Hûd Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Hûd Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 11. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 123 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 52. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

الٓـرٰ۠قف كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍۙ

Elif. Lâm. Râ. (Bu) Hakîm, Habîr (her işinde hikmet ve hayr olan, ayrıca her şeyden ve herkesten haberdar olan Allah) tarafından âyetleri muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık kılınmış) sonra da ayrıntılı olarak açıklanmış bir Kitâb'tır.

2. Âyet

اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنَّن۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌۙ

(Bu kitabın özü şudur) Allah'tan başkasına âbd olmayın! (Resulüm! De ki) "Muhakkak ki ben, O'nun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."

3. Âyet

وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذ۪ي فَضْلٍ فَضْلَهُۜ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ

"Ve Rabbinizden mağfiret dileyin sonra da O'na tövbe edin ki sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde faydalandırsın ve her fazilet sahibine (kendi) fazlından versin. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ki ben sizin için (başınıza gelecek o) büyük günün azabından korkarım."

4. Âyet

اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

"Dönüşünüz (ancak) Allah'adır ve O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)."

5. Âyet

اَلَٓا اِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُۜ اَلَا ح۪ينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْۙ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۚ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Dikkat edin! Şüphesiz ki onlar o (Allah'ın âyetlerin)den gizlenmek için göğüslerini bükerler (başka şeylerle ilgilenirler). İyi bilin ki onlar (göğüslerindeki niyeti gizlemek için kat kat) elbiselerine büründükleri zaman dahi (Allah) onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir; çünkü O, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

6. Âyet

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَاۜ كُلٌّ ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. O (her canlının) karar kıl(ıp kal)dığı yeri ve emaneten (geçici olarak) durduğu yeri bilir. (Bunların) Hepsi, apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.

7. Âyet

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلاًۜ وَلَئِنْ قُلْتَ اِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ

O, hanginiz amelce daha güzel yapacak diye sizi imtihan etmek için Arş'ı (yaratılış) su(yu)* üstünde iken gökleri ve yeri altı günde (safhada) yaratandır. (Resulüm!) Eğer sen (onlara) "öldükten sonra şüphesiz diriltileceksiniz" desen, kâfir olanlar hemen, "bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir" derler. <Bu su, tüm canlıların yaratıldığı sudur.>

8. Âyet

وَلَئِنْ اَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِلٰٓى اُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُۜ اَلَا يَوْمَ يَاْت۪يهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟

Andolsun ki eğer Biz onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek mutlaka, "onu(n bize gelmesini) engelleyen nedir?" derler. Dikkat edin! (O azap) Onlara geldiği gün (bir daha) onlardan geri çevrilecek değildir ve alay etmekte oldukları (o azap) onları çepeçevre kuşatmış olacaktır.

9. Âyet

وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُۚ اِنَّهُ لَيَؤُ۫سٌ كَفُورٌ

Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, muhakkak o hemen ümitsiz ve nankör olur.

10. Âyet

وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ نَعْمَٓاءَ بَعْدَ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّـَٔاتُ عَنّ۪يۜ اِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌۙ

Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattırırsak da mutlaka, "kötülükler benden gitti" der; çünkü o, çok şımarıktır (ve) çok kibirlidir.

11. Âyet

اِلَّا الَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ

Ancak sabredip sâlih ameller işleyenler müstesna. İşte, onlar için bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vardır.

12. Âyet

فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَضَٓائِقٌ بِه۪ صَدْرُكَ اَنْ يَقُولُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ مَلَكٌۜ اِنَّـمَٓا اَنْتَ نَذ۪يرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌۜ

(Resulüm!) Belki de sen (müşriklerin), "ona bir hazine indirilmeli veya beraberinde bir melek gelmeli değil miydi?" demelerinden ötürü sana vahyedilenlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden göğsün daralacak. (İyi bil ki) Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye Vekîl'dir.

13. Âyet

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَاْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه۪ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Yoksa, "onu (Kur'ân'ı Muhammed) uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz, Allah'tan başka (yardım için) gücünüzün yettiklerini çağırın ve (hep beraber) onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin!"

14. Âyet

فَاِلَّمْ يَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ بِعِلْمِ اللّٰهِ وَاَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

Eğer (onlar) size cevap veremiyorlarsa bilin ki o (Kur'ân) ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka İlâh yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz?

15. Âyet

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَز۪ينَتَهَا نُوَفِّ اِلَيْهِمْ اَعْمَالَهُمْ ف۪يهَا وَهُمْ ف۪يهَا لَا يُبْخَسُونَ

Kim dünya hayatını ve ziynetini isterse, onlara orada (dünyada) amellerinin karşılığını tam olarak veririz ve onlar orada bir eksikliğe uğratılmazlar.

16. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا النَّارُۘ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا ف۪يهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

İşte onlar, kendileri için âhirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Onların (dünyada güzel zannedip) yaptıkları (amelleri) boşa gitmiştir, yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.

17. Âyet

اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّه۪ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَاماً وَرَحْمَةًۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ مِنَ الْاَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُۚ فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ

(Resulüm!) Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse (hiç dünya hayatını ve ziynetini isteyen kimse gibi) olur mu? Kaldı ki onu (bu delili, Kur'ân'ı) kendisine Rabbinden bir şahid (olan resul) okuyor. O (Kur'ân)dan önce de bir imam ve bir rahmet olarak Mûsâ'nın kitabı (olan Tevrât) vardır. İşte bunlar, o (Kur'ân)a iman ederler. Topluluklardan kim onu (Kur'ân'ı) inkâr ederse onlara vaad edilen yer ateştir. Sakın ondan (Kur'ân'dan en ufak) bir şüphen olmasın! Muhakkak ki o, senin Rabbinden (gelen) haktır; fakat insanların çoğu iman etmezler.

18. Âyet

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُعْرَضُونَ عَلٰى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْاَشْهَادُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا عَلٰى رَبِّهِمْۚ اَلَا لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ

Allah hakkında yalan uydurup iftira edenden daha zalim kim vardır! İşte onlar (kıyamet günü) Rabblerine arz edilirler, şahidler de (onlar için) "işte Rabblerine karşı yalan söyleyenler bunlardır" derler. Dikkat edin! Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir!

19. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۜ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ

Onlar, Allah'ın yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. Üstelik onlar âhireti inkâr edenlerin ta kendileridir.

20. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَۢ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُۜ مَا كَانُوا يَسْتَط۪يعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ

Onlar yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir, onların (kıyamet günü) Allah'tan başka (yardım isteyecekleri) dostları da yoktur. (O gün) Onların azabı kat kat arttırılır; çünkü onlar (dünyadayken âyetlerimizi) dinlemeye (dahi) tahammül edemiyorlar ve (afaktaki, enfüsteki âyetlerimizi bile) görmüyorlardı.

21. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

İşte onlar kendilerini hüsrana uğratanlardır ve (o gün Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeyler de kendilerinden sapmış (kaybolup gitmiş)tir.

22. Âyet

لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ

Şüphesiz âhirette en çok hüsrana uğrayacak olanlar da onlardır.

23. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَخْبَتُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْۙ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Fakat iman edip sâlih ameller işleyenlere ve Rabblerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet ehlidir. Onlar orada ebedi olarak kalırlar.

24. Âyet

مَثَلُ الْفَر۪يقَيْنِ كَالْاَعْمٰى وَالْاَصَمِّ وَالْبَص۪يرِ وَالسَّم۪يعِۜ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاًۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ۟

Bu iki zümrenin (kâfirlerle mü'minlerin) hâli; kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların hâli hiç eşit olur mu? Hâlâ (bunu) tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)mıyor musunuz?

25. Âyet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ۘ اِنّ۪ي لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۙ

Andolsun ki Biz Nûh'u kavmine (resul olarak) gönderdik. (Onlara dedi ki) "Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım."

26. Âyet

اَنْ لَا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ اَل۪يمٍ

"Allah'tan başkasına âbd olmayın! Doğrusu ben, sizin için elem verici (iç yakan) bir günün azabından korkuyorum."

27. Âyet

فَقَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا نَرٰيكَ اِلَّا بَشَراً مِثْلَنَا وَمَا نَرٰيكَ اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذ۪ينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّاْيِۚ وَمَا نَرٰى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِب۪ينَ

Bunun üzerine kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: "Biz seni ancak bizim gibi bir beşer olarak görüyoruz. Bizden basit görüşlü, rezil rüsva olmuş (fakir) kimselerden başkasının da sana tabi olduğunu görmüyoruz ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de göremiyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu zannediyoruz."

28. Âyet

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَاٰتٰين۪ي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِه۪ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْۜ اَنُلْزِمُكُمُوهَا وَاَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ

(Nûh) Dedi ki: "Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet (olan vahyini) vermiş de (o rahmete karşı) siz kör kalmışsanız buna ne dersiniz? (Şimdi) Siz onu kerih gördüğünüz hâlde biz sizi ona zorlayacak mıyız?"

29. Âyet

وَيَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالاًۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ اِنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ

"Ey kavmim! Buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ecrim ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri (yanımdan) kovacak da değilim; çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi cahilce davranan bir kavim olarak görüyorum."

30. Âyet

وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُن۪ي مِنَ اللّٰهِ اِنْ طَرَدْتُهُمْۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

"Ey kavmim! Eğer ben onları (yanımdan) kovarsam, Allah(tan gelecek bir azab)a karşı bana kim yardım edebilir. Hâlâ (bunu) tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)mıyor musunuz?

31. Âyet

وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ اِنّ۪ي مَلَكٌ وَلَٓا اَقُولُ لِلَّذ۪ينَ تَزْدَر۪ٓي اَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللّٰهُ خَيْراًۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْۚ اِنّ۪ٓي اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ

"Ben size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum, ben gaybı da bilmem. 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, 'Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir' de diyemem. Allah onların nefislerinde olanı en iyi bilendir. (Eğer o mü'minleri kovar ve böyle dersem) O zaman ben mutlaka zalimlerden olurum."

32. Âyet

قَالُوا يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَاَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَاْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

Onlar dediler ki: "Ey Nûh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğru söyleyenlerden isen bizi tehdit ettiğin (azab)ı bize getir!"

33. Âyet

قَالَ اِنَّمَا يَاْت۪يكُمْ بِهِ اللّٰهُ اِنْ شَٓاءَ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ

(Nûh) Dedi ki: "Onu size ancak dilerse Allah getirir ve siz (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz."

34. Âyet

وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْح۪ٓي اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْۜ هُوَ رَبُّكُمْ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَۜ

"Eğer Allah sizi azgınlıkta bırakmayı dilerse ben size nasihat etmek istesem de nasihatim size fayda vermez. (Çünkü) O, sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz."

35. Âyet

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ اِجْرَام۪ي وَاَنَا۬ بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ۟

(Resulüm!) Yoksa, "onu (Kur'ân'ı, Muhammed) uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu uydurduysam suçum bana aittir; fakat ben sizin işlemekte olduğunuz suçlardan (ve Allah'a şirk koşmanızdan) kesinlikle uzağım."

36. Âyet

وَاُو۫حِيَ اِلٰى نُوحٍ اَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ اِلَّا مَنْ قَدْ اٰمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَۚ

Derken Nûh'a vahyolundu: "Kavminden (şimdiye kadar sana) gerçekten iman etmiş olanlar başka artık kimse (sana), asla iman etmeyecek. Öyle ise onların yapmakta olduklarından dolayı tasalanma (ve üzülme)!"

37. Âyet

وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْن۪ي فِي الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ

"Bizim nezaretimiz altında vahyimizle gemiyi yap ve zulmedenler(in bağışlanmaları) hakkında bana (bir şey) söyleme! Çünkü onlar (yakında) mutlaka (suda) boğulacaklardır."

38. Âyet

وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَاٌ مِنْ قَوْمِه۪ سَخِرُوا مِنْهُۜ قَالَ اِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَاِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَۜ

(Nûh) Gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise yanından her geçtiklerinde onunla alay ediyorlardı. (Nûh) Dedi ki: "Eğer bizimle alay ediyorsanız iyi bilin ki sizin bizimle alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz."

39. Âyet

فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَاْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُق۪يمٌ

"Artık (dünyada) rezil edici bir azabın kime geleceğini ve (âhirette) devamlı bir azabın kime ineceğini yakında bileceksiniz!"

40. Âyet

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ قُلْنَا احْمِلْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَۜ وَمَٓا اٰمَنَ مَعَهُٓ اِلَّا قَل۪يلٌ

Sonunda emrimiz gelip (yeryüzü) tandır (gibi) kayna(yıp yerden sular fışkır)dığı zaman (Nûh'a) dedik ki: "(Canlıların) Her birinden (erkek ve dişi olmak üzere) ikişer çift ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri o (gemiy)e yükle! Zaten onunla beraber pek az kimse iman etmişti."

41. Âyet

وَقَالَ ارْكَبُوا ف۪يهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰيهَاامالة وَمُرْسٰيهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

(Nûh) Dedi ki: "Ona binin! Onun akıp gitmesi de durması da Allah'ın adıyladır. Muhakkak ki Rabbim Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."

42. Âyet

وَهِيَ تَجْر۪ي بِهِمْ ف۪ي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌنِ ابْنَهُ وَكَانَ ف۪ي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْادغام مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِر۪ينَ

Gemi, içindekilerle birlikte dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Derken Nûh, ayrı bir yerde bulunan oğluna, "yavrucuğum! (Sen de) Bizimle beraber (gemiye) bin, sakın kâfirlerle beraber olma!" diye seslendi.

