyetlere de mutlaka sabredeceğiz. Tevekkül edenler de yalnız Allah'a (güvenip) tevekkül etsinler."
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِم۪ينَۙ
Ama kâfir olanlar, resullerine dediler ki: "Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!" Bunun üzerine Rabbleri onlara şöyle vahyetti: "(Biz, o) Zalimleri muhakkak helâk edeceğiz!"
وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَام۪ي وَخَافَ وَع۪يدِ
"Ve onlardan sonra sizi mutlaka o yere yerleştireceğiz. İşte bu (söz), (kıyamet günü herkesin hesap vermek için geleceği) makamımdan korkan ve (azap) vaadimden sakınan kimseler içindir."
وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍۙ
(O resuller, müşriklere karşı) Fetih istediler (Allah da onlara, fethi ihsan etti). Ve (böylece) her inatçı zorba (dünyada) harab oldu (yok olup gitti).
مِنْ وَرَٓائِه۪ جَهَنَّمُ وَيُسْقٰى مِنْ مَٓاءٍ صَد۪يدٍۙ
Ardından da (âhirette o inatçı zorbaya) cehennem vardır. Kendisine (orada) irinli bir su içirilecektir!
يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُس۪يغُهُ وَيَاْت۪يهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍۜ وَمِنْ وَرَٓائِه۪ عَذَابٌ غَل۪يظٌ
Onu yudumlamaya çalışacak; fakat boğazından geçiremeyecektir. Ona her yönden ölüm gelecek; fakat ölmeyecek, (bunun) ardından da (ona) sağlam (kurtuluşu imkânsız) bir azap gelecektir.
مَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍنِ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَيْءٍۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ
Rabblerini inkâr edenlerin durumu şöyledir; onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. (Dünyada) Kazandıkları hiçbir şeyi (âhirette) elde edemezler. (Haktan) Uzak olan (asıl) dalâlet işte budur.
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍۙ
Allah'ın, gökleri ve yeri (yerli yerince) hak (ve hikmet) ile yarattığını görmedin mi? Eğer (O) dilerse sizi giderir de (sizin yerinize) yeni bir halk getirir.
وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَز۪يزٍ
Bu, Allah'a göre zor bir şey değildir.
وَبَرَزُوا لِلّٰهِ جَم۪يعاً فَقَالَ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْـبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ قَالُوا لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَهَدَيْنَاكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَح۪يصٍ۟
Ve (kıyamet günü onlar) hep birlikte Allah'ın huzuruna çıkarlar da zayıf olanlar, o büyüklük taslayanlara, "gerçekten biz (dünyada iken) size tabi olmuştuk. Şimdi siz Allah'ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz?" derler. (Onlar da) Derler ki: "Eğer Allah bizi hidâyete erdirseydi, elbette (biz de) sizi hidâyete sevk ederdik, (şimdi) sızlansak da sabretsek de bizim için birdir, (bugün) bizim için (Allah'ın gazabından) kaçıp sığınacak bir yer yoktur."
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْاَمْرُ اِنَّ اللّٰهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَاَخْلَفْتُكُمْۜ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّٓا اَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ ل۪يۚ فَلَا تَلُومُون۪ي وَلُومُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ مَٓا اَنَا۬ بِمُصْرِخِكُمْ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّۜ اِنّ۪ي كَفَرْتُ بِمَٓا اَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Nihayet (onların hesapları görülüp) iş(leri) bitirilince şeytan (onlara) der ki: "Muhakkak, Allah size hak olan (âyetleri ve resulleriyle, hakikat)i vaad etti, ben de size (hoşunuza giden şeyleri) vaad ettim; ama sözümden caydım. Bununla beraber zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi (apaçık ortada olan hakikati inkâra) davet ettim, siz de hemen benim davetime icabet ettiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın! (Bugün artık) Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz ben daha önce sizin beni (Allah'a) ortak koşmanızı da kabul etmemiştim. Şüphesiz (bugün hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalimlere elem verici (iç yakan) bir azap vardır."
وَاُدْخِلَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۜ تَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌ
(O gün) İman edip sâlih ameller işleyenler ise Rabblerinin izniyle içinde ebedi kalacakları ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konulurlar. Orada (birbirlerine) temennileri (sadece) "selam"dır.
