Hem, Rabbin dileseydi, bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı; fakat [O, yollarını seçmekte kendilerini özgür bıraktı diye] hâlâ farklı görüşler benimsemekteler; ¹⁵⁰
150 Yani, her konuda, hatta Allah tarafından vahyedilen değişmez gerçekler konusunda bile. Ümmeten vâhideten (bir tek topluluk) terimi ve onun değişik anlam boyutları hakkında bir açıklama için bkz. 2. sure, 197 ve 198. notlar; 2:253’ün ikinci kısmı ve ilgili 245. not; ve 5:48’in ikinci kısmıyla ilgili 66 ve 67. notlar. Burada böylece, Kur’an bir kere daha işaret etmektedir ki, insanların birbirleriyle hep görüş ayrılıkları içinde olmaları, farklı düşüncelerin peşinden gitmeleri bir rastlantı değil, tersine Allah’ın ilim ve iradesinin bir ürünü olan insan varlığının temel unsurlarından birinin tezahürüdür. Eğer Allah bütün insanların aynı inanca bağlı olmasını irade etseydi -ki bu onun için asla zor olmazdı- o zaman zihinsel gelişme tamamen dururdu ve “ve insanların hepsi yaratılışlarının zoruyla hakka inanıp Allah’a itaat ederek manevî hayatları itibariyle belki melekler gibi olurlardı ama tür olarak sahip oldukları üstün ve ayırıcı niteliklerinden yoksun düşüp toplumsal hayatları itibariyle karıncalara ya da arılara benzeyip çıkarlardı (Menâr XII, 193) -Bu, insanın, ona doğruyla eğri arasında seçim yapma ve böylece hayatına onu diğer bütün canlılardan ayıran, ahlakî bir anlam, manevî boyut kazandırma imkanını veren, izafî de olsa, serbest irade ve seçme özgürlüğünden yoksun bırakılması olurdu.