Yoksa, senin Rabbin, halkı [birbirlerine karşı] dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu ¹⁴⁸ [sırf] [çarpık inançları] yüzünden asla helak etmez. ¹⁴⁹
148 Bkz. 6. sure, 116. not.149 Bu pasaj önceki ayetin son cümlesiyle (“günaha gömülüp gittiler”) bağlantılıdır. Klasik müfessirlerin çoğuna göre zulm terimi (lafzen, “haksızlık veya kötülük”) bu anlam akışı içinde “çarpık inançlar” anlamına gelmektedir ki bu da, peygamberler aracılığıyla Allah tarafından vahyedilmiş gerçekleri inkar etmek, O’nun varlığını tanımamak ya da ilahî kudret ve nitelikleri Allah’tan başka varlıklara yakıştırmak demektir. Râzî, yukarıdaki ayeti açıklarken şöyle diyor: “Hiçbir toplumun başına, sırf inanç düzleminde şirk ve küfr içinde olmaları yüzünden bu dünyada yok edici türden cezalandırıcı bir azap gelmez; bu kabil bir ceza toplumun başına, ancak toplumun insanları [birbirlerine karşı] ısrarla haksızlık yaptıkları; [başkalarının] hukukunu, hayatını ve onurunu tehlikeye sokacak tarzda insanlık dışı, ahlak dışı davrandıkları zaman gelir. Bunun içindir ki, Müslüman hukukçular (fukahâ’) insanın Allah’a karşı olan yükümlülüklerinin O’nun bağışlayıcı, affedici olduğu ilkesiyle birlikte düşünülebileceğini, (yani yerine getirilmediği takdirde O’nun affının umulabileceğini), ama insanlara karşı olan yükümlülüklerin hassas, esnemez bir özellik taşıdığını, dolayısıyla mutlaka ve duyarlı bir biçimde gözetilmesi gerektiğini söylemişlerdir”. Meselenin böyle ele alınmasının sebebi, Allah’ın mutlak kudret sahibi olması ve hiçbir korunmaya ihtiyacı olmaması, ama insanın zayıf ve korunmaya muhtaç olmasıdır. (Karş. 28:59’un son cümlesi ve ilgili 61. not.)