43. Âyet

قَالَ سَاٰو۪ٓي اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُن۪ي مِنَ الْمَٓاءِۜ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَق۪ينَ

(Oğlu) Dedi ki: "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım." (Nûh) "Bugün Allah'ın merhamet ettiği kimse hariç, O'nun emri (olan azabı)ndan (insanları) koruyacak hiç kimse yoktur" dedi. Tam bu sırada aralarına (bir) dalga girdi ve o da boğulanlardan oldu.

44. Âyet

وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

(Bütün kâfirler boğulduktan sonra Allah tarafından) "Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut" denildi. Su çekildi, iş bitirildi, (gemi de) Cûdî (Dağı'nın) üzerine yerleşti ve "(Allah'ın rahmetinden) uzak olsun o zalimler topluluğu" denildi.

45. Âyet

وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْن۪ي مِنْ اَهْل۪ي وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِم۪ينَ

Nûh, Rabbine nidâ edip dedi ki: "Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir (sen bana ailemin kurtulacağını vaad etmiştin) ve muhakkak ki Senin vaadin haktır. Sen hâkimlerin hâkimi (olarak her konuda en güzel hükmü veren)sin."

46. Âyet

قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗۘ فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ

(Allah) Buyurdu: "Ey Nûh! Şüphesiz o (sana iman etmediği için) senin ailenden değildir. Muhakkak ki bu (senin Benden istediğin) sâlih olmayan bir amel (ve dua)dır. O hâlde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim."

47. Âyet

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ وَاِلَّا تَغْفِرْ ل۪ي وَتَرْحَمْن۪ٓي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

(Nûh) Dedi ki: "Rabbim! Muhakkak ki ben, hakkında bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Eğer beni mağfiret etmez ve bana merhamet etmezsen şüphesiz ben hüsrana uğrayanlardan olurum!"

48. Âyet

ق۪يلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَۜ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ

(Tarafımızdan ona) Denildi ki: "Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara Bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in! (O topluluklar içinde) Kendilerini (dünyada) faydalandıracağımız sonra da Bizden kendilerine elem verici (iç yakan) bir azabın dokunacağı topluluklar da olacaktır."

49. Âyet

تِلْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ فَاصْبِرْۜۛ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟

(Resulüm!) İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O hâlde sabret; çünkü (en güzel) âkıbet muttakilerin (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların)dır.

50. Âyet

وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُوداًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ

Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun, sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Ancak siz (başka ilâhlar edinip O'na şirk koşarak Allah'a) iftira ediyorsunuz."

51. Âyet

يَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى الَّذ۪ي فَطَرَن۪يۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

"Ey kavmim! Buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni (âbd olma fıtratı üzere) yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"

52. Âyet

وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَاراً وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِم۪ينَ

"Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin sonra da O'na tövbe edin ki göğü üzerinize bol bol (yağmurla) göndersin ve gücünüze güç katsın. (Sakın nefsinin hevâsına uyan) Mücrim olarak (O'ndan) yüz çevirmeyin!"

53. Âyet

قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ

Onlar dediler ki: "Ey Hûd! Sen bize apaçık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle ilâhlarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz."

54. Âyet

اِنْ نَقُولُ اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُٓوءٍۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اُشْهِدُ اللّٰهَ وَاشْهَدُٓوا اَنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۙ

"Biz (senin hakkında) ancak 'ilâhlarımızdan bazısı seni fena çarpmış' diyoruz." (Hûd) Dedi ki: "Ben Allah'ı şahid tutuyorum, siz de şahid olun ki ben sizin şirk koştuklarınızdan uzağım."

55. Âyet

مِنْ دُونِه۪ فَك۪يدُون۪ي جَم۪يعاً ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ

"O (Allah)tan başka (taptıklarınızın hepsinden uzağım). Haydi, hepiniz bana tuzak kurun sonra da bana göz bile açtırmayın!"

56. Âyet

اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

"Muhakkak ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim; çünkü hiçbir canlı yoktur ki O, onun alnından tutmuş olmasın (takdiri ve rahmetiyle onu idare etmesin). Şüphesiz benim Rabbim sırât-ı mustakîm (dosdoğru bir yol) üzeredir (kendisine âbd olanı da dosdoğru yola iletir)."

57. Âyet

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ٓ اِلَيْكُمْۜ وَيَسْتَخْلِفُ رَبّ۪ي قَوْماً غَيْرَكُمْۚ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْـٔاًۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ

"Eğer yüz çevirirseniz; bilin ki ben, benimle gönderilen şeyleri (Allah'ın vahyini) size tebliğ ettim. Rabbim (dilerse) sizden başka bir kavmi (size) halife kılar da (siz) O'na hiçbir zarar veremezsiniz; çünkü benim Rabbim her şey üzerine Hafîz'dir (her şeyin yönetimini elinde bulundurandır)."

58. Âyet

وَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُوداً وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّاۚ وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَل۪يظٍ

Ne zaman ki (helâk) emrimiz geldi, Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları sağlam (kurtuluşu imkânsız) bir azaptan kurtardık.

59. Âyet

وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُٓوا اَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍ

İşte Âd (kavmi). Onlar Rabblerinin âyetlerini inkâr ettiler, O'nun resullerine asi oldular ve inatçı her zorbanın emrine tabi oldular.

60. Âyet

وَاُتْبِعُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَٓا اِنَّ عَاداً كَفَرُوا رَبَّهُمْۜ اَلَا بُعْداً لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ۟

Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete tabi tutuldular. Dikkat edin! Şüphesiz ki Âd (kavmi) Rabblerini inkâr ettiler. (Yine) Dikkat edin! Hûd'un kavmi Âd (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun!

61. Âyet

وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحاًۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ هُوَ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ ف۪يهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِۜ اِنَّ رَبّ۪ي قَر۪يبٌ مُج۪يبٌ

Semûd (kavmin)e de kardeşleri Sâlih'i (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun. Sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve size orada (bir) ömür takdir etti. O hâlde O'ndan mağfiret dileyin sonra da (iman etmiş olarak) O'na yönelin! Muhakkak ki benim Rabbim Karîb'dir, Mucîb'dir (kullarına yakın olan ve dualarına icabet edendir.)"

62. Âyet

قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُواًّ قَبْلَ هٰذَٓا اَتَنْهٰينَٓا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا وَاِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ

Onlar dediler ki: "Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) Babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun? Doğrusu biz senin bizi (kulluğa) çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz."

63. Âyet

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَاٰتٰين۪ي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُن۪ي مِنَ اللّٰهِ اِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَز۪يدُونَن۪ي غَيْرَ تَخْس۪يرٍ

(Sâlih) Dedi ki: "Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet (olarak vahyini) vermişse buna ne dersiniz? Bu durum karşısında eğer O'na isyan edersem, bana Allah(tan gelecek azab)a karşı kim yardım edebilir? Bu durumda siz, benim hüsranımdan başka bir şeyi arttıramazsınız."

