“Ey kavmim!” diye karşılık verdi (Salih), “Ne dersiniz, ya ben, katından bana bir rahmet bahşeden Rabbimden apaçık bir kanıt üzerindeysem, (söyleyin), O’na tutup baş kaldırırsam o zaman kim Allah’a karşı kol kanat gerer bana? ⁹³ Bu durumda, sizin önerdiğiniz şey yıkımımı artırmaktan öteye gitmez!” ⁹⁴
93 Yani, “şayet -ilahî vahiy yoluyla ulaşılan bütün delillere, kanıtlara rağmen- Allah’tan başka tanrı olmadığı ve O’na tanrılığında herhangi bir kimseyi ya da şeyi ortak koşmanın bağışlanmaz bir günah olduğu temel gerçeğini gözardı edecek, bilmezlikten gelecek olursam” (karş. 4:48 ve ilgili 65. not).94 Lafzen, “yıkımı[mı] artırmaktan başka bir şey yapamazsınız bana”. Bu karşılıklı konuşma Hz. Salih’le Semûd’un ileri gelenleri arasında geçiyor olsa da, verdiği mesaj -Kur’ânî kıssa ve mesellerin hepsi için söylenebileceği üzere- bütün çağlar için geçerli evrensel bir öneme sahiptir. Burada altı çizilmek istenen husus, mutlak ilmi ve mutlak kudretiyle var olan her şeyi kuşatan, var olan her şeye egemen olan Tek ilah fikriyle, tanrısal ya da yarı-tanrısal nitelik ve fonksiyonları Allah’tan başkasına yakıştırma tavrını barıştırmanın, uzlaştırmanın temelden imkansız olduğudur. Semûd’un üstü örtülü önerisi (bkz. 92. not) ve bunun Hz. Salih tarafından reddedilmesi, insanla Allah arasında tasavvur edilen birtakım sahte “aracıların” vasıtasıyla “Allah’ı insana” ya da “insanı Allah’a” yaklaştırma fikrine dayanan bütün dinî tavır ve yaklaşımlar için esastan uyarıcı bir yüklem, temel bir mesaj taşımaktadır. İlkel dinlerde bu aracılık fikri birtakım tabiat güçlerinin tanrılaştırılmasına ve giderek belirsiz, bulanık bir Üstün Güç (örn. eski Yunanlılarda Moira) tasavvuruna ve onun bu belirsizliğinden, dalgınlığından, geride durmasından bilistifade onun adına edip-eylediği vehmedilen birtakım hayal ürünü biçimsel mabutların/tanrıların ihdasına önayak olmuştur. Daha gelişmiş, daha karmaşık dinî kültürlerde aracıya duyulan bu ihtiyaç, Allah’ın, daha alt düzeydeki tanrılar aracılığıyla kişileşmiş olarak tecelli ettiği (Hindu dininde, Upanişadların ve Vedaların Mutlak Brahma’sının Vişnu ya da Şiva’nın varlığında kişileştirilmesi gibi) ya da insan biçiminde tecessüm ettiği (Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu, Üç’ün -Teslis’in- İkincisi olduğu yolundaki Hristiyan inancında olduğu gibi) inancıyla kendini göstermektedir. Bu tevhid dışı eğilim bir adım daha giderek velî ya da azîz diye bilinen, ölmüş ya da yaşayan, birtakım seçilmiş kişilere “Allah’ı insana yaklaştırma”ya kadir bir aracılık rolü yakıştırmakta ve ne yazık ki, kendilerini “monoteist/tek tanrıcı” sayan insanlar bile böyle bir aracılığa ihtiyaç duymaktadırlar; velîlerin Allah’la insan arasında aracı rolü oynadıklarına inanmanın İslam’ın en temel ilkesine aykırı olduğunu anlamayan yanlış yönlendirilmiş pek çok Müslümanın da bu grup içinde yer aldığını eklemeliyiz. Allah’ın birliğine, eşsiz ve benzersiz oluşuna ve dolayısıyla ister somut bir varlık, ister soyut bir güç olsun, hiçbir şeyin, hiçbir kimsenin O’nun tanrılık vasfı üzerinde pay sahibi olmadığına; âlemin tasarrufunda, çekilip çevirilmesinde O’na nüfûz ve müdahale edebilecek kimsenin bulunmadığına dair sürekli tekrarlanan Kur’ânî vurgunun amacı, insanı, kendi kendini mahkum ettiği hayal mahsulü bir “aracı-güçler” hiyerarşisine kul-köle olmaktan kurtarmak ve ona “nereye dönerseniz dönün Allah’ın yönü orasıdır” (2:115) gerçeğini, ya da “Allah’ın “[kendisine dua eden herkese] yakın olduğu” gerçeğini (2:186; ayrıca özlü biçimde bu surenin 61. ayeti) anlatmaktadır.