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَٓاءِۙ
Görmedin mi, Allah temiz (hoş ve güzel) bir sözü nasıl misal getirdi: (Güzel söz) Kökü (yerde) sabit, dal(lar)ı ise gökte olan tertemiz bir ağaç gibidir.
تُؤْت۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
(O ağaç ki) Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar) diye Allah insanlara böyle misaller getirir.
وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَب۪يثَةٍنِ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ
Kötü (ve çirkin) bir sözün misali ise; (gövdesi ekili olduğu) yerin üstünden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan kötü (durumdaki) bir ağaca benzer.
يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِم۪ينَ وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ۟
Allah, sağlam bir söz (olan kelime-i tevhid, "la ilâhe illallah" sözüy)le iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sapasağlam (dimdik ayakta) tutar. (Hem kendine hem de başkalarına zulmeden) Zalimleri ise Allah dalâlette bırakır. Allah dilediğini yapar.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ
Allah'ın (iman) nimetini küfürle değiştirenleri ve sonunda kavimlerini helâk yurduna konduranları görmedin mi?
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۜ وَبِئْسَ الْقَرَارُ
Onlar cehenneme yaslanacaklardır. Orası ne kötü varılacak yerdir!
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ قُلْ تَمَتَّعُوا فَاِنَّ مَص۪يرَكُمْ اِلَى النَّارِ
Çünkü onlar, (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak için O'na (mülkünde ortak olan) eşler koştular. De ki: (Dünyada belli bir süre daha) Yaşayın! Şüphesiz ki sonra dönüşünüz ateşedir.
قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ
(Resulüm!) İman eden kullarıma söyle; namazlarını ikâme etsinler (Allah'ın dinini desteklemeyi ve bu yolda çalışmayı ihmal etmeyerek her anda O'nun huzurunda durmaya çalışsınlar), kendisinde ne alışveriş ne de dostluk bulunan bir gün (olan kıyamet günü) gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) gizli açık infak etsinler!
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ
(O öyle lütufkâr) Allah'tır ki gökleri ve yeri yarattı, gökten bir su indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkardı, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize amade kıldı, nehirleri de sizin (yararlanmanız) için hizmetinize verdi.
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۚ
(Vazifelerini) Sürekli olarak yerine getiren Güneş'i ve Ay'ı size musahhar kıldı, geceyi ve gündüzü de istifadenize verdi.
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟
O size, kendisinden istediğiniz her şeyden verdi. Allah'ın (üzerinizdeki) nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. (Buna rağmen) Doğrusu insan (hem kendi nefsine hem de diğer insanlara karşı) çok zalim, (Rabbine karşı ise) çok nankördür!
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً وَاجْنُبْن۪ي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ
Hani bir zamanlar İbrâhîm şöyle demişti: "Rabbim! Bu beldeyi (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!"
رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِۚ فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
"Rabbim! Çünkü onlar, insanlardan birçoğunu dalâlete düşürdüler. Şimdi kim bana tabi olursa şüphesiz ki o bendendir. Kim de bana asi olursa muhakkak ki Sen Ğafûr'sun, Rahîm'sin (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edensin)."
رَبَّـنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّـنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ
"Rabbimiz! Ben neslimden bir kısmını (oğlum İsmâîl ile annesi Hacer'i) Senin Beyt-i Harem'in (olan Kâbe'n)in yanında, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazlarını ikâme etsinler (Senin dinini desteklesinler ve Sana hakkıyla kulluk etsinler) diye (emrin üzere böyle yaptım). Artık sen de insanlardan (dilediğinin) gönüllerini onlara meylettir ve onları türlü mahsullerle rızıklandır! Umulur ki (bu nimetlere) şükrederler."
رَبَّـنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي وَمَا نُعْلِنُۜ وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ
"Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin; çünkü ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz."
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي وَهَبَ ل۪ي عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَسَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ
"İhtiyar hâlimde bana İsmâîl'i ve İshâk'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz ki Rabbim, Semî' (ismiyle) duayı işit(ip icabet ed)endir."
رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗق رَبَّـنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ
"Rabbim! Beni ve neslimden gelenleri namazlarını ikâme edenlerden (Senin dinini destekleyenlerden ve sana hakkıyla kulluk ederek her anda huzurunda durmaya çalışanlardan) eyle! Rabbimiz! Duamı kabul buyur!"
رَبَّـنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟
"Rabbimiz! Hesap (için insanlar)ın ayağa kalkacağı gün beni, ana babamı ve mü'minleri mağfiret eyle!"
وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَۜ اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ ف۪يهِ الْاَبْصَارُۙ
(Resulüm!) Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından gâfil sanma! Ancak (Allah) onları (cezalandırmayı, korkudan) gözlerin (dehşetten) donup kalacağı bir güne erteliyor.
مُهْطِع۪ينَ مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْۚ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌۜ
(O gün onlar) Kendilerine bile dönüp bakamaz durumda başlarını kaldırarak (onları hesap için çağıran davetçiye) koşarlar. Kalpleri ise bomboştur (o anın dehşetinden dolayı hiçbir şey anlamazlar).
وَاَنْذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَاْت۪يهِمُ الْعَذَابُ فَيَقُولُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رَبَّـنَٓا اَخِّرْنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۙ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِـعِ الرُّسُلَۜ اَوَلَمْ تَكُونُٓوا اَقْسَمْتُمْ مِنْ قَبْلُ مَا لَكُمْ مِنْ زَوَالٍۙ
(Resulüm!) Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zalimlerin, "Rabbimiz! Bizi (dünyaya gönderip) yakın bir vakte kadar (kısa bir zaman için bile olsa, ecelimizi) ertele de Senin davetine uyalım ve resuller(in)e tabi olalım" diyecekleri gün hakkında insanları uyar. (O gün onlara denilir ki) "Siz daha önce sonunuzun gelmeyeceğine (sürekli yaşayacağınıza dair) yemin etmemiş miydiniz?"
وَسَكَنْتُمْ ف۪ي مَسَاكِنِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ وَضَرَبْنَا لَكُمُ الْاَمْثَالَ
"Üstelik siz, (sizden önce) kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl muamele ettiğimiz ise size apaçık belli oldu ve Biz size (âyetlerimiz ve resullerimiz aracılığıyla nice) misaller de getirdik."
وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِنْدَ اللّٰهِ مَكْرُهُمْۜ وَاِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ
(Hâl böyleyken) Onlar yine de çeşitli hilelerle (resullerimize) tuzaklar kurdular. Eğer tuzakları dağları yerinden oynatacak (cinsten) olsa bile onların tuzakları Allah'ın katındadır (Allah, onu bilir ve resullerini korur).
فَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِه۪ رُسُلَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍۜ
(Resulüm!) O hâlde sakın Allah'ın, resullerine verdiği sözden cayacağını sanma. Şüphesiz ki Allah Azîz'dir, Muntakim'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve kimsenin yaptığını yanına kâr bırakmayan intikam sahibidir).
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
O gün yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) dönüştürülür ve (herkes) Vâhid, Kahhâr (sıfatlarında ve isimlerinde tek olan ve dünyadayken O'nun sıfatlarına, isimlerine sahip çıkanları kahredecek) olan Allah'ın huzuruna çıkarlar.
وَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِۚ
O gün (nefsinin hevâsına uyan) mücrimleri zincirlerle birbirlerine bağlı olarak görürsün.
سَرَاب۪يلُهُمْ مِنْ قَطِرَانٍ وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّارُۙ
Onların elbiseleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplamaktadır.
لِيَجْزِيَ اللّٰهُ كُلَّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Allah (o gün), herkese kazandığının karşılığını vermek için (böyle yapar). Muhakkak ki Allah, hesabı süratlice görendir.
هٰذَا بَلَاغٌ لِلنَّاسِ وَلِيُنْذَرُوا بِه۪ وَلِيَعْلَمُٓوا اَنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
Bu (Kur'ân), kendisiyle uyarılsınlar, (Allah'ın) ancak Vâhid (isimlerinde ve sıfatlarında eşi benzeri olmayan) İlâh olduğunu bilsinler, gönül (ve aklı selim) sahipleri de (iyice düşünüp) öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş, apaçık) bir tebliğdir.