64. Âyet

وَيَا قَوْمِ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَاْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَاْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَر۪يبٌ

"Ey kavmim! İşte şu, Allah'ın devesi sizin için bir âyettir (mucizedir). Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin (içsin), ona kötülük (etmek niyetiy)le dokunmayın sonra sizi yakın bir azap yakalayıverir."

65. Âyet

فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا ف۪ي دَارِكُمْ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ

Fakat (Semûd kavmi bu uyarıyı dinlemeyerek) onu (vahşice biçip) kestiler. Bunun üzerine (Sâlih, onlara) dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helâk olacaksınız)! İşte bu yalanlanmayacak bir vaaddir."

66. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحاً وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَز۪يزُ

Ne zaman ki (helâk) emrimiz geldi, Sâlih'i ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle (helâktan) ve o günün zilletinden kurtardık. Muhakkak ki senin Rabbin Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretlidir ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).

67. Âyet

وَاَخَذَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دِيَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۙ

Zulmedenlere gelince onları da (helâk edici) o sayha yakaladı ve onlar yurtlarında (tir tir titreyerek) yere yığılıp kaldılar.

68. Âyet

كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۜ اَلَٓا اِنَّ ثَمُودَا۬ كَفَرُوا رَبَّهُمْۜ اَلَا بُعْداً لِثَمُودَ۟

Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Dikkat edin! Şüphesiz ki Semûd (kavmi) Rabblerini inkâr ettiler. (Yine) Dikkat edin! Semûd (kavmi Allah'ın rahmetinden) uzak olsun!

69. Âyet

وَلَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰى قَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ سَلَامٌۚ فَمَا لَبِثَ اَنْ جَٓاءَ بِعِجْلٍ حَن۪يذٍ

Andolsun ki resullerimiz (olan melekler) İbrâhîm'e müjde ile geldiler ve "selam (senin üzerine olsun)" dediler. O da "(size de) selam (olsun)" dedi ve hemen (onlara) kızartılmış bir buzağı getirdi.

70. Âyet

فَلَمَّا رَٓاٰ اَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ اِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْ اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى قَوْمِ لُوطٍۜ

Fakat ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, tuhafına gitti (onların bir fenalık için geldiklerini düşündü) ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Onlar dediler ki: "Korkma! Şüphesiz ki biz (Allah tarafından gönderilen melekleriz ve) Lût kavmine gönderildik."

71. Âyet

وَامْرَاَتُهُ قَٓائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِاِسْحٰقَۙ وَمِنْ وَرَٓاءِ اِسْحٰقَ يَعْقُوبَ

O esnada (İbrâhîm'in) hanımı ayakta idi ve (onların melek olduklarını duyunca) güldü. Ona da İshâk'ı, İshâk'ın ardından da Yakûb'u müjdeledik.

72. Âyet

قَالَتْ يَا وَيْلَتٰٓى ءَاَلِدُ وَاَنَا۬ عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْل۪ي شَيْخاًۜ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عَج۪يبٌ

(İbrâhîm'in hanımı) "Vay başıma gelene! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey" dedi.

73. Âyet

قَالُٓوا اَتَعْجَب۪ينَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِۜ اِنَّهُ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ

(Melekler) Dediler ki: "Allah'ın işine mi şaşıyorsun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Muhakkak ki O, Hamîd'dir, Mecîd'dir (bütün hamdların, övgülerin kendisine ait olduğu ve şerefli olan, kullarını da şereflendirendir)."

74. Âyet

فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ الرَّوْعُ وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى يُجَادِلُنَا ف۪ي قَوْمِ لُوطٍۜ

İbrâhîm'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (onları helâk etmememiz için) Bizimle mücadele etmeye başladı.

75. Âyet

اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَحَل۪يمٌ اَوَّاهٌ مُن۪يبٌ

Muhakkak ki İbrâhîm yumuşak huylu, bağrı yanık (çok ah eden ve Allah'a) yönelen biriydi.

76. Âyet

يَٓا اِبْرٰه۪يمُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَاۚ اِنَّهُ قَدْ جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۚ وَاِنَّهُمْ اٰت۪يهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ

(Melekler dediler ki) "Ey İbrâhîm! Bundan vazgeç; çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir ve onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap mutlaka gelecektir!"

77. Âyet

وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ

Resullerimiz (olan melekler) Lût'a gelince (Lût, kavminin onlara bir şey yapmasından korktu) onlar için endişeye kapıldı, onlardan dolayı içi daraldı (ne yapacağını bilemedi) ve, "bu, çok zor bir gündür" dedi.

78. Âyet

وَجَٓاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ قَالَ يَا قَوْمِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ي هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ ف۪ي ضَيْف۪يۜ اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ

Daha önce de (şehvetle erkeklere yaklaşmak gibi) o kötü işleri yapmakta olan (Lût'un) kavmi (elçilerimizin geldiğini haber aldılar ve) koşarak ona geldiler. (Lût) "Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (dilerseniz usulünce onlarla evlenin), sizin için onlar daha temizdir. Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu" dedi.

79. Âyet

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ وَاِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُر۪يدُ

Onlar dediler ki: "Andolsun sen de bilirsin ki bizim senin kızlarında bir hakkımız yok (onlarda gözümüz yok) ve doğrusu sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun."

80. Âyet

قَالَ لَوْ اَنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰو۪ٓي اِلٰى رُكْنٍ شَد۪يدٍ

(Lût da) "Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya sağlam bir kaleye sığınabilseydim" dedi.

81. Âyet

قَالُوا يَا لُوطُ اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُٓوا اِلَيْكَ فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَۜ اِنَّهُ مُص۪يبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْۜ اِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۜ اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَر۪يبٍ

(Melekler) Dediler ki: "Ey Lût! Biz Rabbinin resulleriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir vaktinde ailenle (yola çıkıp) yürü. İçinizden hiç kimse ardına dönüp bakmasın! (Onlarla beraber olup onları desteklediği için) Karın müstesna; çünkü onlara isabet edecek olan musibet şüphesiz ona da isabet edecektir. Muhakkak ki onlara vaad olunan (helâk) zamanı sabah vaktidir. Sabah (zaten) yakın değil mi?"

82. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۙ مَنْضُودٍۙ

Ne zaman ki (helâk) emrimiz geldi, oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine sağanak hâlinde çamurdan sertleşmiş taşlar yağdırdık.

83. Âyet

مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَۜ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ بِبَع۪يدٍ۟

(Ki o taşların) Rabbin katında (kime isabet edeceği) işaretlenmişti ve o (azap) zalimlerden uzak değildir.

84. Âyet

وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ اِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ بِخَيْرٍ وَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُح۪يطٍ

Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun! Sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Şüphesiz ki ben sizi hayır (ve bolluk) içinde görüyorum ve doğrusu ben sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum."

85. Âyet

وَيَا قَوْمِ اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ

"Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın, insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (Allah'a) asi olmayın!"

86. Âyet

بَقِيَّتُ اللّٰهِ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِحَف۪يظٍ

"Eğer mü'min iseniz Allah'ın (helâl olarak) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır ve ben sizin üzerinize (yaptıklarınızı gözetici bir) muhafız değilim."

87. Âyet

قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَاْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ

Onlar dediler ki: "Ey Şuayb! Babalarımızın tapmakta oldukları şeyleri yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana (Allah'a olan imanın ve) salâtın mı emrediyor? Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında (bir adam)sın."

88. Âyet

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَرَزَقَن۪ي مِنْهُ رِزْقاً حَسَناًۜ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ اُخَالِفَكُمْ اِلٰى مَٓا اَنْهٰيكُمْ عَنْهُۜ اِنْ اُر۪يدُ اِلَّا الْاِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُۜ وَمَا تَوْف۪يق۪ٓي اِلَّا بِاللّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ

(Şuayb) Dedi ki: "Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, beni tarafından güzel bir rızık (olan vahyi) ile rızıklandırmışsa buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeyleri yaparak (sizin taptığınız putlardan yüz çevirerek) size muhalefet etmek istemiyorum (amacım bu değildir). Ben sadece gücümün yettiği kadar (sizi) ıslah etmek istiyorum ve (bunu) başarmam da ancak Allah(ın yardımı) iledir. (Ben Yalnız) O'na tevekkül eder ve (yalnız) O'na yönelirim."

89. Âyet

وَيَا قَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاق۪ٓي اَنْ يُص۪يبَكُمْ مِثْلُ مَٓا اَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ اَوْ قَوْمَ هُودٍ اَوْ قَوْمَ صَالِحٍۜ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَع۪يدٍ

"Ey kavmim! Sakın benden (ve benim söylediklerimden) ayrılmanız, Nûh kavmine veya Hûd kavmine yahut Sâlih kavmine isabet eden (bir azap) gibi sizi de musibete uğratmasın! Ve (unutmayın ki) Lût kavmi (mekan olarak) sizden pek de uzak değildir."

90. Âyet

وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِۜ اِنَّ رَبّ۪ي رَح۪يمٌ وَدُودٌ

"Rabbinizden mağfiret dileyin sonra O'na tövbe edin. Muhakkak ki Rabbim Rahîm'dir, Vedûd'dur (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden, hakiki aşkın ve muhabbetin kendisinde tecelli ettiği tek zattır)."

91. Âyet

قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ۬ كَث۪يراً مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ينَا ضَع۪يفاًۚ وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَز۪يزٍ

Onlar dediler ki: "Ey Şuayb! Senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve biz seni içimizde zayıf (âciz olarak) görüyoruz! Eğer kabilen olmasaydı seni mutlaka (öldüresiye) taşlardık; zaten senin bize karşı bir üstünlüğün de yoktur."

92. Âyet

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَهْط۪ٓي اَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِۜ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَٓاءَكُمْ ظِهْرِياًّۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ

(Şuayb) Dedi ki: "Ey kavmim! Size göre benim kabilem Allah'tan daha mı üstün ki O'na (ve vahyine) sırt çevirdiniz. Muhakkak ki benim Rabbim, (sizin) yapmakta olduklarınızı (ilim ve kudretiyle tamamen) kuşatandır."

93. Âyet

وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۜ سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَاْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌۜ وَارْتَقِبُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ رَق۪يبٌ

"Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (elimden geleni) yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz! Bekleyin! Doğrusu ben de sizinle beraber beklemekteyim."

94. Âyet

وَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْباً وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَاَخَذَتِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دِيَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۙ

Ne zaman ki (onlara helâk) emrimiz geldi, Şuayb'ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle (helâktan) kurtardık, zulmedenleri ise (helâk edici) o sayha yakaladı ve onlar yurtlarında (tir tir titreyerek) yere yığılıp kaldılar.

95. Âyet

كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۜ اَلَا بُعْداً لِمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ۟

Sanki onlar orada hiç yaşamamışlardı. Dikkat edin! Semûd kavmi gibi Medyen (halkı da Allah'ın rahmetinden) uzak olsun!

96. Âyet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ

(96-97) Andolsun ki Mûsâ'yı da mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun'a ve onun ileri gelenlerine gönderdik; fakat onlar Firavun'un emrine uydular. Oysa Firavun'un emri (onları manevi olarak kemale erecekleri) rüşde erdirici değildi.

97. Âyet

اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاتَّـبَعُٓوا اَمْرَ فِرْعَوْنَۚ وَمَٓا اَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَش۪يدٍ

Bu âyetin meali 96. âyetle birlikte verilmiştir.

98. Âyet

يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَاَوْرَدَهُمُ النَّارَۜ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ

(Firavun) Kıyamet gününde de kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. (Onların) Varacakları yer ne kötü yerdir!

99. Âyet

وَاُتْبِعُوا ف۪ي هٰذِه۪ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ

Onlar burada da kıyamet gününde de lanete uğratıldılar. (Onlara) Verilen bu armağan ne kötü armağandır!

100. Âyet

ذٰلِكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْقُرٰى نَقُصُّهُ عَلَيْكَ مِنْهَا قَٓائِمٌ وَحَص۪يدٌ

(Resulüm!) İşte bu, (halkı helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu sana anlatıyoruz, onlardan (bugün de yıkıntıları hâlâ) ayakta olan vardır, biçilmiş (ekin gibi yok) olan da.

101. Âyet

وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَـمَٓا اَغْنَتْ عَنْهُمْ اٰلِهَتُهُمُ الَّت۪ي يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ لَمَّا جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۜ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْب۪يبٍ

Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Ne zaman ki onlara Rabbinin (azap) emri geldi, Allah'ı bırakıp da yalvardıkları ilâhları onlara hiçbir fayda sağlamadı, ziyanlarını arttırmaktan başka bir şeye de yaramadı.

102. Âyet

وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَٓا اَخَذَ الْقُرٰى وَهِيَ ظَالِمَةٌۜ اِنَّ اَخْذَهُٓ اَل۪يمٌ شَد۪يدٌ

İşte, zulmeden memleketleri(n halklarını) yakaladığı zaman Rabbinin yakalaması böyledir. Muhakkak ki onun yakalaması pek elem verici, pek şiddetlidir!

103. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِمَنْ خَافَ عَذَابَ الْاٰخِرَةِۜ ذٰلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌۙ لَهُ النَّاسُ وَذٰلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ

Şüphesiz, âhiret azabından korkanlar için bunda bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır. İşte o (kıyamet günü), bütün insanların bir araya toplanacağı bir gündür ve o (bütün mahlûkatın) şahid olacağı bir gündür.

104. Âyet

وَمَا نُؤَخِّرُهُٓ اِلَّا لِاَجَلٍ مَعْدُودٍۜ

Biz o (kıyamet günü)nü ancak sayılı bir müddete kadar erteliyoruz.

105. Âyet

يَوْمَ يَاْتِ لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ اِلَّا بِـاِذْنِه۪ۚ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ

O gün geldiğinde Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. O (insan)lardan (o gün) kimi şakidir (bedbahttır), kimi de saadettedir (mutludur).

106. Âyet

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَشَه۪يقٌۙ

Şaki olanlar (o gün) ateştedirler, orada onların (çok feci) nefes alıp vermeleri vardır.

107. Âyet

خَالِد۪ينَ ف۪يهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ اِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ

(Onlar) Gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilemesi müstesna. Muhakkak ki senin Rabbin Fââl'dır (her anda hükmünü icra edendir), dilediği her şeyi yapandır.

108. Âyet

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ عَطَٓاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ

Saadette olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilemesi müstesna (Rabbin hükmünün hâkimidir, mahkûmu değildir). (Bu) Bitmez tükenmez bir lütuftur.

109. Âyet

فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ مَا يَعْبُدُونَ اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ مِنْ قَبْلُۜ وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَص۪يبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ۟

(Resulüm!) O hâlde sen onların âbd ol(up kulluk et)tikleri şeylerden (dolayı kendilerine azap edileceği hususunda) hiçbir şüphe içinde olma! Onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz Biz de onların (azaptan) nasiplerini mutlaka (kıyamet gününde) eksiksiz olarak vereceğiz.

110. Âyet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ ف۪يهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ

Andolsun Biz Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik; fakat onda ihtilafa düşüldü (bazısı iman etti, bazısı etmedi). Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz (hüküm) olmasaydı, elbette (ihtilafa düştükleri konuda) onların arasında (hemen) hüküm verilirdi. Muhakkak ki o (kâfir)ler de Kur'ân hakkında derin bir şüphe içindedirler.

111. Âyet

وَاِنَّ كُلاًّ لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْۜ اِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

Şüphesiz Rabbin onların her birine (kıyamet günü), amellerinin karşılığını tastamam verecektir; çünkü Rabbin onların yaptıklarından tamamen haberdardır.

112. Âyet

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْاۜ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

O hâlde sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tövbe edenler de (dosdoğru olsunlar)! Haddinizi de aşmayın; çünkü O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

113. Âyet

وَلَا تَرْكَـنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

Sakın zulmedenlere de meyletmeyin! Sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka hiçbir dostunuz yoktur. (Eğer ondan başka dostlar edinirseniz) Sonra size yardım da edilmez.

114. Âyet

وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ الَّيْلِۜ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَۚ

(Resulüm!) Gündüzün iki ucunda (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) namazı ikâme et. Muhakkak ki güzellikler kötülükleri giderir. İşte bu (âyetler), (Allah'ı) zikredenlere (ve öğüt almak isteyenlere) bir hatırlatma (ve nasihat)tır.

115. Âyet

وَاصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ

(Resulüm!) Sabret! Çünkü Allah güzel yapanların mükâfatını zayi etmez.

116. Âyet

فَلَوْلَا كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِنْ قَبْلِكُمْ اُو۬لُوا بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْاَرْضِ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّنْ اَنْجَيْنَا مِنْهُمْۚ وَاتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَٓا اُتْرِفُوا ف۪يهِ وَكَانُوا مُجْرِم۪ينَ

Sizden önceki nesillerden yeryüzünde (insanları) bozgunculuktan alıkoyacak bakıyye sahipleri (faziletli kimseler) bulunmalı değil miydi! Fakat onlardan, kurtardığımız pek az kimse müstesna (içlerinde faziletli kimseler yoktu). Zulmedenler ise içinde sefahate daldıkları (o nimetlerin) peşine düştüler ve (nefislerinin hevâsına uyan) mücrim kimseler oldular.

117. Âyet

وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ

Senin Rabbin, halkı (ıslah olmuş ve başkalarını) ıslah edici olan memleketleri zulümle helâk edecek değildir.

118. Âyet

وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِف۪ينَۙ

Eğer Rabbin dileseydi (bütün) insanları bir tek ümmet yapardı; ama onlar (yine de) ihtilaf etmekten geri durmazlardı.

119. Âyet

اِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَۜ وَلِذٰلِكَ خَلَقَهُمْۜ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ

Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesna. Zaten (Rabbin) onları bunun için yarattı. Böylece Rabbinin, "andolsun ki cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan (mücrimlerle) dolduracağım" sözü kesinleşmiştir.

120. Âyet

وَكُلاًّ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِه۪ فُؤٰادَكَۚ وَجَٓاءَكَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

(Resulüm!) Sana resullerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz. Bu (Kur'ân)da sana hak, mü'minlere de bir nasihat ve bir hatırlatma gelmiştir.

121. Âyet

وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْۜ اِنَّا عَامِلُونَۙ

O hâlde iman etmeyenlere de ki: "Elinizden geleni yapın! Şüphesiz biz de yapacağız."

122. Âyet

وَانْتَظِرُواۚ اِنَّا مُنْتَظِرُونَ

"Bekleyin! Muhakkak biz de bekleyenleriz."

123. Âyet

وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Göklerin ve yerin gaybı yalnız Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. Öyle ise O'na âbd ol(up kulluk et) ve O'na tevekkül et! Çünkü senin Rabbin, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.

Hûd Sûresi Hakkında

Mekke döneminde Yûnus sûresinden sonra ve İsrâ sûresinden önce nâzil olmuştur. Başından sonuna kadar âyetler arasındaki konu ve üslûp birliği sûrenin tamamının bir defada indiği kanaatini vermektedir. 12, 17 ve 114. âyetlerin Medine’de nâzil olduğu yolundaki rivayetler zayıftır. 123 âyetten oluşan sûrenin fâsıla*sı ب، د، ذ، ر، ز، ص، ط، ظ، ق، ل، م، ن،harfleridir. Adını 50, 53, 58, 60 ve 89. âyetlerde geçen Hûd peygamberin adından alır. Kaynaklarda sûrenin nüzûl sebebiyle ilgili herhangi bir açıklamaya rastlanmamaktadır. Bununla birlikte eski çağların inkârcı ve zalim toplumlarına yöneltilmiş olan uyarı ve tehditlerdeki sert üslûba bakarak müşriklerin müslümanlar üzerindeki baskılarını iyice arttırdıkları Mekke döneminin son yıllarında nâzil olduğu söylenebilir (Seyyid Kutub, IV, 1839-1841; Mevdûdî, II, 371-372).

Fahreddin er-Râzî’nin kaydettiği bir rivayete göre İbn Abbas, bütün Kur’an’da Hz. Peygamber’i en çok etkileyen, onun saçlarının ağarmasına sebep olan âyetin Hûd sûresinde geçen, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” meâlindeki 112. âyet olduğunu söylemiştir. Aynı sahâbî, Hûd sûresi hakkında rivayet edilen diğer hadisleri de bu âyetle irtibatlandırmıştır (Mefâtîĥu’l-ġayb, XVIII, 71). Bu hadislerin en meşhuruna göre Hz. Ebû Bekir, “Yâ Resûlallah, saçların ağardı” deyince Resûl-i Ekrem, “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme yetesâelûn (Nebe’) ve İze’ş-şemsü küvvirat (Tekvîr) sûreleri kocalttı” demiştir (Tirmizî, “Tefsîr”, 56/6).

Geniş ölçüde peygamber kıssalarından oluşan sûrenin giriş mahiyetindeki ilk bölümünde, Kur’an’ın mânaları açıkça anlaşılacak şekilde berrak ve hikmetli olan âyetlerinin Allah tarafından insanların yalnız O’na kulluk etmelerini, O’ndan mağfiret dileyip tövbe etmelerini sağlamak üzere indirildiği belirtilir. “Ona gökten bir hazine indirilmeliydi veya onunla beraber bir melek gelmeliydi” tarzındaki itirazlarıyla Hz. Muhammed’in peygamberliği ve Kur’ân-ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğu konusunda şüphe uyandırmak isteyenlere karşı Resûlullah teselli edilmekte (âyet 12), müşriklerden, beşer sözü olduğunu ileri sürdükleri Kur’an’ın benzeri on sûre getirmeleri istenerek onlara karşı meydan okunmaktadır. Her canlının rızkını veren, yeri göğü yaratan Allah’ın sınırsız ilmine, engin kudret ve azametine dikkat çekerek hayatın bir imtihan olduğunu, insanların sonunda Allah’a döndürüleceklerini bildiren âyetlerin ardından kendilerine tanınan fırsatları değerlendirmeyen inkârcıların artık âhirette azaptan kurtulma imkânlarının da kalmayacağı uyarısında bulunulur. Kendilerini dünya tutkularına kaptıranların istediklerini elde etseler bile bu dünyada yaptıkları işlerin âhirette onlara fayda sağlamayacağı, cehennem ateşinden başka bir sonuçla karşılaşmayacakları bildirilir (âyet 15-22). Öte yandan Hz. Peygamber’in davetine uyarak iman edenlerin ve rablerine gönülden bağlananların cennetle ödüllendirileceği müjdesi verilir. Bu arada iki zümreden inkârcılar körlere ve sağırlara, müminler de gören ve duyan kimselere benzetilerek giriş bölümü inkârcıları sağlıklı düşünmeye çağıran âyetle son bulur.

Sûrenin bundan sonra gelen uzun bölümünde (âyet 25-99) Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, Lût, Şuayb ve Mûsâ’nın tebliğ faaliyetleri anlatılarak bunlardan özellikle Nûh, Hûd, Sâlih, Lût ve Şuayb’ın davetleri ve kavimlerinin bu davetler karşısındaki inkârcı ve inatçı tutumları ayrıntılı biçimde ortaya konmuştur. Nûh, Hûd, Sâlih ve Şuayb’ın ilk tebliğlerinin tevhidle ilgili olması, bunların kavimlerinde müşrikliğin hâkim inanç olduğunu göstermektedir. Ayrıca Lût’un kavminde eşcinselliğin yaygın olduğu (âyet 78-79), Şuayb’ın tebliğde bulunduğu Medyen halkı içinde de ticaret ahlâkının bozulduğu (âyet 84-85) anlaşılmaktadır. Bu bölümlerde peygamberlerin görevlerini hiçbir dünyevî karşılık beklemeden yaptıkları (âyet 29, 51), kavimlerinin zarar görmelerini ve acı çekmelerini istemedikleri (âyet 26, 52), kendi güçlerine değil Allah’ın yardım ve desteğine güvendikleri (âyet 29-31, 34, 56, 63) ifade edilirken muhatapları olan kitlelerin de çoğunlukla bu peygamberlere karşı kaba ve küstah davrandıkları, onları küçümsedikleri, yalancılıkla suçladıkları ve nihayet inkâr ve kötülüklerinde ısrar ettikleri bildirilmekte, en sonunda peygamberler ve onlara inananlar kurtulurken diğerlerinin çeşitli âfetlerle yok edildiği anlatılmaktadır. Nitekim Nûh’un kavmi tûfanda boğulmuş (âyet 44), Hûd’un Âd isimli kavmi büyük bir azapla cezalandırılmış (âyet 58), Sâlih’in Semûd adlı kavmiyle Şuayb’ın muhatabı olan Medyen halkı korkunç bir gürültü ile (âyet 67, 94), Lût’un kavmi de başlarına taş yağdırılarak (âyet 82) helâk edilmiştir.

Hz. Nûh’a ayrılan bölümde (âyet 25-49) tûfan olayına geniş yer verilmiştir. Burada Nûh’un, “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum; gaybı da bilemem; ben bir meleğim de demiyorum” şeklindeki samimi ifadeleri (âyet 31) İslâm’daki peygamber telakkisini yansıtması bakımından; onun inkârcılar tarafında yer alan oğlunun gemiye alınarak kurtarılması için Allah’tan dilekte bulunmasına rağmen bu isteğinin reddedildiğini ve Nûh’un böyle yanlış bir dilekte bulunmasından mahcubiyet duyduğunu ifade eden âyetler (âyet 45-47), bir peygamberin evlâdı için dahi iltimas yapılamayacağına imada bulunması açısından anlamlıdır.

Sûrenin son bölümünde (âyet 100-124), önceki kısımda yer alan peygamber kıssaları genel bir tahlile tâbi tutularak cezalandırılıp helâk edilen kavimlere haksızlık edilmediği, başta inkârcılıkları olmak üzere bizzat kendi kötülükleri yüzünden helâke uğradıkları belirtilir. İlâhî ceza onlara âniden gelivermiş, putları da kendilerini kurtaramamıştır. Üstelik onlar bu putlar yüzünden çok ağır cezalara çarptırılmışlardır. Kıssalar birer öğüt ve ibret vesilesidir. Âhiret azabından korkarak bunların üzerinde düşünenler, milletlerin yükseliş ve çöküşlerinde kendilerinden kaynaklanan sebeplerin bulunduğunu anlamalıdırlar (âyet 101). İlâhî adalet, inkârcıların ve refah yüzünden şımarıp ahlâkî çöküntüye sürüklenenlerin yakasını âhirette de bırakmayacak, ayrıca o gün Allah izin vermeden hiç kimse konuşamayacaktır; putların kendilerine şefaat edeceklerini sanan müşrikler de hüsrana uğrayacaktır. Allah’ın cezalandırma ve mükâfatlandırma kanununa göre inkârcılar cehenneme gidecekler ve orada acıklı bir azabı tadacaklar, müminler ise cennetle mükâfatlandırılacak ve orada sonsuz bir saadet içinde yaşayacaklardır (âyet 106-108). Kur’an’ın getirdiklerine karşı çıkan ve tıpkı geçmişte helâk olup giden kavimler gibi atalarını taklit ederek putlara tapan Araplar da inkârlarının cezasını çekecektir. Bu arada sûrede Hz. Peygamber’e ve müminlere yönelik tavsiyelerde bulunularak onlardan dosdoğru olmaları, yalnız Allah’ı dost edinmeleri, namaz kılmaları ve sabretmeleri istenir. Geçmiş asırlarda yaşayan milletler arasında inanmış bir azınlığın dışında kötülüklerden uzaklaştıran ve iyiliği tavsiye eden faziletli kimseler kalmadığı ve artık onlara hiçbir nasihat tesir etmediği için helâk oldukları anlatılır (âyet 116).

Bu bölümde ayrıca Allah’ın iyi olan ve iyilik yapan (muhsin) kimselerin ecrini zayi etmeyeceği (âyet 115), halkı ıslahçı olan ülkeleri zulümle yıkıma uğratmayacağı (âyet 117) yolunda vaadde bulunulmaktadır. Fahreddin er-Râzî, “Şirk çok büyük bir zulümdür” (Lokmân 31/13) meâlindeki âyeti delil göstererek 117. âyetteki zulüm kelimesinin “şirk” anlamında kullanıldığını, buna göre bir toplumun müşrik ve kâfir olmasının onların toptan yok edilmesine sebep teşkil etmeyeceğini, böyle ağır bir cezanın ancak toplumsal ilişkilerin tamamen kötüleşmesinden, insanların birbirine eziyet ve haksızlık etmesinden kaynaklanabileceğini belirtir. Müslüman hukukçuların da Allah hakları için hoşgörülü ve bağışlayıcı olmayı, kul hakları konusunda ise hassasiyet ve titizlik göstermeyi esas kabul ettiklerini hatırlatan Râzî buna göre âyeti, “Halkı birbirine karşı iyilikle ve doğrulukla muamelede bulunduğu sürece senin rabbin sırf şirk sebebiyle ülkeleri helâk edecek değildir” şeklinde açıklayarak bunun Ehl-i sünnet’in yorumu olduğunu söyler (Mefâtîĥu’l-ġayb, XVIII, 76).

Sûrede, insanlar arasında görüş ve inanç farklılığı bulunmasının bir tesadüf olmayıp bizzat Allah tarafından takdir edildiği belirtilmekte, böylece dolaylı olarak bunun zihnî ve mânevî gelişme gibi hususlarda Allah’ın insanlara bir lutfu olduğuna işaret edilmektedir. Geçmiş dönemlere dair anlatılanlarla Peygamber’in yüreğini güçlendirmenin, dolayısıyla ona ve diğer müminlere gerçeği bildirmenin amaçlandığı bildirilmekte, nihayet müminiyle münkiriyle herkesin dilediğini yapmakta serbest olduğu, fakat herkesin yaptığının sonucunu dikkate almak ve beklemek durumunda bulunduğu vurgulanmaktadır. Sûre, bütün işlerin Allah’a vardığı ve O’nun yapılan işlerden gafil olmadığı uyarısıyla sona erer.

Hûd sûresi hakkında müstakil çalışmalar yapılmıştır. Muhammed el-Emîn eş-Şinkītî’nin MeǾâricü’s-suǾûd ilâ tefsîri sûreti Hûd (Cidde 1988), Ahmed b. Rûhullah el-Câbirî’nin Tefsîru sûreti Hûd (Süleymaniye Ktp., Serez, nr. 250), İbrâhim b. Muhammed el-Me’mûnî’nin Ĥâşiyetü Tefsîri sûreti Hûd (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 189) ve Sadreddinzâde Mehmed Emin Şirvânî’nin TaǾlîķāt Ǿalâ Tefsîri sûreti Hûd mine’l-Beyżâvî (Süleymaniye Ktp., Antalya-Tekelioğlu, nr. 786/5) adlı eserleri bunlardan bazılarıdır. Muhammed Sipedâr Han Dihlevî’nin Tefsîr-i Hûd diye bilinen Mažhar-ı ǾUlûm’u ile (Delhi 1310/1892) müellifi meçhul Tefsîr-i Sûret-i Hûd (Delhi 1905) adlı eserler Urduca’dır. Ayrıca Mahmut Sami Ramazanoğlu’nun Yûnus ve Hûd Sûrelerinin Tefsiri adıyla yayımlanan (İstanbul 1983, 1984, 1987, 1991) tasavvufî bir tefsiri bulunmaktadır.

Sûrenin faziletine dair Abdullah b. Rebâh’tan, “Cuma günü Hûd sûresini okuyunuz” meâlinde bir hadis rivayet edilmiştir (Dârimî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 17). Bazı tefsirlerde yer alan (meselâ bk. Zemahşerî, II, 240; Beyzâvî, I, 583), “Hûd sûresini okuyana Nûh, Hûd, Sâlih, Şuayb, Lût, İbrâhim ve Mûsâ’yı tasdik ve tekzip edenlerin on katı ecir verilecektir; ayrıca bu kişi kıyamet gününde saadete erenlerden olacaktır” anlamındaki Übey b. Kâ‘b hadisinin ise mevzû olduğu kabul edilmiştir (İbnü’l-Cevzî, I, 239-241; Zerkeşî, I, 432).

BİBLİYOGRAFYA:

Dârimî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 17; Tirmizî, “Tefsîr”, 56/6; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), II, 240; İbnü’l-Cevzî, el-MevżûǾât (nşr. Abdurrahman M. Osman), Medine 1386/1966, I, 239-241; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XVII, 177-235; XVIII, 2-82; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, İstanbul 1884, I, 583; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; İbn Hacer, el-Kâfi’ş-şâf (Zemahşerî, el-Keşşâf [Beyrut] içinde), IV, 37, 88; Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-menâr, XII, 2-250; Elmalılı, Hak Dini, IV, 2749-2840; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu (İstanbul 1943), İstanbul 1980, s. 263-275; Abdullah Aydemir, Kur’ân-ı Kerîm’in Faziletleri, İzmir 1981, s. 43, 138-139; Seyyid Kutub, Fî Žılâli’l-Ķurǿân, Beyrut 1405/1985, IV, 1839-1968; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûretin ve maķāśıdühâ fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1986, I, 127-138; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî), İstanbul 1987, II, 371-372; Emîn Ahsen Islâhî, Tedebbür-i Ķurǿân, Lahor 1991, IV, 9-12, 97-179; Cemîl Nakvî, Urdu Tefâsîr: Kitâbiyât, İslâmâbâd 1992, s. 75-92; Mahmûd el-Hasan Ârif, “Hûd”, UDMİ, XXIII, 227-228.

Muhammed Eroğlu